Önsöz

Önsöz

Bu esere adını veren Hızır, halk arasında “Hızır gibi yetişti.” Her geceyi kadir, her geleni Hızır bil.” Hızır uğramak.” deyimleriyle sıkıntı, zorluk, çaresizlik ve darda kalanlara yardım eden, kişiye, evlere bolluk, bereket getiren olarak tasvir edilir. Hızır’ın “ab-ı hayat” yani ölümsüzlük suyunu içtiği söylenir. Ayrıca yeryüzüne bolluk, bereket dağıttığına ve baharla birlikte tabiatın canlanmasına yardım ettiğine inanılarak, Anadolu’da 6 Mayıs Hıdırellez günü kutlamaları yapılır.
İslâm inancı içerisinde Hızır, insanların müşkillerini çözen, tayyimekân eden, uzaklık, yakınlık, gün ve saat ölçümlerini sınırsız kullanan, yer, zamân, mekân kavramı olmayan, yardımcı ve kurtarıcı anlamına gelir.
Hızır adı ve olayı İslâm ilâhiyatında Kur’an-ı Kerim’in Kehf suresindeki Hz. Musa ve Hızır kıssasına dayanır. Bu surede Hızır, “bir salih kul” olarak zikredilir, gerçek adının ise ne olduğu açıklanmaz. Hızır veya Hızır-İlyas olarak Hadis ve Tasavvuf kitaplarının genelinde çeşitli rivâyetlerle zenginleştirilerek anlatılır. Hızır, özellikle Horasan Mektebine mensup Türk sufilerinin düsturu addedilmiştir.
Tarih kitaplarında Hızır’ın adı ve kimliği hakkında çeşitli yorumlar yapılır. Hızır, Sünnî İslâm inancında olduğu gibi Alevî-Bektaşî İslâm inancında da dînî bir motif haline gelmiştir. Yine Alevî-Bektaşî inancına göre bazı yörelerde üç gün Hızır orucu tutulmaktadır.
Hızırnâme adlı bu eser, Alevî-Bektaşî İslâm inancını, kültürünü ve ritüellerini şiirsel bir dille ortaya koymaktadır. Dil ve anlatım tarzıyla da Anadolu’ya özgü bir özellik taşır. Hz. Peygamber, Hz. Ali, On İki İmâmlar, Hacı Bektaş Velî ve Şeyh Safi başta olmak üzere Alevî-Bektaşî önderlerinin faziletlerini dile getirir. Dört kapı kırk makâm, şeriat, tarikat, marifet, hakikat, yol, erkan, rehber, musahiplik, kurban ve cem konularını detaylıca anlatır. Eser, içerik olarak incelendiğinde bunun eski bir Buyruk olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle eserin tam adı Hızırnâme olmasına rağmen “Alevî-Bektaşî Cem Kültürü ve İnanç Kuralları, Buyruk” şeklinde alt başlık verdik.
Eserin hazırlanmasına ilmî her türlü katkılarını esirgemeyen ve Arapça metinlerin çevrimlerini yapan Yusuf Turan Günaydın’a burada sonsuz şükranlarımı sunarım. Osman Altınok’a teşekkür ederim.

15 Haziran 2005
Sıhhıye / Ankara
Baki Yaşa ALTINOK

Haz: Baki Yaşa Altınok, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 373, Ankara, 2007, 719 S., ISBN 978-975-389-511-8

 

Takdim

Takdim
Yüce Yaratıcının insanlık tarihiyle başlayan evrensel mesajının yeni ve kapsamlı bir tezahürü olan İslâm, ortaya çıktığı VII. yüzyıldan bugüne kadar çeşitli dönem ve coğrafyalarda ulaştığı fert ve toplumların zihin ve gönül dünyasını aydınlatmış; huzur, barış ve esenliğe kaynaklık etmiştir.
Temelde Allah’ın varlığı ve birliği ile insanın hem yaratıcısına hem de diğer insan ve varlıklara karşı saygı, ilgi ve sevgisini içeren bu mesaj, tarihî süreçte farklı sosyo-kültürel geçmişe sahip birçok topluluk tarafından kendi özelliklerine paralel olarak algılanıp yorumlanmış, böylece aynı zamanda zengin bir kültürel miras oluşmuştur.
IX ve X. yüzyıllarda bu ilâhî mesajla daha yakından temasa geçip İslâm’ı kabul etmeye başlayan Türkler, öteki topluluklar gibi bu dini kendi sosyal gerçeklikleriyle ilişkili biçimde idrak edip hayatlarına taşımışlardır. Bu süreçte İslâm’ın hem ilmî, hem de ahlâkî ve tasavvufî birikimi Türklerin dinî hayatına rehberlik etmiş, İmam Mâtürîdî, Hakîm Semerkandî, Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî gibi mümtaz ve öncü şahsiyetler ve çevreleri ortaya çıkmış, neticede on asır gibi uzun bir tarihî dönem sonunda insanlık sadece Türk kültürü için değil, aynı zamanda İslâm kültürü için de oldukça zengin bir kültürel hazineye kavuşmuştur.
Orta Asya’dan, Anadolu’ya, oradan Balkanlara kadar ulaşan Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî çizgisine mensup âlim, pir, ozan ve yol büyükleri her dönem ve bölgede son ilâhî mesaj olan İslâm’ı kendi anlayış ve duyuşlarıyla yansıtan farklı türlerde çok sayıda kitap, risale, şiir kaleme almış ve çok değerli koleksiyon bırakmışlardır.
Özgün bir karaktere sahip olan bu eserler başta ilâhî aşk, Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt sevgisi, Hz. Ali ve onun soyundan gelen tertemiz insanlara övgü, Yaratıcı ve yaratıklara karşı dostluk, hoşgörü, adalet, haksızlıkla mücadele olmak üzere inançtan ahlâk ilkelerine kadar değişik birçok hayatî konuyu ele almıştır. Bu konular bazen doğrudan anlatımla, bazen bir yol ulusunun etrafında gelişen menkabelerle, bazen adab-erkân kalıpları içinde, bazen da şairin dizeleriyle dile getirilmiştir.
Söz konusu eserler tabiî olarak dil, üslûp ve kurgusu itibarıyla kaleme alındığı dönem ve coğrafyanın özelliklerini taşımakla birlikte, verdikleri mesaj itibarıyla çağlar üstü bir niteliğe sahiptir. Onların yüzyıllar boyu korunarak günümüze ulaşmış olması, bazılarının çeşitli devirlerde yer yer ezberlenerek kuşaktan kuşağa aktarılması bunun açık delilidir.
Kütüphanelerde yahut bazı ailelerin özel sandıklarında kendi hâline bırakılmış olan bu eserlerin bugünün insanına da çok güzel mesajlar vereceği muhakkaktır. Ne var ki bazı istisnalar dışında bu eserlerin neşredilerek günümüz insanıyla buluşması sağlanamamıştır. Kültür tarihçilerinden din görevlilerine kadar toplumumuzun her kesiminin yararlanacağı bu eserlerin neşri âdeta bir zorunluluk arz etmiştir. Bu zorunluluğu gören Türkiye Diyanet Vakfı, “milletimizden aldığı imkân ve desteği, milletimize hizmet olarak sunma” mantığı içinde, hiçbir ayırım yapmadan gerçekleştirdiği sosyal ve kültürel faaliyetlerin yanına bu eserlerin neşrini de katmıştır.
Özgünlükleri muhafaza edilerek tamamen bilimsel metotlar çerçevesinde hazırlanıp yayımlanan bu eserlerin herkes için yararlı olmasını umuyor ve diliyorum.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı ve
TDV Mütevelli Heyeti Başkanı

Alevî-Bektâşî Klasikleri’ni Yayınlarken
Türkiye Diyanet Vakfı, kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği yayınlar ve etkinliklerle toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na destek veren bir kuruluştur. Yüzyıllardır Anadolu’da çok farklı kültür, inanış biçimleri ve değerler yaşama imkânı bulmuştur.
Ülkemizin zengin dinî, fikrî, ahlâkî, felsefî, bediî kültür mirası herkesi hayran bırakacak bir çeşitliliğe ve renkliliğe sahiptir. Ancak bu mirasın ülkemiz insanları tarafından yeterince tanındığı ve entelektüel olarak özümsendiği kolaylıkla söylenemez. İslâm kültürünün Anadolu birikiminin bilimsel ve objektif olarak gün yüzüne çıkarılması, araştırma kurumlarının olduğu kadar sosyal ve kültürel hizmet veren sivil teşekküllerin de önde gelen ödevidir.
İşte bu bilinçten hareketle Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulumuz “Anadolu Halk Klasikleri” üst başlıklı bir yayın serisi plânlamıştır. Bu seri içerisinde, farklı kültür gruplarının klâsikleri başta olmak üzere dinî-ahlâkî düşünce eserleri, sanat ve edebiyat eserleri ile neşredilecektir. Vakfımız bu kabil yayınları aracılığıyla toplumumuzun dinî kültürünü tanıtmayı ve bu alandaki bilgi eksikliğinin giderilmesine katkı yapmayı amaçlamaktadır. Bu suretle toplumun muhtelif katmanları arasındaki kaynaşma ve dayanışmayı güçlendireceğine inanmaktadır.
Serimizin bir kategorisini Alevî-Bektâşî Klasikleri oluşturmaktadır. Alevîlik son zamanlarda üzerinde çok durulan dinî-sosyal bir fenomen olmasına karşın, bu konuda ciddî bilgi eksikliği olduğu aşikârdır. Özgün ve otantik bilgi kaynaklarının neşredilmesiyle bu bilgi eksikliği bir nebze olsun giderilebilecektir.
Yayınlarımızın halkımızın ilgisine mazhar olacağını umuyoruz.

Prof. Dr. M. Saim YEPREM
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
ve TDV Yayın Kurulu Başkanı

Alevî-Bektâşî Klasikleri Hakkında
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 31 Ekim-02 Kasım 2003 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen I. Dinî Yayınlar Kongresinin sonuç bildirgesinde ifade edildiği gibi, toplum katmanları arasında birbirini anlama sorununun giderilebilmesi, barış ve kaynaşmanın, millî birlik ve bütünlüğün sağlanması, doğru ve bilimsel bilgiyle bu konudaki bilgi boşluğunun doldurulması ve küreselleşen dünyamızda birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi açısından Alevî-Bektâşî Klasiklerinin, sahasında uzman ilim adamlarınca ilmî neşirlerinin yapılarak dinî-kültürel hayatımıza kazandırılması, izaha gerek duyulmayacak kadar önemlidir.
Söz konusu kongreden sonra Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun başkanlığında alanın uzmanı akademisyenlerin ve bir grup Alevî-Bektâşî inanç önderinin katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir. Toplantıda Alevî-Bektâşî Klasikleri projesinin toplumsal uzlaşma ve hoşgörü kültürünün geliştirilmesine, Alevî-Bektâşî toplumunun, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev yapan din görevlilerinin ve ilgi duyan insanların bilgi ve kaynak ihtiyaçlarının karşılanmasına önemli katkılarının olacağı sonucuna varılmıştır. Projenin ilke ve esasları, hangi kitapların nasıl bir formatta basılacağı ve proje çalışma grubunun kimlerden oluşacağı belirlenmiştir. Milletimizin birlik ve beraberliği açısından önem taşıyan bu tarihî görevin şahsımın koordinatörlüğünde yürütülmesine karar verilmiş olmasından dolayı mutlu olduğumu belirtmek isterim.
Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesi vasıtasıyla el yazması eserlere ulaşılmasına yardımcı olan Hacıbektaş evlâdı merhum (Çelebi) Ali Nâki Ulusoy’a, (Çelebi) Veliyettin Ulusoy ve (Çelebi) Doğan Ulusoy’a, Hacı Bektaş Velî Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı (Baba) Durmuş Aslan’a, Çorum-Dodurga-Mehmet Dede Tekkeköy’de ikâmet eden (Dede) Eyüp Öztürk ve (Dede) Hasan Uysal’a, Amasya-Gümüşhacıköy’de ikâmet eden merhum (Baba) Durmuş Topal’ın oğlu Hasan Topal’a ve Hasan Akdeniz’e, ilmî neşirleri yapan değerli bilim insanlarımız Yard. Doç. Dr. Hamiye Duran’a, Dr. Ali Öztürk’e, Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’e, Doç. Dr. Muhit Mert’e, Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Özdemir’e, Dr. Nurgül Özcan’a, Doç. Dr. M. Mahfuz Söylemez’e, Araştırma Görevlisi Doğan Kaplan’a, Uzman Ceyhun Ünlüer’e ve çevirisi yapılan her eseri büyük bir dikkatle okuyarak çeviri metnindeki gerekli düzeltmeleri yapan Prof. Dr. Ali Yılmaz ve Prof. Dr. Mehmet Akkuş’a, eserlerin tasarımını yapan Yazıevi İletişim Hizmetleri’ne ve yayımını gerçekleştiren Türkiye Diyanet Vakfı’na teşekkür etmeyi tarihî bir görev addediyorum.

Doç. Dr. Osman EĞRİ
Proje Koordinatörü

Giriş

HIZIRNÂME’YE GİRİŞ

Alevî-Bektâşî inanç ve kültürünü en güzel ve sıhhatli bir biçimde yansıtan kaynak eserlerden biri de Hızırnâme'dir. Elimizdeki Hızırnâme nüshası söz konusu inancı ve kültürü değerlendirmede bize önemli ip uçları vermektedir.

Eser şu ana bölümlerden oluşuyor:
1. Hızırnâme metni: Elyazması nüshanın 1a-138a varakları arasında yer alan bu ana metin ağırlıklı olarak Hz. Muhammed, Hz. Ali, İmâm Ca’fer Sâdık [702-765], Şeyh Safî [ö. 1334] ve On İki İmâmlar ile Hızır arasında geçen konuşmalar biçiminde düzenlenmiştir. Burada Alevî-Bektâşî inançları, cem ve musâhiplik kuralları soru-cevap yöntemiyle işlenmektedir.
Eserin asıl istinsah ve istishab kayıtları da bu bölümün sonunda yer almaktadır.
2. 138a-148a varakları arasında başlıksız bir bölümde Ehl-i Beyt sevgisinin önemini işleyen bir metin yer almaktadır. Burada konuyla ilgili âyet yorumları ve hadîslere yer verilmektedir. Bölümde yer alan bir Düvâzdeh İmâm Hutbesi Necmeddîn-i Kübrâ [ö. 1221/22]'nın adı söz edilmeyen bir eserinden Feriştah oğlu Abdülmecîd [?] tarafından Arapçadan Türkçeye tercüme edilmiştir. Bu mütercim metin içinde kendi adını vermektedir.

3. Fî Beyâni Ehl-i Resûl ve Şefâat Kücâ Bâşed ve Evvel-ezîn Kücâ Bûd: 148b-158a varakları arasında yer alan bu bölüm de yukarıdaki bölümle aynı doğrultuda bir muhtevaya sahiptir. Bölüm içinde Esrârü'l-Ârifîn adlı bir eserden alıntı yapılmaktadır.

4. Hâzâ Hutbe-i Düvâzdeh İmâm Rahmetu'llâhi Aleyhim Ecmaîn: Bir paragrafı Farsça, kalanı tamamen Arapça olan bu bölüm 158a-163a varakları arasında yer almaktadır. On İki İmâmlar'a övgü içeren bir tür evrad metnidir. Bu bölüm tamamen Arapça olduğu için Türkçeye tercüme ederek Arapça metinle birlikte verdik.

5. Hemen peşinden 163b-164b varakları arasında kısa bir Hutbe-i Düvâzdeh daha yer almaktadır. Tercümesini metnin peşinden verdik.

6. On İki İmâm'ı Bildirir: 164b-166a varakları arasındaki bu çok kısa bölümde ise On İki İmâmlar'ın isimleri, kaç yaşında vefât ettikleri ve kim tarafından şehîd edildikleri sıralanmaktadır.

Eser, bu hâliyle Alevî-Bektaşî müntesipleri için rehber makâmında bir kitaptır.



Metnin Dili ve İmlâsı:

Metinde sade bir Türkçe ve konuşma dili kullanılmıştır. Müellif ve müstensihin Türkçe dışında bir dil bilmediğini düşünmekteyiz. Çünkü Arapça ve Farsça kelimelerin yazımında kesinlikle bu iki dilin yazım kurallarına uyulmamış, Türkçe söyleyişe uygun bir yazım kullanılmıştır. Arapça ve Farsça kelimelerin orijinallerinde kullanılan ve Türkçede bulunmayan seslerin yazımında genellikle yanlış harfler kullanılmıştır. Bunun en çarpıcı örneği de sanırız Hızır adıdır. Bu ad Arapça orijinalinde "Dat" harfiyle yazılmasına rağmen metinde sürekli "Zı" harfiyle yazılmış ve Türkçe söyleyişteki ikinci "ı" sesi bir "y" harfiyle gösterilmiştir. Bu ve benzeri çok sayıdaki örnek, müellif ya da müstensihin Arapça bilmediği sonucunu ortaya koymaktadır.
Metinde sık rastlanan bir durum da aynı anlama gelen bazı kelimelerin Arapça ve Farsçasının art arda yazılmış olmasıdır. Arapça çoğul kelimelerin sonuna Türkçe çoğul eki getirilerek kullanıldığını da görüyoruz. Metne yansıyan bu dil özelliklerinin halk dilinde hâlâ yaşayan bir vâkıa olduğu malûmdur.
Farsça terkiplerde kullanılan terkip -i'si de Türkçedeki ses uyumuna göre yazılmıştır. Bunun tipik örneği ise metinde çokça kullanılan "dürr-i meknûn" terkibidir. Bu terkip metinde Türkçe ses uyumuna göre "r" harfinden sonra "ü" sesi veren bir vav harfi konularak sürekli "dürrü meknûn" şeklinde yazılmıştı. Biz yazımda "dürr-i meknûn" biçimini esas aldık. Çok az kullanılan Farsça terkiplerdeki terkip -i'lerini de aslına göre yazdık.
Metnin dili sanatkârâne değilse de bazen şiirsel bir ifadeye bürünmektedir. Ağırlıklı olarak konuşma dili hakimdir. Kesik ve devrik cümlelere sık rastlanır.
Metinde bolca Arapça âyet ve hadîs metni de alıntılanmaktadır. Fakat bunlar çoğunlukla hafızadan direkt aktarılmış durumdadır ve dolayısıyla asıl metinde bulunmayan bazı kelimeler de âyet ve hadîs metinlerine karışmıştır. Bunları dipnotlarda gösterdik. Fakat bazen alıntılanan Arapça âyet ve hadîs meâllerinin anlaşılamayacak kadar bozuk olduğu yerlere de rastlanmaktadır. Biz genellikle alıntılanan Arapça metinleri ıslah etmek zorunda kaldık.
Metni sadeleştirmeden veriyoruz. Dilini sadeleştirmek gerekmese de çokça yer alan tekrarlar ve günümüz Türkçesine (yazı diline) uymayan söyleyişler yer yer metne adapte olmayı önleyebilir boyutlardadır. Fakat Hızırnâme'nin konuya ilgi duyan okuyucuya sıcak gelecek bir üslûba sâhip olduğunu da belirtmeliyiz.
Âyet ve hadislerin tahriçlerini yaptığımızı ve metinde geçen diğer Arapça ifadelerin tercümelerini de dipnotlarda verdiğimizi belirtmeliyiz. Ayrıca metinde kudsî hadis de olmayan bazı hadis metinleri, âyet olduğu belirtilerek verilmekteydi: Böyle durumlarda okuyucuyu yine dipnotlarda uyardık.
***
Nüsha Tavsifi:
Baki Yaşa Altınok Nüshası:
Bölümlerini yukarıda tanıttığımız elimizdeki Hızır-nâme tek nüshadır. Araştırmalarımız esnasında şu âna kadar başka bir nüshasına rastlayamadık. Toplam 166 varaktır.11x.16 cm. boyutlarındadır. Su yolu çizgili kâğıda yazılmıştır. Cildi basit ve siyah deridir. Sırtı bez yapıştırmalıdır. Metin ustalıklı olmayan bir nesihle yazılmıştır ve imlâ bakımından sık sık aksamaktadır. Sayfalarda bazen 12 bazen de 14 satır bulunmaktadır; bu da 12 İmâmlar ve 14 Mâsûm-i Pâklar'ı remzetmektedir. Metin, birkaç sayfası hariç çizgi içine alınmamıştır.
Başı: Bi’smi’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Resûlu’llâh’a Salavât. Hâzâ Kitab-ı Hızır aleyhi's-selâm [ve] rahmetu’llâhi aleyh. Evvel diyelim salavât. Secde kılalım şehâdet. Kaf ile nûn oldu eşyâya bî-aded.
Sonu: Ve bu fânî dünyâ hem yar-i vefâdâr
Bulam dersen sana yâr ol sana yâr.

İstinsah tarihi: Eserde istinsah tarihi iki kez verilmiştir. İlki ana metin olan Hızır-nâme metni sonunda, ikincisi ise diğer bölümlerin en sonundadır. Buna göre Hızır-nâme metni h.1264/m. 1848 senesinde istinsah edilmiştir. Diğer bölümler ise kitaba bir sene sonra eklenmiştir ve h. 1265/m. 1849 tarihini taşır. Müstensih ikinci kayıtta da adını vermiş ve istinsah tarihini belirtmiştir.

İstinsah eden: Seyyid Ali-zâde Hasan b. Müslim. Aynı zamânda Hızırnâme’yi düzenleyen kişi olan bu müstensih eserin bütününü istinsah etmiştir. Çünkü hat tamamiyle tek elden çıkmadır.

İstinsah yeri: Amasya.

I. İstinsah kaydı: “Sevvedehû el-hakîrü’l-fakîr es-Seyyid Ali-zâde Hasan bin Müslim el-muhtâc ilâ rahmeti Rabbi’l-Gafûr ve’l-gufrân zünûbi’s-seyyiât ve’l-hasenât. Ve ketebehu’t-tahrîr [fî] Zi’l-hicce fî yevmi [?] vakti’z-zuhr. Es Senete erba‘ate sittîn [ve] mieteyni elf. Sene 1264 (1848). Amasya.”
II. İstinsah kaydı: “Temmeti’l-Kitâb bi ‘avni’llâhi ve’t-tevfîk. Sene hamsete sittîn ve mieteyni elf. 1265 (1849).”
III. İstishab kaydı: “Sâhibü’l-kitâb Halîl bin Ali el-Mehdî-zâde. Memleketi Amasya, kazâsı Öz.”

İstinsah Kayıtlarının İncelenmesi:
Müstensih ve istishab kayıtlarını incelediğimizde şu hususlardan söz edebiliriz:.
İlk istinsah kaydında kullanılan “Sevvede-hû” tabiri istinsah belirtirse de metnin müellif hattı olduğunu da gösterebilir. Dolayısıyla bu kayıtta geçen ve biyografisi hakkında bir bilgi sahibi olmadığımız Seyyid Alizâde Hasan b. Müslim’in hem müellif, hem de müstensih olduğunu düşünüyoruz.
Hızır-nâme’den sonra yer alan metinler ise çeşitli kaynaklardan alıntılanmıştır. Hattın değişmemesinden öyle anlaşılıyor ki, Müellif-müstensih, kendisi için gerekli gördüğü ve daha çok evrad olarak okumak amacıyla kullanacağı bazı metinleri 1 yıl sonra yazmasına eklemiştir.
İstishab kaydında geçen Öz kazası bugün biri Amasya’ya, diğeri Çorum’a bağlı olan Mecitözü ve Hamamözü kazalarıdır. Bu iki yer adı o tarihlerde kullanılmaktaysa da müstensih sadece “Öz” adını kullanmayı yeğlemiştir. Bunun nedeni o tarihlerde halk arasında bu beldelerden kısaca “Öz” adıyla bahsedilmesi olabilir. Tarihsel bağları itibarıyla Hamamözü de Mecitözü de eski Amasya’ya bağlıdır. Bu nedenle Abdizâde Hüseyin Hüsameddin’in Amasya Tarihi adlı eserinde ikisi de yer almaktadır. Bu eserde verilen bilgilere göre Hamamözü nahiyesine “(…) eskiden beri Türk oymaklarından Göçeri, Göçerli aşireti ile meskûn olarak bir miktar Çepni Türkleri de iskân edilmiş ve Çepni Göçeri köyleri bunların isminden galat bir surette kalmıştır.”
Mecitözü hakkında Amasya Tarihi’nde verilen bilgileri ise şöyle özetleyebiliriz: Kazanın adı Danişmendliler döneminde Abdülmecit Herevî mülkü olması dolayısıyla, bu şâhsın adına izafe edilmiştir. Kazada yerleşmiş olan Türklerin ekserisi Bayındır ve Kayı uruklarındandır. Kasaba eskiden Bayındırlı sülâlesinin nüfuz ve idaresi altındaydı. Bayındır uruğundan olan Baba İlyas Horasanî evlâdının Amasya’da nüfuzları kaybolunca bu kazada ikamet etmişler ve varlıklarını burada sürdürmüşlerdir. Balım Sultân demekle meşhur eş-Şeyh Şihâbeddîn Balî Baba’nın Mecitözü kasabası yakınında tekkesi ve türbesi vardır. Ayrıca Zünnun Baba adlı bir zatın türbesi de kazanın güneybatı tarafına yakındır.
Anadolu’da Hızır’a tahsis olunan makâmlardan biri de Mecitözü/Elvançelebi köyünde bulunan tekkedeki Hızır’a izafe edilen bir makâmdır. Ayrıca burada yine Hızır’a izafe edilen bir çeşme de mevcuttur. “XVI. yüzyılda Tekkeköy diye anılan bu köye uğrayan Busbecq, burada Hızır menkıbesini dinlemiş, dervişler kendisine Hızır’ın atının bastığı kaya ve toprakları göstermişlerdir. Seyyahın anlattığına göre, dervişler Saint Georges’un bir tablosunu göstererek Hızır’ın bu zat olduğunu bildirmişlerdir.” Dolayısıyla biz müellifin bir Hızırnâme yazarı olarak iki Öz kazısından Mecitözü’nde yaşadığını düşünüyoruz. Burada bir Hızır makâmının bulunması müellifi etkilemiş olmalıdır.

Eserin Telif Sebebi: Bu hususta eserde herhangi bir bilgi verilmemekteyse de Müellif-müstensihin Amasya’ya bağlı Öz kazasında yaşamış olması bizde şu düşünceleri uyandırmıştır: İstinsah ve istishab kayıtlarını değerlendirdiğimiz bölümde de değindiğimiz gibi Amasya’daki iki Öz kazasından Mecitözü yakınındaki Elvançelebi köyünde bulunan tekkede Hızır’a izafe edilen bir makâm ve bir çeşme vardır. Dolayısıyla müellif Hızır’la manevî bir yakınlık kurarak bu eseri yazmış olabilir. En azından bu eserin Hızırnâme olarak düzenlenmesinde yöredeki Hızır makâmının bir etkisi söz konusu edilebilir.

Eserin Müellifi: Hem müstensih hem de müellif olarak kabul ettiğimiz es-Seyyid Ali-zâde Hasan b. Müslim hakkında elde hiçbir bilgi yoktur. Eserin telif yeri olan Öz kazasının Amasya’ya bağlı olması nedeniyle Müellifin Amasya’da yaşadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. O bölgenin nüfus dairelerinde yaptığımız araştırmalar ve bölgede yaşayan kimselerle yaptığımız görüşmeler bu zat hakkında bir ipucuna ulaşmamızı sağlayamamıştır. “es-Seyyid Alizâde” adlandırması mensup olduğu ailenin unvanı olmalıdır. Bu durumda sadece ailesinin Seyyid olarak tanındığını ve Alizadeler olarak adlandırıldıklarını, müellifin adının ise Müslim oğlu Hasan olduğunu söyleyebiliyoruz.






Hızırnâme ve Diğer Hızırnâmeler
Hızır’ı konu alan Türkçe eski eserler içinde elimizdeki Hızırnâme’yle muhteva benzerliği kurulabilecek olanları inceledik. Bu eserler; Eğridirli Şeyh Muhyiddîn Tolu [1426-1495]’nun Hızırnâme’si , Niyâzî-i Mısrî [1618-1694]’nin Risâle-i Hızriyâ-i Cedîdâ’sı ve Süleyman Nahîfî [1643?-1738]’nin Risâle-i Hızriyye’sidir.
Söz konusu üç eser, her ne kadar Hızır’ı konu alıyorsa da elimizdeki Hızırnâme’yle hiç ilgisi olmayan eserlerdir.
Muhyiddîn Tolu XV. yüzyıl sûfî şairlerindendir. Asıl adı Mehmed Dede Sultân’dır. Hızırnâme’si manzum bir eserdir.
Eğridirli Muhyiddîn’in Hızırnâme’si peygamberlerin ve velilerin rûhlarının, Hızır ile diğer evliyaların buluşması üzerinde yoğunlaşmakta, Hızır’ın yardımıyla bu uluların tayy-i mekân yapmaları gibi olağanüstülüklere yer vermektedir. Elimizdeki Hızır’a böyle bir rol verilmemektedir. Bu iki eser arasında muhteva olarak bir benzerlik yoktur; birbirinden farklı eserlerdir. Bir karşılaştırma imkânı sağlaması açısından Eğridirli’nin Hızırnâme’sinin ara başlıklarından bir kısmını sadeleştirerek şöyle gösterebiliriz: “Yedi Kat Göğün Seyranı, Nebîlerin Rûhlarının Karşılıklı Sohbeti ve Melek Tabakalarının Buluşması”, “Kaf Dağına Seyir ve Süleyman Nebî’nin Tahtını ve İnsanlığın Babası Âdem Safiyyullah’ı Ziyaret”, “Kutbü’l-Aktâbın Vasıfları ve Allâh’ın Kubbeleri Altındaki Velîler”, “Ricâl-i Gayb Muhabbeti” “Cisimle Tayy-i Mekân ve Sübhânî Tecellî Tasarrufları”, “Şam, Kudüs, Kubbetü’s-Sahra ve Aksâ, Kaf Dağı ve Sayılamayacak Acayiplikler Diyârı”, “Fırat, Deşt-i Kıpçak Beldeleri, Hârût ve Mârût Mağarası, Semerkand ve Mehdiyy-i Sâhib-Zamân’ın Mekânı”, “Ummân Deryâsında Seyir, Ricâl-i Gayb ve Hızır’ın Gelişi”, “Merendil Dağı, Çin ve Hıtâ Diyarı ve Dünyanın Bazı Bölgeleri”….
Niyâzî-i Mısrî’nin eserinde ise Hızır ile Mûsâ kıssası esas alınmıştır. Bu eserde ayrıca Zülkarneyn, Ashâb-ı Kehf, gayb erenleri ve Hızır’ın duaları gibi konular da yer almaktadır.
Nahîfî’nin eseri ise Hızır ile bizzat Nahîfî arasındaki konuşmaları içermektedir. Bu üç eser, Alevî-Bektaşî edebiyatı ürünü olmaktan uzak görünmektedir.
Çorum, Dodurga, Mehmet Dede Tekkeköy’de ikamet eden Eyüp Öztürk Dede’nin elinde bulunan ve Osman Eğri tarafından bize ulaştırılan Osmanlıca bir mecmua içindeki baştarafı eksik kısa bir bölüm ise Hızırnâme metniyle büyük benzerlikler taşımaktadır. Bir benzerlik de iki metnin aynı hattatın kaleminden çıkmışçasına birbirine yakın olmasıdır. Ne yazık ki istinsah kaydının bulunması gereken son varağın mevcut olmaması nedeniyle hangi tarihte ve kim tarafından yazıldığını tespit edemedik.
Yalnız, metnin bir mecmua içinde olması nedeniyle bir önceki metnin istinsah kaydının bulunduğu satır Besmele ve “Hazâ Farz ve Sünnet Beyânı” başlığının üstüne yazılmıştır. Burada bir önceki metnin 1258/1842’de Kâtib el-Harun Halil Efendi tarafından yazıldığı kayıtlıdır. Yazı değişmediğine göre tüm mecmuanın aynı kişi tarafından yazıldığı anlaşılır. Bu durumda söz konusu metni de Katib el-Harun Halil Efendi yazmıştır diyebiliriz. İstinsah tarihlerini karşılaştırdığımızda Hızırnâme ve devamındaki metinlerin, bu metinden beş yıl sonra (1847-1848’de) yazıldığı görülmektedir. Yukarıda değindiğimiz XVI. yüzyılda Busberg’in uğrayıp Hızır menkıbesini dinlediği Tekkeköy belki de burasıdır.
Hızırnâme, Amasya’nın Öz kazasında yazılmıştır. Diğer metin de Çorum’da bulunmuştur. Ayrıca Hızırnâme metnindeki istishab (sahiplik) kaydında adı geçen Mehdîzâde Ali oğlu Halil ile diğer metinde müstensih olarak adı geçen Kâtip Harun Halil Efendi aynı kişi olabilir mi diye düşünülebilir. Yaptığımız karşılaştırma sonucu elimizdeki Hızırnâme ile bu nüsha arasında metin olarak sadece bir bölüm arasında benzerlikler vardır. Bu bölüm elimizdeki nüshanın 62a -137b varakları arasında yer almaktadır. Bu benzerlik ise cümlelerin tıpatıp aynı olması biçiminde değil daha çok içerik bakımındandır. Elimizdeki metin Çorum nüshasına göre daha açıklamalı ya da diğer bir deyişle şerhlidir.
Yayına hazırladığımız Hızırnâme’de, Hızır ile Hz. Ali, Ca’fer Sâdık, Şeyh Safî, On İki İmâmlar arasında geçen konuşmalar nakledilmektedir. Bu nedenle eser Hızır risalelerinden çok İmâm Ca’fer ve Şeyh Safî Buyruklarıyla karşılaştırılabilir. Bu da esere tamamen Alevî-Bektaşî kültürünün damgasını vurduğunu gösterir. Bu yoldaki karşılaştırmalarımız Hızırnâme’nin yukarıda tanıttığımız son eser hariç, diğerleriyle Hızır motifinden başka herhangi bir benzerliği olmadığını, çok farklı bir eser olduğunu ortaya koyar.
Dolayısıyla Hızırnâme’nin özgün bir metin olduğunu düşünüyoruz.

Hızırnâme ile İmâm Ca’fer ve Şeyh Safî Buyrukları Arasındaki İlişki
Hızırnâme, muhtevası itibariyle Buyruklara çok benzemektedir. Bu nedenle çalışmamızın alt başlığına “Buyruk” adlandırmasını da koymuş bulunuyoruz. Alevî-Bektaşî çevrelerinde yaygın Buyruklar olan İmâm Ca’fer ve Şeyh Safî Buyrukları ile bir karşılaştırma bu hususta aydınlatıcı olacaktır.
Bu üç eserin karşılaştırması bize şunu göstermektedir ki, öncelikle ele alınan ortak konuların yer alış sırası farklıdır. Ayrıca ortak konulardan Dört Kapı Kırk Makâm, Musahiplik, Mürebbîlik gibi konular İmâm Ca’fer Buyruğunda asıl olarak hep Ca’fer Sadık ekseninde, Şeyh Safî Buyruğunda ise Safiyyüddîn Erdebilî ekseninde ele alınmaktadır. Hızırnâme’de ise hem Ca’fer Sâdık, hem de Safiyyüddîn Erdebîlî’nin Hz. Ali, On İki İmâmlar, On Yedi Kemerbest, Hızır ve diğer Ricâl-i Gayblerle olan mülâkatları söz konusudur. Bu nedenle Hızırnâme’nin İmâm Ca’fer ve Şeyh Safî Buyruklarını cem eden ve bunlara Hızır motifini de ekleyen bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Müellif, bu Buyrukları uygun gördüğü bir tarzda birleştirmiş, onlardaki ortak noktaları öne çıkarmış, bununla birlikte Hızır’la olan ve hakkında kesin bir şey söyleyemeyeceğimiz manevî irtibatını da esere yansıtmış gözükmektedir.
Bu durumda Hızırnâme, hem İmâm Ca’fer hem de Şeyh Safî Buyruklarıyla akraba ama onları da kapsayan farklı bir eserdir.

Hızırnâme’nin Muhtevâsı
Alevî-Bektaşî geleneğindeki cem âyini erkân ve ritüellerini tam anlamıyla anlatan bir eser olan Hızırnâme’de geçen belli başlı konuları şöyle sıralayabiliriz:
-Dört kapı kırk makâm.
-Musâhiplik, yol ve erkânı.
-Mürebbî, kurban, tercemân kavramları.
-İkrar vermek, erkân çalmak, gülbank okumak.
-Erkân değneğinin (Tarık) cennetteki Tûbâ ağacından kesilmesi.
-On İki İmâmlar, On Yedi Kemerbest.
-Hz. Cebrâîl’in Arş-ı Eflâkta Hz. Ali’ye ikrar vermesi; bu münasebetle Cebrâîl’in bir horoz kurban etmesi ve etinin Kırklara taksim edilmesi.
-Dâra durmak
-Tecellâ, tevellâ.
-Ak taşa sikke çalınması. Bu olay eserde geçen bölümün dipnotunda anlatılmaktadır.

Bütün bu konular, eserde, geleneksel Alevî-Bektaşî edebiyatındaki yerine uygun bir biçimde ele alınmaktadır. Ayrıca bu eser, Alevî-Bektaşî cem âyininin önemli ve farklı yazma bir metnidir.

Hızırnâme’de Tarihî Kişilikler ve Özel Adlar
a) Ehl-i Beyt’e mensup zevât: En çok Muhammed-Ali, Ali-Muhammed, şeklinde hem Hz. Ali hem de Hz. Muhammed bir arada zikdredilmektedir. Hz. Muhammed tek başına zikredildiğinde “Resûlullah” ya da “Muhammed Mustafâ” şeklinde; yalnızca Hz. Ali zikredildiğinde ise “Şâh”, “Şâh-ı Merdân”, “Sultân Ali”, “Aliyyü’l-Murtazâ” ve “Şâh-ı Hûb” gibi ad ve tamlamalar kullanılmaktadır.
b) On İki İmâmlar: Hz. Ali’den sonra, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, İmâm Zeynelâbidîn, İmâm Muhammed Bâkır, İmâm Ca’fer Sâdık, İmâm Mûsâ Kâzım, İmâm Ali Rızâ, İmâm Muhammed Takî, İmâm Ali Nakî, İmâm Hasanü’l-Askerî ve İmâm Mehdî.
Bunlardan Hz. Hasan ve Hz.Hüseyin bazen “Şebber ü Şübber” olarak da geçer. Bilindiği gibi bu isimler İbranicedir ve Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin doğduklarında Hz. Cebrail tarafından Hz. Muhammed’e indirilmiştir. Hz. Peygamber de bu adları kavminin anlayamayacağını, dolayısıyla halkın da anlayabileceği kendi dillerinde isimlerle değiştirilmesini ister. Bunun üzerine Cebrâîl, Şebber ve Şübber kelimelerinin Arapçadaki karşılığı olan Hasan ve Hüseyin adlarını getirir.
c) Peygamberler: Hz. Muhammed’in dışında Âdem Nebî, Hz. İbrâhîm Halîl, Hz. Süleyman, Hz. Yûsuf, İdrîs Nebî, Nuh Nebî, Hz. Davût’un adı geçmektedir.
Ayrıca Âl-i İmrân da sık geçmektedir. Bilindiği gibi bu Kur’ân-ı Kerîm’deki Âli İmrân Sûresinin de adıdır. Allâh Âdem’in zürriyetinden bütün peygamberleri bir nûr olarak süzerek getirmiştir. Allâh, Âdem’i Nuh’u, İbrâhîm âilesini ve İmrân âilesini seçip âlemlere üstün kıldı. Birbirinden türeyen nesillerdir. Kur’an 3/33-34. Bu zürriyet nûru, bazı dönemler açık, bazı dönemler gizli olarak Hz. Peygamber ve soyuna intikal etmiştir. Hz. Muhammed ve soyu bütün peygamberler zürriyetinin özü, hulâsasıdır. Burada “Âl-i İmrân” sözcüğü “Âl-i Beyt” yüce, kutlu, seçilmiş soy anlamında kullanılmıştır. Ayrıca metinde çokça tekrarlanan “Dürr-i meknûn” (muhafazalı parlak inci) sözcüğü de aynı anlamı içermektedir.
d) Melekler: Başta dört büyük melek Cebrâîl, Mîkâîl, İsrafil, Azrail olmak üzere, meleklerden en çok Rızvan (Irızvan)’ın adı geçmektedir.
e) Ehl-i Beyt’e mensup zatlar ve sahabîler: H. Ali’den, Hz. Hasan’dan, Hz. Hüseyin’den ve 12 imâmlardan sonra en çok, Hz. Hatîce, Hz. Fâtıma, Kanber, Bilâl-i Habeşî, Selmân-ı Pâk, Şâh Abbâs gibi isimler geçmektedir.
f) Alevî Bektaşî büyükleri: On Yedi Kemerbest, Hünkârü’l-Evliyâ Hacı Bektaş Velî, Abdal Musa Sultân, Battal Gâzî, Şeyh Safî, Şâh Hatâyî, Baba Kaygusuz, Kızıl Deli Sultân, Hallâc Mansûr, Nesîmî, Şâh Firâz, Abdal Melek, Şâh Huşenk (Tâhir Huşenk), Sultân Veyis (Veys-i Dem).
g) Gayb Erenleri: Kırklar, Abdallar, Kutbü’l-Aktâb, Hızır Nebî.
h) Kötücül tipler: Nâlet Yezîd, İblis, Firavun, Zebânîler, Zengî Mırmır, Yezid soyu.
i) Diğer özel adlar: Kur’an (Mushaf), Seyhun, Ceyhun, Düldül, Zülfikâr, İlm-i Câvidan gibi adlar sık sık kullanılmaktadır..
Bu isimlerin hemen hepsi tanınan ve bilinen isimlerdir. İçlerinden Şâh Huşenk ya da Tâhir Huşenk olarak geçen zâtın Siyam b. Kiyumerz’in oğlu ve Câvidan Hıred’in müellifi olduğunu sanıyoruz. İslâm Ansiklopedisi’ne göre Huşenk, “Adalet timsali olarak kabul edilen bir İran bilge-hükümdarıdır.” Câvidan Hıred ise kendisine izafe edilmektedir. Bilindiği üzere Fazlullah Hurûfî’nin de Câvidannâme adlı bir eseri vardır ve bu eser Alevî-Bektaşî edebiyatında önemli bir yere sahiptir. Bu durumda Hızırnâme metninde “İlm-i Câvidan” tabiriyle de bu iki kitap içindeki bilgiler kastedilmektedir diyebiliriz.
Yine bilindiği gibi Sultân Veyis, Veysel Karanî’dir. Şâh Firâz, Safiyyüddîn Erdebîlî’nin atası olan Zerrin-külâh Firuz Şâh olmalıdır. Abdal Melek ise sık rastlanmayan bir isim olarak karşımıza çıkar.




Alevî-Bektaşî Kültüründe Hızır
Hızır, genel İslâm kültüründe Kur’an’da adı verilmeden Hz. Mûsâ’nın yoldaşı olarak anılan kişi kabul edilegelmiştir. Alevî-Bektaşî inanç ve kültüründe de böyle kabul edilmektedir. Mûsâ Peygamber’in arkadaşı olan ama onun bilmediği şeyleri bilen böyle bir şâhsiyetin etrafında bir kült oluşturulmuştur. İnanca göre o da Mûsâ Peygamber gibi bir peygamberdir.
Hızır’ın varlığı tüm sufilerce kabul edilir. Fakat Hızır, özellikle Türk kültüründe çok önemsenen bir şâhsiyettir. “Her geceyi kadir, her geleni Hızır bil” sözü Horasan Mektebine mensup Süleyman Hakim Ata başta olmak üzere Türk sufîlerinin düsturu addedilmiştir. “Hızır uğramak”, “Hızır gibi yetişmek” gibi deyimler de Türkçede yaygın olarak kullanılır.
Günümüze kadar ulaşan ve Hızır’ın etrafında şekillenen söz konusu kültün oluşmasında Alevî-Bektaşî Türk geleneğinin önemli katkısı olmuştur. Her ne kadar Hızır, gerek Alevî gerekse Sünnî çevrelerde ortak bir değer ise de, Hızır makâmlarının bulunduğu yerler genellikle Alevîlere ait yerleşim bölgeleridir. Ahmet Yaşar Ocak Hızır kültüne tahsis ettiği eserinde bu bölgeleri göstermiştir.
Alevî-Bektaşî inancı Hızır’ı kutsal bir kişilik kabul eder. O Rical-i Gayblerdendir ve hâlen sağdır. “Hıdrellez” bayramı Hızır ve İlyas peygamberlerin buluşması nedeniyle kutlanır. İran Azerbaycanında ise Şubat ayının ikinci haftasında kutlanan bayrama “Hızır Nebi Bayramı” denilmektedir. Alevîlikte bir de “Hızır-İlyas kurbanı” vardır. Bu, “Yaşanan sevinçli bir olayın ya da bir dileğin yerine gelmiş olması anısına Mayıs ayının altıncı günü yapılan tören ve bu tören gereği tığlanan kurban”dır. Ayrıca Alevîlikte “Hızır orucu” ve “Hızır postu” kavramları da vardır.
Türkiye’de yaygın halk inançlarına göre Hızır, evlere zamân zamân uğrar ve bereket getirir. O âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) içmiştir. Darda kalanların yardımına koşan bir semboldür ve tüm halk kesimlerinde ortak bir değerdir.
‘Kerâmatı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’ adlı yazma eserde Hacı Bektaş Velî “Sarı İsmail’e: Sen benim sırdaşımsın. Bugün Perşembe, ahirete göçüm hazır oldu. Halveti ört, Hızır gelir beni yıkar, kefenler” dedi. Nikaplı er yıkadı. Kefenlediler. Hızır imâm oldu. Nice yetmiş saf durup namâzın kıldılar.” denilmektedir. 23
Yine ‘Hacı Bektaş Velî Vilâyetnâmesi’nde Hacı Bektaş Velî’nin öldükten sonra “Boz atlı ve yüzü örtülü bir er” tarafından yıkandığı, namâzının kıldırıldığı, bu kişinin de Hızır donunda Hacı Bektaş Velî’nin kendisi olduğu belirtilir. 24
Yaygın halk söylencelerine göre Hz. Ali şehit edilmeden önce oğullarına; “Ben ölünce beni yıkayın, kefenleyin ve namâzımı kılın. Gâibden bir deveci gelir. Tabutumu onun devesine yükleyin ve gönderin” diye vasiyet eder. Hasan ve Hüseyin de Hz. Ali’yi yıkar, kefenlerler, namâzını kılarlar. O sırada gelen ve Hüseyin’e kırmızı, Hasan’a sarı birer don veren yüzü örtülü deveciye Hz. Ali’nin tabutunu teslim ederler. Önce onun Hızır olduğunu düşünürler. Bir müddet sonra kuşkulanan Hasan ve Hüseyin tabutun peşine düşerler. Yaklaştıklarında görürler ki deveyi çeken Hz. Ali, deve Hz. Ali’nin devesidir. Hz Ali evlâtlarına dönerek, “Benim sırrımın binde birine vakıf oldunuz; Ali sırrı arı sırrıdır. Devecinin verdiği kırmızı ve sarı donları gün gelir giyeceksiniz” der. Bu olay ressamlar tarafından resimlendirilerek tablolaştırılmış ve Anadolu’nun birçok yöresinde evlere asılmaktadır.

Kaynakça

KAYNAKLAR
Abdizade Hüseyin Hüsamettin [Yasar], Amasya Tarihi, c. I, Hükûmet Matbaası, İstanbul 1327-1330.
Aclunî, İsmâîl, Keşfü'l-Hafâ ve Müzîlü'l-İlbâs amme'ştehera mine'l-Ehâdîsi alâ Elsineti'n-Nâs I-II, Müessesetü'r-Risâle, Beyrut, 1985.
Aksu, Hüsamettin, “Câvidânnâme”, DİA, c. 7, İstanbul, 1993, s. 178.
Altınok, Baki Yaşa, Alevilik, Hacı Bektaş Veli, Bektaşilik, Oba Kitabevi yayınları, Ankara 1998.
Altınok, Baki Yaşa, Anadolu’da Türkmenler/Bir Türkmen Ozanı Âşık Hüseyin, Ocak yayınları, Ankara 2000.
Altınok, Baki Yaşa, “Hacı Bektaş Veli Hakkında Yazılmış Bir Menakıbnâme Ve Bu Menakıbnâmede Belirtilen Anadolu’daki Alevi Ocakları, Kerâmatı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli” Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, Gazi Üni. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi, Güz 2003/27, Ankara, ss. 177-194.
Ateş, Süleyman, Kur’ân-ı Kerîm Tefsîri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, c. 1, s. 264.
Bekrî, Mustafâ Kemâlüddîn, Hz. Peygamber'in Dilinden Dört Halîfesi ve Ashâbı, Çeviri: Ali Fikri Yavuz, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1967.
Bisâtî, Şeyh Safî Buyruğu “Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr”, Yay. Haz. Ahmet Taşgın, Ankara, 2003.
Busbecq, O. G., Türk Mektupları, Çeviri: Hüseyin Cahit Yalçın, İstanbul, 1939.
Buyruk, Derleyen: Sefer Aytekin, Emek Basım-Yayınevi, Ankara, tarihsiz.
Çağrıcı, Mustafâ, “Câvidan-Hıred”, DİA, c. 7, İstanbul 1993, s. 176-178.
Çelebioğlu, Âmil, “Nahifî’nin Rısâle-i Hıdriyye’si”, Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, Millî Eğitim Bakanlığı yayınları, 1. baskı, İstanbul, 1998, s. 335-347.
Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi yayınları, 7. baskı, Ankara, 1986.
Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerîr, Tarihî Taberî, Ahvât Matbaası, İstanbul, 1327, c. II, s. 356.
Erdebilli Şeyh Safî ve Buyruğu, Sadeleştirme: Mehmet Yaman, Ufuk Matbaası, 1. baskı, İstanbul, 1994.
Gölpınarlı, Abdülbaki, Alevî Bektaşî Nefesleri, İnkılâp Kitabevi yayınları, 2.baskı, İstanbul 1992.
Gümüşhânevî, Ahmed Ziyaeddîn, Râmûz el-Ehâdîs I-II, Çeviri: Abdülaziz Bekkine, Yayına Hazırlayanlar: Lütfi Doğan-M. Cevad Akşit, Milsan Basımevi, İstanbul, 1982.
Hinz, Walter, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, Çev. Tevfik Bıyıklıoğlu, TTK yayınları, 2. Baskı, Ankara 1992.
Karaduman, Ruken, Şeyh Muhyiddin Tolu ve Hızırnâmesi, 100. Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2004.
Kocatürk, Vasfi Mahir, Tekke Şiiri Antolojisi, Edebiyat Yayınevi, 2. basım, Ankara, 1968.
Korkmaz, Esat, Ansiklopedik Alevilik-Bektaşilik Terimleri Sözlüğü, Ant yayınları, 1. baskı, İstanbul, 1993.
Köksal, M. Asım , İslâm Tarihi/Hz. Hüseyin ve Kerbelâ Fâciası, Akçağ yayınları, 3. basım, Ankara, 1984.
Kur’an-ı Kerim Meâli, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, 5 baskı, Ankara, 2003.
Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, beşinci baskı, Ankara 1998.
Nahifî, Süleyman, Risâle-i Hıdriyye, İstanbul Belediyesi Kütüphanesi, Osman Ergin Koleksiyonu, no: 401, 22 varak.
Neseî, Hadîslerle Hz. Ali, Tercüme: Naim Erdoğan, Yayına Hazırlayan: Yusuf Özbek, İz yayıncılık, İstanbul, 1992.
Niyazî-i Mısrî, Hızır (as)/Hızriya-yı Cedida, Hazırlayan: Ali Toker, Fulya yayınları, İstanbul, 2001?.
Ocak, Ahmet Yaşar, İslam-Türk İnançlarında Hızır yahut Hızır-İlyas Kültü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayınları, 2. b., Ankara, 1990.
Öztürk, Yaşar Nûri, Kur'an-ı Kerim Meali (Türkçe Anlamı), Yeni Boyut yayınları, 118. baskı, İstanbul, 1999.
Pakalın, Mehmet Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri Ve Terimleri Sözlüğü, c. III, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1993.
Tolu, Şeyh Muhyiddîn, Hızırnâme, Yapı Kredi Sermet Çifter Kütüphanesi, no: 115, vr 1a-40b arasında.
Türkiye'de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü-X, TDK yayınları, Ankara 1978.
Vilâyet-nâme/Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli, Haz. Abdülbâki Gölpınarlı, İnkılâp Kitabevi Yay. İstanbul, 1995 s. 89.
Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi Yazmalar Kataloğu.
Yeşil, Şemseddin , Hz. Muhammed, Ş. Yeşil Kütüphanesi, 8. baskı, İstanbul 2000.

Önsöz

Önsöz

Alevîlik-Bektâşîlik konusunda derinliğine araştırma yapmadan önce, bu kadar sayıda yazılı kaynağın varlığından haberdar değildim. Özellikle sahaya inerek, “dede” ve “baba”larla görüştükten sonra, çok sayıda Osmanlıca yazılı kaynağın var olduğuna, insanlarımızın Osmanlıca bilmediklerinden dolayı bu eserleri okuyamadıklarına, ama orijinal olmalarından dolayı da bu kıymetli eserleri muhafaza ettiklerine şahit oldum. Eserlerin isimlerini biliyorlar, babalarının veya dedelerinin Alevî-Bektâşî geleneği ile ilgili bilgileri bu eserlerden okuyarak anlattıklarını, âdâb ve erkânı bu eserlere göre yerine getirdiklerini dile getiriyorlardı. El yazması eserlerden pasajlar okuduğumda da “evet, babamız veya dedemiz bize bunları anlatırdı/okurdu” diyorlardı.

Bu bilgilerin yaşayan gelenek içerisindeki yerini öğrenmek amacıyla, yazma eserlerdeki bilgileri Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde ikâmet eden inanç önderleriyle, vakıf ve dernek temsilcileriyle ve Alevî vatandaşlarımızla paylaştım. Onlar da bazen heyecanlanarak, bazen de duygulanarak benzer düşüncelerini dile getirdiler. Alevî-Bektâşî kaynaklarındaki dinî, tasavvufî ve ahlâkî muhtevayı zaman zaman Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi öğretmenleri ve Diyanet personeliyle de paylaşma fırsatım oldu. Onlar da şu ana kadar bu eserlerin gün yüzüne çıkmamış olmasının kültürel zenginliğimiz açısından büyük bir kayıp olduğunu ifade ettiler.

Hemen herkesin ortak düşüncesi; bir süre sonra zayi olması muhtemel hazîne değerindeki bu yazma eserlerin bir an önce latin harflerine çevrilerek, sadeleştirilmesiydi. Bu yazmalardan birisi olan Kitâb-ı Cabbâr Kulu üslûbundaki akıcılık, konuları arasındaki takip ve devamlılık nedeniyle, okunmak üzere ele alındığında bitirilmeden tekrar geri bırakılamayacak kadar insanı kendisine bağlayan bir eserdir. Bir Bektâşî dervişi olan Cabbâr Kulu okuyanları ve dinleyenleri manevî bir âlemde gezintiye çıkarmakta, nefisleri eğitip, kalpleri temizlemekte, rûhları ilâhî duyguların rehberliğinde Allâh’a doğru kanatlandırmaktadır. Bu vesileyle el yazması eseri, fotoğrafları çekilmek üzere bize emanet etme kâdirşinaslığını gösteren sayın Eyüp Öztürk Dede’ye, diğer nüsha sahiplerine, proje başladıktan sonra doğrudan veya telefonla görüşerek bir an önce eserlerin yayınlanması için teşviklerini esirgemeyen bütün dostlara ve eserin yayınlanmasında emeği geçen herkese teşekkür ederim. Allah hepimizi hayırlı işlerde muvaffak kılsın.

Haz: Doç. Dr. Osman Eğri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 372, Ankara 2007, 695 S., ISBN 975-389-488-3

Kaynak Kişi

Kaynak Kişi: Eyüp Öztürk (Dede)

Eyüp Öztürk Dede, 1934 yılında Çorum/Dodurga Mehmet Dede Tekkeköy’de doğmuştur. İlkokulu Dodurga ilçesinde bitirdikten sonra, öğretimine devam etmek amacıyla Çorum’a gelmiş, Çorum Atatürk Lisesi ortaokul kısmını bitirmiştir. 1956-1958 tarihleri arasında askerlik görevini yapan Eyüp Dede, askerliği sırasında 14 ay Kore’de kalmıştır. Dodurga Kömür İşletmesi’nde 23 yıl laboratuvar şefi olarak çalıştıktan sonra 1987 yılında emekli olmuştur. İki erkek ve 3 kız babasıdır.

 

Takdim

Takdim
Yüce Yaratıcının insanlık tarihiyle başlayan evrensel mesajının yeni ve kapsamlı bir tezahürü olan İslâm, ortaya çıktığı VII. yüzyıldan bugüne kadar çeşitli dönem ve coğrafyalarda ulaştığı fert ve toplumların zihin ve gönül dünyasını aydınlatmış; huzur, barış ve esenliğe kaynaklık etmiştir.
Temelde Allah’ın varlığı ve birliği ile insanın hem yaratıcısına hem de diğer insan ve varlıklara karşı saygı, ilgi ve sevgisini içeren bu mesaj, tarihî süreçte farklı sosyo-kültürel geçmişe sahip birçok topluluk tarafından kendi özelliklerine paralel olarak algılanıp yorumlanmış, böylece aynı zamanda zengin bir kültürel miras oluşmuştur.
IX ve X. yüzyıllarda bu ilâhî mesajla daha yakından temasa geçip İslâm’ı kabul etmeye başlayan Türkler, öteki topluluklar gibi bu dini kendi sosyal gerçeklikleriyle ilişkili biçimde idrak edip hayatlarına taşımışlardır. Bu süreçte İslâm’ın hem ilmî, hem de ahlâkî ve tasavvufî birikimi Türklerin dinî hayatına rehberlik etmiş, İmam Mâtürîdî, Hakîm Semerkandî, Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî gibi mümtaz ve öncü şahsiyetler ve çevreleri ortaya çıkmış, neticede on asır gibi uzun bir tarihî dönem sonunda insanlık sadece Türk kültürü için değil, aynı zamanda İslâm kültürü için de oldukça zengin bir kültürel hazineye kavuşmuştur.
Orta Asya’dan, Anadolu’ya, oradan Balkanlara kadar ulaşan Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî çizgisine mensup âlim, pir, ozan ve yol büyükleri her dönem ve bölgede son ilâhî mesaj olan İslâm’ı kendi anlayış ve duyuşlarıyla yansıtan farklı türlerde çok sayıda kitap, risale, şiir kaleme almış ve çok değerli koleksiyon bırakmışlardır.
Özgün bir karaktere sahip olan bu eserler başta ilâhî aşk, Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt sevgisi, Hz. Ali ve onun soyundan gelen tertemiz insanlara övgü, Yaratıcı ve yaratıklara karşı dostluk, hoşgörü, adalet, haksızlıkla mücadele olmak üzere inançtan ahlâk ilkelerine kadar değişik birçok hayatî konuyu ele almıştır. Bu konular bazen doğrudan anlatımla, bazen bir yol ulusunun etrafında gelişen menkabelerle, bazen adab-erkân kalıpları içinde, bazen da şairin dizeleriyle dile getirilmiştir.
Söz konusu eserler tabiî olarak dil, üslûp ve kurgusu itibarıyla kaleme alındığı dönem ve coğrafyanın özelliklerini taşımakla birlikte, verdikleri mesaj itibarıyla çağlar üstü bir niteliğe sahiptir. Onların yüzyıllar boyu korunarak günümüze ulaşmış olması, bazılarının çeşitli devirlerde yer yer ezberlenerek kuşaktan kuşağa aktarılması bunun açık delilidir.
Kütüphanelerde yahut bazı ailelerin özel sandıklarında kendi hâline bırakılmış olan bu eserlerin bugünün insanına da çok güzel mesajlar vereceği muhakkaktır. Ne var ki bazı istisnalar dışında bu eserlerin neşredilerek günümüz insanıyla buluşması sağlanamamıştır. Kültür tarihçilerinden din görevlilerine kadar toplumumuzun her kesiminin yararlanacağı bu eserlerin neşri âdeta bir zorunluluk arz etmiştir. Bu zorunluluğu gören Türkiye Diyanet Vakfı, “milletimizden aldığı imkân ve desteği, milletimize hizmet olarak sunma” mantığı içinde, hiçbir ayırım yapmadan gerçekleştirdiği sosyal ve kültürel faaliyetlerin yanına bu eserlerin neşrini de katmıştır.
Özgünlükleri muhafaza edilerek tamamen bilimsel metotlar çerçevesinde hazırlanıp yayımlanan bu eserlerin herkes için yararlı olmasını umuyor ve diliyorum.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı ve
TDV Mütevelli Heyeti Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri’ni Yayınlarken
Türkiye Diyanet Vakfı, kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği yayınlar ve etkinliklerle toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na destek veren bir kuruluştur. Yüzyıllardır Anadolu’da çok farklı kültür, inanış biçimleri ve değerler yaşama imkânı bulmuştur.
Ülkemizin zengin dinî, fikrî, ahlâkî, felsefî, bediî kültür mirası herkesi hayran bırakacak bir çeşitliliğe ve renkliliğe sahiptir. Ancak bu mirasın ülkemiz insanları tarafından yeterince tanındığı ve entelektüel olarak özümsendiği kolaylıkla söylenemez. İslâm kültürünün Anadolu birikiminin bilimsel ve objektif olarak gün yüzüne çıkarılması, araştırma kurumlarının olduğu kadar sosyal ve kültürel hizmet veren sivil teşekküllerin de önde gelen ödevidir.
İşte bu bilinçten hareketle Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulumuz “Anadolu Halk Klasikleri” üst başlıklı bir yayın serisi plânlamıştır. Bu seri içerisinde, farklı kültür gruplarının klâsikleri başta olmak üzere dinî-ahlâkî düşünce eserleri, sanat ve edebiyat eserleri ile neşredilecektir. Vakfımız bu kabil yayınları aracılığıyla toplumumuzun dinî kültürünü tanıtmayı ve bu alandaki bilgi eksikliğinin giderilmesine katkı yapmayı amaçlamaktadır. Bu suretle toplumun muhtelif katmanları arasındaki kaynaşma ve dayanışmayı güçlendireceğine inanmaktadır.
Serimizin bir kategorisini Alevî-Bektâşî Klasikleri oluşturmaktadır. Alevîlik son zamanlarda üzerinde çok durulan dinî-sosyal bir fenomen olmasına karşın, bu konuda ciddî bilgi eksikliği olduğu aşikârdır. Özgün ve otantik bilgi kaynaklarının neşredilmesiyle bu bilgi eksikliği bir nebze olsun giderilebilecektir.
Yayınlarımızın halkımızın ilgisine mazhar olacağını umuyoruz.

Prof. Dr. M. Saim YEPREM
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
ve TDV Yayın Kurulu Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri Hakkında
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 31 Ekim-02 Kasım 2003 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen I. Dinî Yayınlar Kongresinin sonuç bildirgesinde ifade edildiği gibi, toplum katmanları arasında birbirini anlama sorununun giderilebilmesi, barış ve kaynaşmanın, millî birlik ve bütünlüğün sağlanması, doğru ve bilimsel bilgiyle bu konudaki bilgi boşluğunun doldurulması ve küreselleşen dünyamızda birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi açısından Alevî-Bektâşî Klasiklerinin, sahasında uzman ilim adamlarınca ilmî neşirlerinin yapılarak dinî-kültürel hayatımıza kazandırılması, izaha gerek duyulmayacak kadar önemlidir.
Söz konusu kongreden sonra Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun başkanlığında alanın uzmanı akademisyenlerin ve bir grup Alevî-Bektâşî inanç önderinin katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir. Toplantıda Alevî-Bektâşî Klasikleri projesinin toplumsal uzlaşma ve hoşgörü kültürünün geliştirilmesine, Alevî-Bektâşî toplumunun, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev yapan din görevlilerinin ve ilgi duyan insanların bilgi ve kaynak ihtiyaçlarının karşılanmasına önemli katkılarının olacağı sonucuna varılmıştır. Projenin ilke ve esasları, hangi kitapların nasıl bir formatta basılacağı ve proje çalışma grubunun kimlerden oluşacağı belirlenmiştir. Milletimizin birlik ve beraberliği açısından önem taşıyan bu tarihî görevin şahsımın koordinatörlüğünde yürütülmesine karar verilmiş olmasından dolayı mutlu olduğumu belirtmek isterim.
Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesi vasıtasıyla el yazması eserlere ulaşılmasına yardımcı olan Hacıbektaş evlâdı merhum (Çelebi) Ali Nâki Ulusoy’a, (Çelebi) Veliyettin Ulusoy ve (Çelebi) Doğan Ulusoy’a, Hacı Bektaş Velî Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı (Baba) Durmuş Aslan’a, Çorum-Dodurga-Mehmet Dede Tekkeköy’de ikâmet eden (Dede) Eyüp Öztürk ve (Dede) Hasan Uysal’a, Amasya-Gümüşhacıköy’de ikâmet eden merhum (Baba) Durmuş Topal’ın oğlu Hasan Topal’a ve Hasan Akdeniz’e, ilmî neşirleri yapan değerli bilim insanlarımız Yard. Doç. Dr. Hamiye Duran’a, Dr. Ali Öztürk’e, Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’e, Doç. Dr. Muhit Mert’e, Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Özdemir’e, Dr. Nurgül Özcan’a, Doç. Dr. M. Mahfuz Söylemez’e, Araştırma Görevlisi Doğan Kaplan’a, Uzman Ceyhun Ünlüer’e ve çevirisi yapılan her eseri büyük bir dikkatle okuyarak çeviri metnindeki gerekli düzeltmeleri yapan Prof. Dr. Ali Yılmaz ve Prof. Dr. Mehmet Akkuş’a, eserlerin tasarımını yapan Yazıevi İletişim Hizmetleri’ne ve yayımını gerçekleştiren Türkiye Diyanet Vakfı’na teşekkür etmeyi tarihî bir görev addediyorum.

Doç. Dr. Osman EĞRİ
Proje Koordinatörü

Giriş

Kültür ve geleneklerin, kendi varlıklarını devamlı kılabilmek için yazılı kaynaklara ihtiyaçları vardır. Kültürel mîras, nesiller arası sürekliliğini yazılı kaynakların varlığına borçludur. Yetişmekte olan nesil tarafından ilgili kitaplara müracaat edilerek okunmayan, dolayısıyla üzerinde düşünülmeyen kültür ve gelenekler, sahip oldukları dinî, ahlâkî ve insânî değerleri bir sonraki neslin ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve problemlerine çözüm üretebilecek şekilde güncelleyememişlerdir. Klişe halinde kalan değerler, canlılıklarını ve etkinliklerini devam ettiremedikleri için, ya yeni nesil tarafından benimsenmemişler; ya da farklı kültür ve geleneklerin etkisinde kalarak kaybolup gitmişlerdir. Kültür, gelenek ve medeniyetler tarihinde, bu durumun pek çok örneğini bulmak mümkündür.
Kültür ve medeniyetimizin özgün bir şûbesi olan Alevîlik-Bektâşîlik de, aynı gerçekle yüz yüzedir. Alevîlik-Bektâşîlik, tarih boyunca varlığını sözlü kültürle birlikte, yazılı kaynaklara dayalı olarak devam ettirebilmiştir. Cenknâmeler, Erkânnâmeler, Velâyetnâmeler, Menâkıbnâmeler, Buyruklar, Fazîletnâmeler, Makteller, Cönkler, İcâzetnâmeler ve diğer eserler asırlarca insanlarımızın özel kütüphanelerinde yerlerini almış, büyük bir zevk ve heyecan içersinde okunmuşlardır. Bu eserlerdeki bilgiler, insanlarımızın duygu ve düşünce dünyaları üzerinde etkili olmuş, onların din ve dünya tasavvurlarına önemli ölçüde şekil vermişlerdir. Seyyid Battal Gâzî, Sarı Saltuk, Abdal Mûsâ gibi millî kahramanlar, Hazret-i Ali, Muhammed Hanefî, Mâlik bin Eşter gibi dinî kahramanların anlatıldığı eserler zemininde şahsiyet kazanmış, milletimizin gönlünde kök, budak salmışlardır. İnsanlarımızın birlik ve dirliğinin devamlılığında, kültür ve geleneğimizin canlılığında bu eserlerin inkâr edilemez bir fonksiyonu bulunmaktadır.
Bugün sözedilen eserleri gençlerin, hatta yetişkinlerin dahi aynı coşku ve heyecanı hissederek okuduklarını söylemek mümkün değildir. Çünkü birinci derecedeki bu kaynaklar, ya günümüz Türkçesine tercüme edilerek yayınlanmamışlardır veyahut da yayınlanmışlarsa bile, yapılan tercümeler bilimsel yeterlikte olmamıştır. Özellikle yayınlanan eserlerde tıpkı basımlara yer verilmemiş olması ve nüsha karşılaştırması (edisyon kritik) yapılmaması, önemli bir eksiklik olarak gözükmektedir. Bu durum yayınların güvenilirliğini azaltmıştır. Ayrıca eserlerde yer alan âyet ve hadîslerin kaynaklarının belirtilmemesi, Arapça, Farsça kelimelerin Türkçelerinin yazılmaması, az sayıda basılan bu eserlerin de okunmalarını bir hayli güçleştirmektedir. Sonuç olarak Alevîlik-Bektâşîlik sanki yazılı kaynaklara sahip değilmiş gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Bu görüntü, gerçekten kaynakların olmamasından değil, şu ana kadar üzerlerinde ciddî araştırmalar yapılıp yayınlanmamış olmalarındandır.
Böyle bir görüntünün ortaya çıkmasının ayrıca birkaç nedeni daha bulunmaktadır. Birincisi ve en önemlisi şudur: 1826 tarihinde Yeniçeri Ocağı kapatıldığında, el yazması Alevî-Bektâşî kaynakları Hacıbektâş Dergâhı’nda bulunan “Kırklar Meydanı”na toplanarak yakılmıştır. Bu hadise sırasında binlerce eser, kaybolup gitmiştir. Kaynakların yok edildiği bu süreçte, bazı kaynaklar toprağa gömülerek veya duvar içlerine saklanarak gözden uzak tutulmuş, bazıları da Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ikâmet eden dede ve tâliblere verilerek kurtarılmaya çalışılmıştır. Aynı şekilde Anadolu’da bulunan kitapların da bir kısmı, yakalanma korkusu ile bizzat sahipleri tarafından ya toprağa gömülmüş veya yakılmıştır. İnsanlar, ellerinde bulunan kitapları da yakalanma korkusu ve endişesi içersinde saklamışlar, mümkün olduğu kadar dışarıdan gelen insanlara göstermemişlerdir. İkincisi ise; el yazması ve Osmanlıca olan bu eserler, sahipleri tarafından okunamadıkları için içlerindeki bilgiler, yıllarca onların içersinde saklı kalmıştır. Yeni yetişen nesiller, rûh ve gönül dünyalarını derinden etkileyebilecek, davranışlarına yön verebilecek bu bilgilerden habersiz kalmışlardır.
Elinizde bulunan Kitâb-ı Cabbâr Kulu da, hazîne değerindeki bu el yazması eserlerden birisidir. Eyüp Öztürk Dede’nin verdiği bilgiye göre, bu eser babası ve dedesi tarafından tâlib ve dedelere sürekli okunan, hatta bazı bölümleri ezbere bilinen bir Alevî-Bektâşî kaynağıdır. Eserin fotoğraflarında da görülebilen ve sürekli çevrilmekten kaynaklanan sayfa uçlarındaki aşırı yıpranma, ne kadar çok okunduğunu göstermektedir.
Eserin üç nüshası da Alevî vatandaşlarımızın kendi özel kütüphanelerinde bulunmuştur. En eskisi 270 yıllık olan üç nüshanın karşılaştırması yapılarak Türkçe’ye çevrilen bu eser, Bektâşî âdâb ve erkânına, Bektâşîlikteki inanç, ibâdet, ahlâk, eğitim ve öğretim anlayışına büyük ölçüde ışık tutmaktadır. Pedagojik ve didaktik bir eser olan Kitâb-ı Cabbâr Kulu, bir Bektâşî dervişi olduğu anlaşılan Cabbâr Kulu’nun şahsında âdâb ve erkâna bağlı bir Bektâşînin dinî, tasavvufî, ahlâkî alanlardaki fikir ve görüşlerini, tavır ve tutumlarını yansıtmaktadır. Bektâşînin rûh ve gönül dünyası hakkında bilgi veren eser, Cabbâr Kulu’nun gönül bağı olan târihî şahsiyetleri idealize ederek, dervişlerin karakter ve kişilik eğitimine katkıda bulunmaktadır. Eserin muhtevası ile ilgili daha geniş analiz, ilgili başlıklar altında yapılacaktır.


Cabbâr Kulu
Kaynaklarda Cabbâr Kulu ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bu durumda, onun kimliği, meşrebi, tarîkat mensûbiyeti, eğitim durumu, fikir ve görüşleri ile ilgili ipuçlarını Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda araştırmak, çıkar bir yol olarak gözükmektedir. Eser incelendiğinde, ana hatları ile şu sonuçlara ulaşmak mümkündür.
Cabbâr Kulu, Cabbâr (olan Allah)’ın kulu anlamına gelmektedir. Eserde bu ismin anlamı üzerinde durulmaktadır: “Cabbâr Kulu, sen ne hâldesin? Seni de yokla bir yol, gör ne hâldesin. Seni de kimi bilür, kimi bilmez. Dir kimi; câhil. Dir kimi; âlim. Yok dirsen, bunların kangısın?” sorusu sorularak, sözde değil, fiilde Allah’ın kulu olunması gerektiği vurgulanmaktadır. Eserde anlatılan bir olaydan, Cabbâr Kulu’nun Allah’a duyduğu sevgi, aşk ve bağlılığa bir işaret olarak, bu ismi kendisine uygun gördüğü anlaşılmaktadır: “Anun ensesince, üçler gitdi. Ardınca yediler gitdi. Anlarun ardınca, kırklar gitdi. Ben, gine kaldım orda yalınuz. Bunlarun cümlesinün yüzleri, nikâblı idi. Andan gördüm gine kapu açıldı, bir kimse geldi. Bana eydür: Yâ Cabbâr Kulu musun? Kabûl iderse, didüm.” Cabbâr Kulu olmak, Allah sevgisi ile birlikte, Allah karşısında alçakgönüllü olmayı da ifade etmektedir.
Eser okunduğunda Cabbâr Kulu’nun Üveysî-Bektâşî bir derviş olduğu anlaşılmaktadır. Genel olarak tasavvufta, özel olarak da Bektâşîlik’te bir mürşidin, dervişe kuşak kuşatması, hırka ve tâc giydirmesi o dervişin sözkonusu tarîkat içersinde manevî ehliyet ve liyâkat sahibi bir kimse olduğunu göstermektedir. Bu olay, bir nevî icâzet verme törenidir. Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda anlatıldığına göre Veyse’l-Karanî, bir burağa binmiş halde gelerek, Cabbâr Kulu’na hitaben şunları söylemektedir: “Yâ dervîş! Hak Teâlâ, senün tövbeni kabûl itdi, günâhını bağışladı, didi. Ol getürdüği hırkayı bana geydürdi, kuşağı kuşatdı, tâcı geydürdi.” Cabbâr Kulu’nun Veyse’l-Karanî’nin elini öpmesi ve tövbe etmesi, ikrâr veya biat olarak isimlendirilen tarîkata girme törenini çağrıştırmaktadır.
Veyse’l-Karanî ile Cabbâr Kulu arasında bir tâlib (derviş)-mürşid ilişkisi bulunduğuna dair diğer ipuçları ise şunlardır:
1. Eserin hemen ilk sayfasında Cabbâr Kulu, Veyse’l-Karanî ile karşılaşmakta ve onunla konuşmaktadır. Konuşma sırasında Veyse’l-Karanî’nin Cabbâr Kulu’na dört kapı hakkında çeşitli bilgiler vererek, onu yönlendirdiği görülmektedir. Bu konuşmanın eserin başında yer alması ve eserin muhtelif bölümlerinde de benzer konuşmaların tekrar etmesi, aralarındaki tâlib-mürşid (öğrenci-öğretmen) ilişkisine işaret etmektedir. Bir dervişi, ancak manevî olarak onun üzerindeki bir konuma sahip olan kişi yönlendirebilir.
2. Kitabın başında Veys’in Cabbâr Kulu’na yaptığı duâya yer verilmektedir. Bu duâ, kitabın muhtevâsını büyük ölçüde belirlemektedir. Cabbâr Kulu, duâda kendisi için Allah’tan istenen her kabiliyete mazhar olmaktadır: “Yâ dervîş! Allâh Teâlâ sana hiç gizli şey koymaya. Cümle canlı cansız sana söyleye. Hayvân da, insân da, toprak da, taş da, kurd da, kuş da hiçbir söylemez kalmaya. Menziline varasın. Maksûduna iresin. Allâh Teâlâ, sana âkıbet hayırlığı vire.” Cabbâr Kulu’nun da Veyse’l-Karanî’ye duâ etmesi, aralarındaki gönül bağını göstermektedir.
3. Cabbâr Kulu’nun sürekli Hazret-i Peygamber’le konuşması, Üveysîliğin temel karakteristiklerinden birisi olan doğrudan Allah Rasûlü’nden feyz alma esprisine uygun düşmektedir. Üveysî-meşreb dervişlerin temel özelliği, başta Hazret-i Peygamber olmak üzere daha önce yaşamış olan târihî-manevî şahsiyetlerin rûhâniyetinden feyz almaktır. Tasavvufta cismânî sohbetin yanısıra, rûhânî sohbet de önemli bir eğitim-öğretim aracı olarak kabul edilmektedir.
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nu okuyanları, Cabbâr Kulu’nun bir Bektâşî dervişi olduğu sonucuna ulaştıracak bilgiler ise şunlardır:
Eserde yer alan irşâd zincirinde, Hacı Bektâş Velî’ye Hz. Ali’den sonra yer verilmektedir. Böylece Cabbâr Kulu, velâyet mertebesindeki kişiler için uygun gördüğü sıralamada, Hacı Bektâş Velî’yi Hz. Ali’den sonraki konuma layık görmüş olmaktadır. Alevî-meşreb olan tarîkat mensûpları, kendi pîrlerini Hz. Ali’den sonra zikretmektedirler ki, Bektâşîlerin yaptığı sıralamada, bu pîr Hacı Bektâş Velî’dir.
Cabbâr Kulu eserinin bir başka bölümünde; “üstâd kimdir?” sorusuna cevap ararken de Hz. Ali ile Hacı Bektâş Velî’yi birlikte anmaktadır. Hacı Bektâş Velî’den eserin pek çok bölümünde bahsedilmektedir.
Cabbâr Kulu’nun Üveysî olması, aynı zamanda Bektâşî olmasına engel değildir. Çünkü Veyse’l-Karanî, Bektâşî tarîkatı mensuplarınca da sevilen ve sayılan târihî bir şahsiyettir. Bu sevginin sebebi, onun sâdık bir Ehl-i Beyt muhibbi olması ve Hz. Ali’yi hilâfeti sırasında desteklemesidir.


II. Kitâb-ı Cabbâr Kulu
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nun içersinde yer alan ifadelerden, eserin Hazret-i Peygamber’in manevî işaretiyle yazıldığı anlaşılmaktadır. Tasavvuf geleneğinde rüyada ve yekaza âleminde (uyku ile uyanıklık arasında) Hazret-i Peygamber’den talimat alınarak kitap yazılması, sık rastlanılan bir durumdur. Eserde Hazret-i Peygamber’in Cabbâr Kulu ismindeki dervişe hitaben şunları söylediği nakledilmektedir: “Yâ dervîş! Bu kıyâsdan anla ki, sana bu kitâbı, Allah emriyle biz yazdurduk. Bu kitâbın içindekin[i] okusun da, amel itsin de, vücûdun[u] ıslâh itsün, nice müslümânlar[a] da fâidesi değsin diyi biz yazdurduk, didi.” Hatta Hazret-i Peygamber’in dilinden Cabbâr Kulu’na bazı uyarılarda da bulunulmaktadır: “Yâ dervîş! Vücûdun ıslâh ol[ma]dukdan sonra, îmânun olmadıkdan sonra, amelün olmayandan sonra, böyle yüzbin kitâb dahi yazsan, sana fâidesi olmaz, didi.” Bu uyarıların Cabbâr Kulu tarafından kitaba alınması, onun müelliflere eser yazımı konusunda da bazı ölçütler, değerler kazandırma isteği ile açıklanabilir.
Eserde nakledilen bir başka olay da şöyledir: Cabbâr Kulu eydür: Bir gün gördüm: Hazret-i Sultân, dört Cihâr-ı Yâr ile oturur. Hazret-i Enbiyâ bana çağırdı: Buraya gel dervîş, didi. Bunlarun huzûruna vardım. Edeb ile selâm virdüm. Ellerin[i] öpdüm, el kavşurdum, durdum. Hazret-i Enbiyâ eydür: Kitâb yazıldı tamâm oldu mu, didi. Belî Sultân’ım, didüm. [Hazret-i Enbiyâ:] Nirededür, didi. Hâzır Sultân’ım, didüm. [Hazret-i Enbiyâ:] Bana vir bakayım, didi. Önüne koydum, bakdı, Hazret-i Ali’ye virdi. O da bakdı. Bu minvâl üzere, dört Cihâr-ı Yâr’in dördü de bakdı, gördüler. Andan kitâbı gine Hazret-i Enbiyâ’nın önüne koydular. Cabbâr Kulu’nun Hazret-i Peygamber’in ve dört halîfenin huzûrunda bulunması ile ilgili bu olayın da nakledilmesi, bahsi geçen görüşmelerin rüya veya manevî alemde yapıldığı yönündeki tezimizi güçlendirmektedir. Cabbâr Kulu, sahâbe arasında adı geçen bir kişi olmadığına göre, bu görüşmeler ancak manevî âlemde gerçekleşmiş olabilir. Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nun Hazret-i Peygamber’le birlikte, başta Hazret-i Ali olmak üzere dört halîfenin de denetiminden geçmiş olduğunun anlatılması, eserin güvenilirlik derecesini artırmak amacıyla yapılmış olabilir.
Kitapta anlatıldığına göre eserin adını da bizzat Hazret-i Peygamber koymuş ve duâ etmiştir. Hazret-i Peygamber tarafından yapılan bu duâ, eserin yazılış amacı hakkında da ipuçları vermektedir. Daha doğrusu Hazret-i Peygamber’in dilinden eserin hangi bilgi, duygu ve davranışların geliştirilmesine sebep olacağı dile getirilmektedir: “Yâ Ali! Bu kitâbın adı, Hüsn-i Hasene olsun, didi. Allâh Teâlâ, bu kitâbı okuyanlara, dinleyenlere i’tikâd vire. Hakîkatdan lezzet vire. Korkduğu şeylerden emîn ola. Îmân selâmetliği vire. Allâh Teâlâ bu kitâbı okuyanların, dinleyenlerin, yazanların, yazduranların, yaramaz amellerin[i] terk itdüre. Hakkı, bâtılı fark itdüre. Rahmet deryâsına gark itdüre. Allâh Teâlâ hazretleri, ol kişileri, hıfzında saklaya. Sâlih ameller müyesser eyleye, didi.” Yukarıda sıralanan maddeler özetlenecek olursa, Kitâb-ı Cabbâr Kulu, okuyan ve dinleyenleri inanç, ibâdet ve ahlâk konusunda eğiterek, dünya ve âhiret mutluluğuna ulaştırmak amacıyla yazılmıştır.
Kitabın yazılış amacı ile ilgili olarak eserin sonunda geçen bir başka metin de, Cabbâr Kulu’nun kendi ifadeleridir: “Allâh Teâlâ cümlemüzi Habîb’inden ayırmaya, sâlihlerinden ayırmaya. Cümle Ümmet-i Muhammed’e, cümlemize, sâlih ameller müyesser ide. Hidâyet müyesser ide. Habîb’inden şefâat müyesser ide. Ümmet-i Muhammed’in azabda olanların azabların[ı] kaldura. Fazl ile rahmet müyesser ide. Allâh Teâlâ, cümle Ümmet-i Muhammed’i gafletden uyara. Anlamak, tutmak müyesser ide. Allâh Teâlâ, Pâdişâhımıza çok ömürler vire. Çok kuvvet vire. Ömrün[ü], devletin[i] artura. Allâh Teâlâ, Asâkîr-i İslâm’a kuvvet vire. Pâdişâhımuzın vilâyetine lezzet vire. Allâh Teâlâ, ulemâya, sülehâya, fukarâya, cümle Ümmet-i Muhammed’e ve bu kitâbı yazdurana ağız tatlılığı, dirlik, düzenlik, kanaat, merhamet müyesser ide. Âlimlerimize ilmiyle âmil olmak müyesser ide. Allâh Teâlâ âşıklarına, sâdıklarına, sâlihlerine, cümle Ümmet-i Muhammed’e, cümlemüze enbiyâ zevkinden zevk, evliyâ şevkinden şevk müyesser ide. Erenlerin hallerinden hallenmek müyesser ide. Allâh Teâlâ, cümle Ümmet-i Muhammed’e âkıbet hayırlığı müyesser ide.”
Eserde en çok üzerinde durulan konu, Allah’a nasıl ulaşılacağıdır. Tasavvuf dilinde “ölmeden önce ölmeyi” başararak, Allah’a ulaşmış kişiler için “eren” ve “ermiş” ifadeleri kullanılmaktadır. Yukarıdaki duâdan anlaşıldığına göre Kitâb-ı Cabbâr Kulu, insanları gafletten uyandırarak erenlerin halleri ile hallendirmek, yani onların davranışlarını kazandırmak amacıyla yazılmıştır.


Eserin Nüshaları

Dodurga/Mehmed Dede Tekke Köyü Nüshası
Bu nüsha, Çorum/Dodurga/Mehmed Dede Tekke Köyü’nde ikamet eden Eyüp Öztürk (Dede)’nin özel kütüphanesinde bulunmaktadır. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektâş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesini temsilen Mayıs 2004’te yapmış olduğumuz ziyaret sırasında, dijital fotoğraflarını çekmek üzere tarafımıza emanet edilmiştir. Daha sonra eserin fotoğrafları çekilerek, orijinal nüsha Eyüp Öztürk’e iade edilmiştir. Nüshanın sonundaki kayda göre istinsâh (yazım) tarihi, Hicrî 1165’tir. İlk yaprakta “Hâzâ Kitâbü Hasenü’l-Hüseyin” ibâresi yazılıdır. Cabbâr Kulu Kitabı, bu nüshanın 131 varağını oluşturmaktadır. Nüshanın geri kalan kısmında “Hikâye-i Ebu’l-Hicen” (vr. 132b-146b) ve Menâkıb-ı Veyse’l-Karanî” (vr. 147b-174b.) yazılıdır. Kitâb-ı Cabbâr Kulu, 13 satır halinde ve harekeli yazılmıştır. Sayfalar numaralandırılmamıştır. Her sayfanın alt köşesine, takip kelimesi yerleştirilmiştir. Bâb başlıkları kırmızı mürekkeple belirtilmiştir.

Gümüşhacıköy/Karaköy Nüshası
Bu nüsha, Amasya/Gümüşhacıköy/Karaköy’de ikamet etmekte iken Hakk’a yürümüş olan Durmuş Topal (Dede)’ye aittir. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektâş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesini temsilen, Hacı Bektâş Velî Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı Durmuş Aslan’la birlikte Ağustos 2004’te Gümüşhacıköy’ü ziyaretimiz sırasında Durmuş Topal’ın oğlu Hasan Topal’dan emanet alınmıştır. Nüshanın dijital fotoğrafları çekildikten sonra, orijinal nüsha Hasan Topal’a iade edilmiştir. Nüshanın sonundaki kayda göre istinsâh (yazım) tarihi, Hicrî 1258’dir. İlk yaprakta “Hâzâ Kitâbü Hasenü’l-Hüseyin” ibâresi yazılıdır. Baş tarafta içindekiler kısmı bulunmaktadır. Nüsha, 115 varaktan oluşmaktadır. Sayfalar numaralandırılmıştır. 15 satır halinde ve harekesiz olarak yazılmıştır. Eserin sonundaki ifadelerden, kitabın Mustafa Ağa ismindeki bir şahıs tarafından yazdırıldığı anlaşılmaktadır.

Hamamözü/Yemişen Köyü Nüshası
Bu nüsha, Amasya/Hamamözü/Yemişen Köyü’nde ikamet etmekte iken Hakk’a yürümüş olan İsmail Göktaş’a aittir. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektâş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesini temsilen, Çorum/Dodurga/Mehmed Dede Tekke Köy’lü Hasan Uysal Dede ile birlikte, Şubat 2005’te Yemişen Köyü’nü ziyaretimiz sırasında, Zeynel Baba’dan emanet alınmıştır. Nüshanın dijital fotoğrafları çekildikten sonra, orijinal nüsha Zeynel Baba’ya iade edilmiştir. Nüshanın sonunda istinsâh tarihi kaydedilmemiştir. İlk yaprakta, yazı şekline bakıldığında sonradan yazıldığı anlaşılan “Hâzâ Cabbâr Kulu Kitabı” ibaresi bulunmaktadır. Nüsha, 173 varaktan oluşmaktadır. 15 satır halinde ve harekesiz olarak Veli Hoca isminde bir kişi tarafından yazılmıştır.


Nüshalar Üzerine Bir Karşılaştırma
Mehmed Dede Tekke Köy’de bulunan nüshanın, şu ana kadar ulaşılan en eski Kitâb-ı Cabbâr Kulu olduğu anlaşılmaktadır. (1165 H.) Türkçe’ye çeviri, eski olması nedeniyle bu nüsha esas alınarak yapılmıştır. Eksik olan sayfalar, Gümüşhacıköy nüshasından tamamlanmıştır. Örneğin M (Mehmed Dede Tekke Köy) nüshasının baş tarafında kırmızı mürekkeple yazılmış olan kitabın adından (Hâzâ Kitâbü Hasenü’l-Hüseyin) hemen sonra “BÂB Oldur ki…” denilerek ilk bâba başlanmaktadır. G (Gümüşhacıköy/Karaköy) ve H (Hamamözü/Yemişen) nüshalarında ise ilk sayfada “Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm. El hamdü lillâhi Rabb’il-âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn…” şeklindeki besmele, hamdele, salvele ve duâ cümlelerinden oluşan uzunca bir giriş bulunmaktadır. M nüshasındaki bu eksikliğin sayfanın kopmuş olmasından kaynaklandığı düşünülebilir.
M nüshası vr. 1b’nin sonunda yer alan “Dört gül bize kalmış. Dört gül sana varmış. Bunun sebebi nedür, bu nedendür? didi. Yine; manâsın[ı] siz verin, didüm. Pes eydür: Yâ dervîş, bu dört gülün biri şerîatdur, biri tarîkatdur” ifadelerinin vr. 2a’daki “itmiş olur. Bunları inkâr idenün, müslümânlıkda alakası olmaz. Veys eydür: Yâ dervîş! Hakîkatda olan kişinin üzerine lâzımdır ki, yetmiş iki tâifeye bir nazar ile baka.” şeklindeki ifadelerin devamı olamayacağı düşünüldüğünden G nüshası ile karşılaştırma yapılmış ve eksik olan bölüm “biri ma’rifet, biri hakîkatdır. Şerîat, tarîkat, ma’rifet, hakîkat ne idüğün, siz bilirsiniz Sultân’ım, söyleyin dinleyelim, didüm. Ya bilenden sonra dinlemeye sebeb nedür? Eyitdüm: Sultân’ım! Her kelâmda, bir hâl vardır. İnceden inceye, yol vardır. El üstüne el vardır. Bu asıl kelâmları dinlemek, fâidedür. Ber Hudâr ol yâ derviş! Hak’dur, didi. Ve pes eydür yâ derviş! Sana şimden gerü şerîatı, tarîkatı, ma’rifeti, hakîkatı haber vireyim, didi. Şerîat diyü; Allâh Teâlâ’nın nehyinden kaçup, emrini tutmaya, dirler. Bunları inkâr idenün, müslümânlıkla alakası olmaz. Tarîkat diyü; nefsini kahr idüp, inciden inceye gitmeye, dirler. Ma’rifet diyü; her şeyin edebin[i] tutmaya, dirler” şeklindeki metinle tamamlanmıştır. Bu eksikliğin müstensih hatasından kaynaklanmış olabileceği düşünülebilir.
Her üç nüshada da bâb başlıkları aynıdır. Ancak H nüshasının muhtevâsında diğer iki nüshadan farklı olarak bazı takdim ve tehirler bulunmaktadır. Meselâ: H nüshasının vr. 2a’da yer alan ve dervişliğin mertebelerini anlatan bölüm, M nüshasında vr. 15a-15b’de yazılmıştır.
M ve G nüshalarının baş tarafında yer alan Cabbâr Kulu’nun Veyse’l-Karanî ile görüşmesi, H nüshası vr. 4b’de bulunmaktadır.
M nüshası ile G nüshası arasında istinsâh tarihi itibarıyla 100 yıl gibi bir zaman farkı olmasına rağmen, belirttiğimiz farklar dışında büyük bir benzerlik mevcuttur. Ancak bazı ilave kelimeler de yok değildir. Meselâ; M nüshasındaki “Dîn bir olmaya o idi ki, ümmetün îmânı dürüst olsun diye, dîn bir oldu. Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Ali! Din iki olsa, îmân dürüst olmaz mı, didi. [Hazret-i Ali:] Bir ümmetin iki Peygamber’i, ol kişinün iki dîni olur. Îmânı da, ameli de dürüst olmaz” şeklindeki ifade, G nüshasında “Dîn bir olmaya sebep ol idi kim, ümmetün îmânı dürüst olsun içün, dîn bir oldu didi. Rasûlu’llâh aleyhi’s-selâm eydür: Yâ Ali! Din iki olsa, îmân dürüst olmaz mı, didikde, Hazret-i Ali eydür: Yâ Rasûla’llâh! Bir ümmetin iki Peygamberi olsa, ol kişinün iki dîni olur. Îmânı da, ameli de dürüst olmaz didi.” şeklinde yazılmıştır. Görüldüğü gibi G nüshasında metnin anlamını değiştirmeyen birkaç kelime ilave edilmiştir.
H nüshasının vr. 2b-3a’da Allah’ın isim ve sıfatlarını konu alan ve Hazret-i Peygamber’le Hazret-i Ali arasında geçen konuşma, M nüshasında vr. 109a-109b’de geçmektedir.
M nüshasındaki bir başka farklılık ise konuşmanın taraflarında ve içeriğindedir. M nüshasında Hazret-i Hızır’la Cabbâr Kulu arasında şöyle bir konuşma geçmektedir: “Hazret-i Hızır eydür: Yâ dervîş! Rabb’ini bilür misin? Bilürem, didüm. [Hazret-i Hızır:] Nice bilürsin, didi. Öyle bilürem yâ Hızır ki, Rabb’üm Vâhid-i Ehad’dür. Vâhid-i Mutlak’dur. Hayyü’l-Kayyûm’dur. Âlim’dür. Hâfız’dur. Küllü şeye Kâdir’dür. Hazret-i Hızır eydür: Yâ dervîş! Hayyü’l-Kayyûm dimek, ne dimekdür, didi. Yâ Hızır! Öyle dimekdür ki, Bâkî dimekdür. Kemâl’ine zevâl irmez, dimekdür. [Hazret-i Hızır:] Ya, Âlim dimekdür, ne ma’nâdur, didi. Ol ma’nâdur ki, ilminden taşra bir şey yok, dimekdür. [Hazret-i Hızır:] Hâfız diyi, neye dirsin? Hâfız diyi, andan dirim ki, ilmine yiğrekdür. Cümle geleceği ve geçeni bilür, dimekdür.” Benzer konuşma H nüshasında ise şu şekildedir: “Sultân-ı Enbiyâ...Hazret-i Ali’ye buyurdu ki: Yâ Ali! Allâhu Teâlâ âlim midür, hâlim midür, hâfiz midür, kâmil midür didi. [Hazret-i Ali:] Siz âlimsiz yâ Rasûla’llâh didi. [Sultân-ı Enbiyâ:] İcâzet sana yâ Ali, haber vir didi. Hazret-i Ali eydür: Yâ Rasûla’llâh! Allâhu Teâlâ, hem âlimdür, hem hâlimdür, hem hâfizdür, hem kâmildür didi…”
H nüshasında diğer iki nüshada bulunmayan bazı bölümler de mevcuttur. Meselâ; Allah’ın görülüp, görülemeyeceği, ehl-i zâhirin bu dünyada niçin göremeyeceği, ehl-i bâtının nasıl görebileceği gibi ruyetu’llâhla ilgili konular ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır.
M nüshasında Veyse’l-Karanî, Cabbâr Kulu’na şöyle bir duâ yapmaktadır: “Allâh Teâlâ sana hiç gizli şey koymaya. Cümle canlı cansız sana söyleye. Hayvân da, insân da, toprak da, taş da, kurd da, kuş da hiçbir söylemez kalmaya. Menziline varasın. Maksûduna iresin. Allâh Teâlâ, sana âkıbet hayırlığı vire.” H nüshasında ise duâ metni daha farklıdır: “Allâhu Teâlâ seni mahrûm itmeye. Kehillere katmaya. Mâ-sivâyı kalbinden çıkara. Dünyâ seni tutmaya didi. Allâhu Teâlâ sana anlamaklık müyesser ide. Seni gafletten uyara. Âkıbet hayırlığı vire.”
H nüshasında bulunan Veyse’l-Karanî’nin Cabbâr Kulu’na yaptığı nasîhat, diğer iki nüshada bulunmamaktadır. Nasîhat şu şekildedir: “Doğru yola gide gör. Eğri yola gitme didi. Gayri ameli işle, hayırsız ameli işleme didi…” Daha sonra doğru ve eğri yolun, hayırlı ve hayırsız amelin ne olduğu uzun uzun açıklanmaktadır.


Eserin Dil ve Üslûp Özellikleri
Kitâb-ı Cabbâr Kulu, yazıldığı ve istinsâh edildiği tarihlerde Anadolu’da yaygın olarak kullanılan Çağatay Türkçesi ile kaleme alınmıştır. Bugün dahi eserin dili, sözlük kullanma ihtiyacı duyulmaksızın anlaşılmaktadır.
Eserde dikkat ve merak uyandırıcı bir üslûp kullanılmıştır. Herhangi bir konu anlatılırken, bilinmeyen bir kelime, cümle veya deyim kullanılarak, devam eden satırlarda açıklama yapılmıştır. Meselâ; “kuş”la “derviş” arasında geçen konuşmalar sırasında, böyle bir üslûba müracaat edildiği görülmektedir. Dervişe nasîhat eden kuş, ona; “ölmeden önce ölmesini” söyleyerek, bir bilinmeyen konuya kapı aralamaktadır. Daha sonra da “ölmeden önce ölmenin” nasıl olabileceği, kuşun dilinden açıklanmaktadır. Birkaç sayfa sonra ise, “ölmeden önce ölme” şeklinde ifade edilen sözkonusu tasavvufî istılâha, velî-derviş münasebeti açısından yeni bir boyut kazandırılarak, konu bütünlüğü sağlanmaktadır. Kavramsal analizler yapılırken, konu devamlılığı ve bütünlüğü de gözden uzak tutulmamıştır. Aslında burada yapılmak istenen; konuşmaların ilgi uyandırıcı şahıslar arasında gerçekleşmesini sağlayarak dinî, ahlâkî ve tasavvufî kavramların anlaşılmalarını kolaylaştırmaktır. Kuşla derviş arasında cereyan eden senaryolaştırılmış konuşma, okuyucunun ilgisini canlı tutmakta ve sonuçta zor gibi görünen kavram ve deyimlerin öğrenilmesi daha kolay olmaktadır.
Eserde dikkat çeken bir başka özellik ise, açıklayıcı ve bilgilendirici bir üslûbun kullanılmış olmasıdır. Meselâ; Hazret-i Peygamber’i sevmenin dört şartı olduğu dile getirilirken, bu şartların ne anlam ifade ettiği açıklanmaktadır: 1. Gittiği yola gitmek. 2. Sünnetini tutmak. 3. Vücûdunu temizleyip, hilâf şeyleri atmak. 4. Hazret-i Peygamber’in evlâdına (Ehl-i Beyt’ine) saygı göstermek. Burada soyut bir kavram olan “sevgi”ye, davranışsal bir boyut kazandırılmış olmaktadır. Aşağıdaki ifadelerde duygu ve davranış bütünlüğü, daha da somutlaştırılarak açıklanmaktadır: “Bir kimse gelse sana dise ki, ben senün dostunum, seni pek severim dise, ammâ senün sözünü tutmasa, senün gitdüğün yola gitmese, malına eğrilik itse, evlâdını sevmese, sen ol kişinün sözüne inanur musun, sen ol kişiyi sever misin, didi.” Bu durumda, Hazret-i Peygamber’i sevdiğini iddia eden bir kişi, sevginin gereklerini de yerine getirmelidir. Yukarıdaki örneğin benzerlerine eserin içersinde sıkça rastlanılmaktadır. Açıklayıcı ve bilgilendirici üslûp, eseri okuyanlar üzerinde zihinsel bir etki meydana getirme gücüne sahiptir. Okuyucuların karakterize etmeleri istenen herhangi bir davranışın öncelikle zihinsel altyapısı inşa edilerek, o davranışı benimsemeye doğru duygusal bir isteklilik hali canlandırılmak istenmiştir.
Eserde inandırıcı, sevdirici, duygusal coşkuyu harekete geçirici ifadelere de sıkça rastlanılmaktadır. Özellikle Allah aşkının ve sevgisinin dile getirildiği şiirsel ifadelerde, yoğun bir duygu birikiminin dışa vurulduğu gözlenmektedir.
Dergâha yüz sürüp itdüm, âh.
Hüdâ’ya yüz tutuben, ağlarım.
mısralarıyla başlayan münâcâtta, bir günâhkârın rûh hali, tövbe psikolojisi, Allah’ın şefkat, merhamet ve bağışlayıcılığı okuyuculara yaşatılmaktadır. Allah’ın varlığı, birliği, varlığının eşya üzerindeki tecellîleri dile getirilirken, her türlü eşya konuşturularak, onların dilinden isbât-ı vâcib yapılmaktadır. Bir dervişin gözyaşları içersinde Allah’a yakarışını tasvir eden bu münâcât, Allah inancını hem zihinsel, hem de duygusal zeminde tazelemektedir. Okuyucuların Allah’la olan ruhsal bağlarını güçlendirmektedir.
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda inançla ilgili konuların akılda kalmasını kolaylaştırmak amacıyla, bazı olgular formüllendirilmiştir. Meselâ; “Ana rahmine düşene dünyâ yakın, dünyâya gelene âhiret yakın, îmânı kâmil olup borcu olmayana Cennet yakın, îmânı olmayup Allâh’ın emrin[i] bilmeyene Cehennem yakın” şeklindeki formüllendirme, dünya ve âhiret kavramlarıyla ilgili basitleştirilmiş bir bilgi verme amacına yönelik olabilir. Basit gibi görünen bu formüllendirme sayesinde, insanın doğumdan ebedî âleme doğru devam eden hayat serüveninde, îmân ve küfrün yeri ve önemi tesbit edilmektedir.
Eserin genel özellikleri dikkate alındığında, bir ahlâk kitabı olduğunu söylemek mümkündür. Ahlâk kitabının temel karakteristiklerinden birisi olan nasîhat cümlelerine, bol miktarda yer verilmiştir.
Hazret-i Peygamber’in nasîhatları aktarılırken, oldukça özen gösterildiği, mümkün olduğu kadar edebî sanat yapıldığı gözlenmektedir. Cabbâr Kulu, Hazret-i Peygamber’in dilinden kendisine, kendisi vasıtasıyla da okuyuculara şu nasîhatı yapmaktadır: “Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ dervîş! Sana ibtidâ öğüdüm bu olsun ki; konşunla bir hoşça ol, ehl-i beytinle bir hoşça diril, konuğa ta’zîm eyle, didi. Hiç birinin hâtırın[ı] yıkma, nirede bir hâtır yıkıcı var ise, hâtırın[ı] yap. Sana kötülük eyleyene sen eylik eyle. Kurdlar da, kuşlar da, böcükler de, sinekler de, hayvân da, insân da, hiçbir şeyin cânın[ı] incitme. Cümle senden hoşnûd olsun. Allâh Teâlâ da senden hoşnûd ola, didi. Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ dervîş! Nefsine ne sanırsan, sâir kişilere de öyle san. Îmânını nice kayırırsan, Ümmet-i Muhammed’ün îmânın[ı] da öyle kayır, didi. Dünyâ içün gam yime, nice olur hâlim dime. Kendüni, dalâletde koma. Sana iyi didiklerine sevünme, kötü didiklerine yerinme. Dünyân olursa, ilmin olursa, mağrûr olma. Sağlığına şâz olma. Dünyâ sağlığına ferahlık itme. Âhiretün azâbın[ı] unutma. Ölümü, karşundan giderme. Belâya sabr eyle. Kazâya rızâ ol. Cümlesine hayır san, hiçbir şeyin helâkin[i] isteme. Bir şeye teassür çekme. Fukarâya, yetimlere, gözsüzlere, elsizlere sadaka vir, merhamet eyle. Allâh Teâlâ sana rahmet eyleye. Virdiğine şükr eyle. Her hâlini, fikr eyle. Yaramaz ameline tövbe it. Hayırlı ameline şükr it. Harâmdan, zinâdan, bühtândan, gıybetden, riyâdan, Allâh Teâlâ’nun nehy itdiği şeyden kendini sakını gör. Sakınmazsan, yaza çıksan da, kışa uğrarsın. Gazâba müstehak olursun. Allâh Teâlâ dostların[ı] sev. Allâh’ı sev. Îmânun[ı] sev. Dünyâ sevgisinden, evlâd sevgisinden, mâ-sivâdan kalbini âzâd ide gör, didi. Bu ma’nâları düşün de, her birinde nice türlü ma’nâlar çıkar da, işleyeceğin[i] işle. İşlemeyeceğin[i] işleme. Allâh emri üzerine yürü de, vücûduna terbiye eyle, didi.”
Yukarıda yapılan nasîhat, bir kişinin hayatı boyunca karşılaşması muhtemel bütün durumları ihtiva etmektedir. Bir insan, bir komşu, bir evin büyüğü, bir mü’min olarak nasıl davranılması gerektiği ile ilgili tesbitler yapılmaktadır. Herkesi içersine alan bir mesaj verilmesi amaçlanmıştır.
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda dikkat çeken bir başka nasîhat ise, Hazret-i Hızır’ın Cabbâr Kulu’na yaptığıdır: “Hazret-i Hızır eydür: Yâ dervîş! Dört şeyden uzak ola gör, dört şeye yakın ol. Dört şeyi unudı gör, dört şeyi bile gör. Eyitdüm ki: Yâ Hızır! Dört şeyden uzak ola gör didün, nedür, didüm. Hızır eydür: Yâ dervîş! [Biri] dünyâdur. Biri dünyâya meyl iden kişiler[dür]. Biri nâ-mahremdür. Biri Allâh Teâlâ’nun hıfzından çıkan kullardur, didi. Bunlardan uzak olan Allâh Teâlâ’ya key yakındur, didi. Eyitdüm ki: Yâ Hızır! Dört şeye yakın ol, didün. Onlar kimlerdür, didüm. Hazret-i Hızır eydür: Anun biri ulemâ meclisidür. Biri sülehâ meclisidür. Biri fukarâ meclisidür. Biri merhametdür. Yakın ol didiğüm, bunlardur, didi. Bunlara yakın olan Allâh Teâlâ’nun rahmet deryâsına ğark olur, didi. Eyitdüm ki: Yâ Hızır! Dört şeyi de unud didün, o nedür, didüm. Hazret-i Hızır eydür: Yâ dervîş! Biri ucubdur. Biri çürüklükdür. Biri dünyâdur. Biri mâ-sivâ sevmekdür. İşte unud didiğüm bunlardur. Eyitdüm ki: Yâ Hızır! Dört şeyi de bile gör didün, o nedür, didüm. Hızır eydür: Yâ dervîş! Bile gör didiğümün biri oldur ki, ulu gücü bilmekdür. İkinci hakkı, bâtılı bilmekdür. Üçüncü nefse cefâ kılmakdur. Dördüncü Allah hizmetinde olmakdur.”
Cabbâr Kulu, yazmış olduğu bu eserde, zaman zaman tasavvufun temel erkânından birisi olan “nefis muhâsebesi” (öz eleştiri) de yapmaktadır. “Cabbâr Kulu! Be hey onmaduk, be hey yanılıcı!” ifadeleriyle başlayan bu eleştirilerde, okuyucuya yol gösterme, yapılan yanlışlıkların sebeplerini analiz etme gibi amaçlar gözetilmiştir.


Eserde Geçen Âdâb ve Erkânla İlgili Konu ve Kavramlar
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda inanç, ibâdet ve ahlâkla birlikte, en çok âdâb ve erkân konularına yer verilmiştir. Tasavvufî ıstılahların tanım, açıklama ve karşılaştırmaları yapılmıştır. Ayrıca tartışılan veya yanlış anlaşılan bazı konulara da açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Bu yapılırken de, bir uzlaştırma ve yanlış anlaşılmaları giderme amacı güdüldüğü anlaşılmaktadır. Zaman zaman yapılan yanlış uygulamalar eleştirilmekte ve doğrusu tavsiye edilmektedir.

a) Dört Kapı Kırk Makâm
Dört kapı (şerîat, tarîkat, ma’rifet, hakîkat) kırk makam, Bektâşîliğin temel erkânıdır ve İslâm Dîni’nin temel dinamiklerini yansıtmaktadır. İslâm’ın inanç, ibâdet ve ahlâk ilkelerinin kolay öğrenilmesi ve hâfızalarda kalıcı olması için sistemleştirilmiştir. Hoca Ahmed Yesevî’nin dinî ve tasavvufî anlayışını Anadolu’ya taşıyan Hacı Bektaş Velî, dört kapı kırk makama Makâlât adlı eserinde yer vermiştir. O, Hoca Ahmed Yesevî’den tevarüs ettiği dört kapı kırk makam formülasyonu ile, tarîkatın olmazsa olmaz temel değerlerini belirlemiş, Bektâşîliğin teolojik alt yapısını İslâm Dîni ile bütünleştirmiştir. Sonradan düzenlenen erkânnâmeler, bu sistemle ilgili herhangi bir değişikliğe gitmemişlerdir. Onların yaptıkları, erkânın pratiklerini sistemleştirmek ve tarîkatı kurumsallaştırmak olmuştur. Genel özellikleri itibarıyla, bir Bektâşî Erkânnâmesi görüntüsünde olan Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nun ana konularından birisi de dört kapı kırk makamdır.
Cabbâr Kulu, öncelikle şerîat ve tarîkat kapılarının anlam ve önemlerini nübüvvet ve velâyet kavramları açısından ele almaktadır. Böylece şerîat ve tarîkat kavramlarının dervişin inanç dünyasındaki yerlerini netleştirmek istemiştir. Cabbâr Kulu, şerîat kapısının Hazret-i Peygamber’e, tarîkat kapısının da Hazret-i Ali’ye ait olduğunu vurgulamaktadır. Bu vurgunun daha iyi anlaşılması için de, hayâlî bir senaryo ile Hazret-i Peygamber ve Selmân-ı Fârisî’yi konuşturmuş, iki soyut kavramı somutlaştırma yoluna gitmiştir. Özet olarak konuşmada şu konular geçmektedir. Selmân-ı Fârisî, Hazret-i Peygamber’den kendisine hakîkat ilmini öğretmesini ister. Hazret-i Peygamber de, ona hakîkat ilmini öğrenmek için Hazret-i Ali’ye gitmesi gerektiğini ifade eder. Selmân-ı Fârisî, bunun nedenini sorduğunda Hazret-i Peygamber şöyle bir cevap verir: “Allâh Teâlâ bana gizlü şey komadı. Hakîkatı, ma’rifeti, tarîkatı, şerîatı, cümlesin[i] bana bildürdi. Ammâ sonra, şerîat miftâhın[ı] (anahtarını) bana virdi. Tarîkat miftâhın[ı] Ali’ye virdi. Tarîkat ilmin[i] öğrenen Ali’den öğrenür. Şerîat ilmini öğrenen, bizden öğrenür… Hakîkatı biz öğretsek, sünnet olur. Hakîkat ilmi ise, bir sarb ilimdür. Değme kişi çekemez, terk ider. Sünnetin terki câiz değildür. Anın içün öğretmeye bize icâzet yokdur.” Yukarıda geçen konuşmada nübüvvet ve velâyetin sınırları çizilmekte ve dört kapının kaynakları gösterilmektedir. Aynı olayın devamında Selmân-ı Fârisî, tarîkatı öğrenmek üzere Hazret-i Ali’ye gittiğinde, Hazret-i Ali ona; Hazret-i Peygamber’e uğrayıp uğramadığını sormaktadır. Niçin Hazret-i Peygamber’den sonra kendisine gelmesi gerektiğini ise şu sözlerle açıklamaktadır: “Bir kişi şerîatı tamâm itmeyince, tarîkatı anlayamaz. Tarîkat[ı] tamâm itmeyince, ma’rifeti anlayamaz. Ma’rifeti tamâm itmeyince, hakîkatı anlayamaz…” Böylece şerîat ve tarîkat kavramları hiyerarşik bir yapı içersinde ele alınarak, zihinlerde hasıl olabilecek inanç ve erkân sıralaması yanlışlıklarının önüne geçilmek istenmiştir.
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda Hazret-i Ali, muhataplarını kendi bilgi sınırlarını aşan, nübüvvet (peygamberlik) alanına ait konularda Hazret-i Peygamber’e yönlendirmektedir. Meselâ Hacı Bektâş Velî, kendisine kıyâmetin alametlerini sorduğunda, bu soruya cevap veremeyeceğini söyleyerek, onu Hazret-i Peygamber’e göndermektedir. Hazret-i Ali, şerîatın Allâh’ın emrini tutup nehyinden kaçmakla, tarîkatın yolun incesine gitmekle, ma’rifetin ise her şeyin edebini bilmekle tamamlanacağını söylemektedir. Hakîkatın yüz bin kerre yüz bin ilmi bulunduğunu haber veren Hazret-i Ali, hakîkat ilmini öğrenebilmek için yerine getirilmesi gereken şartları da belirtmektedir. İlk olarak tâlib kendisini, yetmiş iki tâifeden aşağı görmeli, küfrüne bakmadan hepsine saygı göstermelidir. İkinci olarak da Allâh’ın emrini tutup nehyinden kaçmalı, nefsini kontrol altında tutarak dünyâdan geçmelidir. Aksi takdirde, hakîkat ilmini okumak mümkün değildir. Yine Hazret-i Ali, Hazret-i Peygamber’in bir sorusuna cevap verirken şöyle bir seyr ü sülûk formüllendirmesi yapmaktadır: “Ana îmân getürdüm ki, bir kişi şerîata, hakîkata muhkem yapışsa, seni bulur, seni bulan Allâh’ı bulur, Allâh’ı bulanun murâdı hâsıl olur.” İlk varılacak kapı Hz. Muhammed’in şerîat kapısıdır. Şerîat kapısından geçmeyene, hakkı bâtıldan seçmeyene tarîkat kapısının açılması mümkün değildir.
Cabbâr Kulu, şerîat ve tarîkat kavramlarının teolojik temellendirmesini yaptıktan sonra, tarîkat kavramının gerekliliğini tartışmaktadır. Tartışmanın daha çok şeyhlik, mürşidlik, irşâdın lüzumu üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Cabbâr Kulu, öncelikle tarîkatı inkâr edenlerin gerekçelerini çürütme yoluna gitmiştir. Sözkonusu gerekçeleri senaryolaştırılmış konuşmalar içersinde kitabına taşıyarak, cevaplandırmaya çalışmıştır: “Yâ Rasûla’llah! Tarîkatı inkâr iden, ne dir de inkâr ider, didi. [Hazret-i Enbiyâ:] Meşâyıhı neylemeli kitâb var iken, dir. Meşâyıhı inkâr ider. Tarîkatı, ma’rifeti, hakîkatı inkâr ider. İnkâr iden münâfık, münkirdür.”
Tarîkata karşı çıkanların aslında şeyhlik kurumuna karşı çıktıklarını bilen Cabbâr Kulu, şeyhlerin dervişlerin eğitim-öğretim süreçlerindeki fonksiyonlarını dile getirmiştir. Bunu yaparken de, bir sanatı veya bir bilgiyi öğrenebilmek için usta-çırak ve hoca-talebe münasebetinin gerekliliği gerçeğinden hareket etmiştir: “Eğer uşağı hocaya virsen, okuyacağın[ı] bilmez. Hoca ona, “elif”i, “be”yi, yirmi dokuz harfi gösterse, kangısı “elif” kangısı “be”dür dise, ol uşak bilemez… Bir kimse, şerîatı bilse, meşâyıha hizmet etmeyince, tarîkatı bilmez. Tarîkatı bilmeyen, ma’rifeti bilmez. Hakîkat ilmin[i] bilmez. Hakîkata varan, hakîkat ilminün cümlesin[i] okumayınca, hakîkat ilmin[i] tamâm etmez. Uşaklığı gitmez.”
Tasavvuf geleneğinde şerîat ehli “ehl-i zâhir”, tarîkat ehli de “ehl-i bâtın” şeklinde isimlendirilmiştir. Zaman zaman bu iki grup arasında tartışmalar da yaşanmıştır. Bazen bu tartışmaların, tekke ve medrese mücadelesine dönüştüğü de olmuştur. Cabbâr Kulu, tarîkatı inkâr eden şerîat ehlini Hazret-i Peygamber’in dilinden uyararak, herkesin kendi alanından sorumlu olması gerektiğini vurgulamaktadır: “Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Ali! Müslümân olan boynuna lâzımdur ki, bildiği ilmi okuya. Bilmediği ilme, karışmaya. Şeytân ile yarışmaya. [Hazret-i Ali:] Nice yarışur, yâ Rasûla’llah? [Hazret-i Enbiyâ:] Öyle yarışur yâ Ali ki, bir kimse şerîatda olur. Şerîatda olan tarîkatun, ma’rifetün, hakîkatun, bunların ilmin[i] bilmez. Ancak, şerîatı bilür. Hakîkatda olan ilimden cevâp virdi. Ol şerîatda olan kişi, onun virdüği cevâba kâil olmaz. Okumadığı ilme karışur. Şeytân ile yarışur. Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Ali! Allâh Teâlâ, sâlihlerini, böyle çekişmeden kurtara.”
Ayrıca zâhir ve bâtın kavramlarını, Kur’ân-ı Kerîm’in anlamı açısından da yorumlayarak, tasavvufî/bâtınî/işârî tefsîrin önemine dikkat çekmektedir: “Bu zâhir didiğümüz ma’nâ, kitâbdur. Bâtın didiğümüz, kitâba yazılmışdur, sakludur. Onu, ehli bilür. Ol ilmi bilmek isteyen, ehlini bulur. Bulmak içün velîler, ne zahmet çekmişler. Bâyezîd-i Bestâmî, kırk şeyhe vardı. Vücûdun[u] ıslâh idemedi, Ca’fer-i Sâdık’a varmayınca.” Şerîat kapısında dile, hakîkat kapısında kalbe sahip olmak gerekmektedir. “Dil” zâhiri, “kalp” bâtını temsil etmektedir. Dilin eğitimi kolaydır. Kalbin eğitimi için, Hacı Bektâş Velî’nin kalp ve gönül doktorları şeklinde isimlendirdiği mürşid-i kâmillere ihtiyaç bulunmaktadır. Hacı Bektâş Velî’ye göre insanda, biri zâhir (dış), diğeri bâtın (iç) olmak üzere iki türlü göz bulunmaktadır. Gerçek saâdete, ancak bâtın (kalp) gözü olanlar ulaşabilirler.
Cabbâr Kulu daha pek çok konuda olduğu gibi, dört kapıyı da eseri okuyanların hemen yanıbaşlarında bulabilecekleri nesnelere benzeterek açıklamıştır. Şerîat, tarîkat, marifet ve hakîkat kapılarından geçerek Hakk’a ulaşmayı, yemiş fidanının büyüyerek yemiş vermesine benzetmiştir. Bu benzetme vasıtasıyla bir mesaj da vermektedir: Yemiş fidanından maksat yemiş elde etmek olduğu gibi, dört kapıdan geçmekten murad da Hakk’a ulaşmaktır. Dört kapının gereklerini yerine getirmek, yani kırk makâmı geçmek amaç değil, vasıtadır.


b) Velâyet (Mürşidlik)
Kişinin evliyâ seviyesine ulaşabilmesi için uzun bir manevî olgunlaşma sürecinden geçmesi gerektiği anlatılmaktadır. Buğdayın harmandan değirmene, değirmenden sofraya kadar hangi aşamalardan geçtiği ayrıntılı bir şekilde tasvir edilerek, evliyâlığın zor ve çileli bir yol olduğu işlenmektedir. Evliyâlığa tâlib olan kişinin, buğday gibi harmanda sürülmeye ve savrulmaya, değirmende un-ufak hale getirilmeye ve fırında hamur gibi pişirilmeye râzı olması gerektiği dile getirilmektedir. Hakîkat anahtarını ele almak ve ulular halini anlamak için, sabır ve tahammül lazımdır.
Bir başka yerde ise, hakîkat anahtarını eline alarak, uluların halini yeni öğrenmiş birisi, yeni dikilmiş yemiş fidanına benzetilmektedir. Bu kişi, dalsız, budaksız, yemişsiz ve yapraksız evliyâdır. Cehennem’e gitme ihtimali her zaman bulunmaktadır. Çünkü gözünün önünden perde kalkınca, kibirlenerek, diline geleni söyleyebilir. Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda keşfi açılan bu safhadaki evliyânın, Cennet’i, Cehennem’i göreceği, ancak bunların aslını, hakîkatını bilemediği için de yanlış hükümler verebileceği dile getirilmektedir. Böyle kişilere; “Çatal Kazıklı Dağ’da gezici, çok yazıklı evliyâ” ismi verilmektedir. Keşfin evvelini ve âhirini okuyup tamamlayana ise; “dişi yitmiş, uşaklığı gitmiş, çöke durur karartıyı fark etmiş evliyâ” ismi verilmektedir. Eserde, hakîkat ilminin Muhammed nûrundan kaynaklandığına da dikkat çekilmektedir.
Evliyâlığın yedi nişanı olduğu, bunlardan ikisini geçenin tasarruf menziline ulaşacağı, tasarruf menzilini geçenin altı nişanı tamam edeceği, yedi nişanı tamamlayanın ise vücûdunu kâfirlikten kurtaracağı anlatılmaktadır. Tasarruf sahibi olan velîye “kutb-ı velî” ismi verildiğinden bahsedilmektedir.
Eserde, velîlerin uymaları gereken kurallar da belirlenmiştir. Bir velî, diğer bir velînin erkânına karışmamalı, kendi erkânını nasıl hak bilirse, bütün velîlerin erkânını da hak bilmelidir. Hiçbir erkânı kötülememelidir.
Üç türlü velîden bahsedilmektedir.
Velî olduğunu kendisi de bilir, halk da bilir.
Velî olduğunu kendisi bilir, halk bilmez.
Velî olduğunu kendisi de, halk da bilmez.
Velînin velâyetini halka bildirecek olan, istikâmeti veya kerâmetidir. Hacı Bektâş Velî, velînin kerâmet göstermesi konusunda şunları söylemektedir: “Her kim ki, kendi ihtiyariyle kerâmet gösterir, o müddeîdir. Her kim ki, istemeyerek kendisinden kerâmet zuhur ederse, o velîdir.”
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda da Hacı Bektâş Velî’nin görüşü doğrultusunda velînin halka kerâmet göstermesi yerine, istikâmet üzere olması tercih edilmiştir.
Gide gör Hak’dan yana, nefsini düşman it sana,
Velî mertebesin bulayım dirsen, yetmiş iki milleti bir dene.
mısralarında velâyete, yetmiş iki milleti kuşatan bir ahlâk anlayışıyla ulaşılabileceği dile getirilmektedir. Önemli olan kerâmet göstermek değil, İslâm ahlâkını en güzel şekilde yaşamak ve dervişlere örnek olmaktır. Hacı Bektâş Velî’ye göre mürşidin kerâmet göstermesi müridlerin gözlerinin açılması, yüreklerinin saflaşması ve aydınlanması içindir. Böylece onlar beden tutsaklığından sıyrılıp, ecel kılıcından kurtulurlar. Yani ölmeden önce ölme sırrına ererler. Hünkâr, mürşidden güzel ahlâk ve istikâmet kerâmetini gören tâliblerin, faydası olmayan dünyevî kerâmetlere yönelmeyeceklerini belirtmektedir.
Velîlerin gösterdikleri kerâmetin niteliği de, eserde öğretim konusu yapılmaktadır. Halk arasında varolan velîlerin uçtuğuna, gazâlara karıştıklarına, Ka’be’de, gökyüzünde, ulu makamlarda namaz kıldıklarına, gemiler battığı zaman yetiştiklerine dair inancın aslının olup olmadığı araştırılmaktadır. Bu işleri velînin rûhunun mu, yoksa bedeninin mi yaptığı konusunun tartışmalı olduğu belirtilerek, farklı görüşlere yer verilmektedir. Tartışmaya açıklık getirmesi amacıyla “veled-i kalb” kavramına değinilmektedir. Allah aşkı, riyâzet, vird ve tevhîd gibi seyr-i sülûkun önemli rükünleri olan duygu ve eylemlerden sonra kalbin harâm, murdar, mekrûh ve şüpheden arınacağı belirtilmektedir. Kötü duygu ve düşüncelerden arınmış kalbin nurlanarak, kalb gözünün açılacağı, velînin keşif ve kerâmetinin bundan sonra inkişâf edeceği vurgulanmaktadır.


c) Dervişlik
Eserde mürşidden tövbe alan dervişe “mut’aba” (tâbi’ olan) adı verilmiştir. Bu kişiye halk içinde derviş denildiği belirtilmektedir. Derviş, olgunlaşarak pişmiş, ayak altına düşmüş, yani mütevâzi bir kişilik kazanmıştır. Cabbâr Kulu, yarı pişmiş, yarı çiğ kişiye, “kerbiş” adını vermektedir. Çıktığı manevî yolculuk sonucunda hakîkata ulaşamayan, hakkı bâtıldan seçemeyen, dünyâdan arasını açarak, yetmiş bin hicâbı geçemeyenlere ise, “karışık düş” demektedir. “Menkûş” ise, çuvalı boş, kalbi taş, a’zâsı kış ve şeytâna iş olan kişilerin adıdır.
Eserde dervişler sekiz gruba ayrılmıştır.
Ölüler hâlini bilenler.
Diriler hâlini bilenler.
Ka’be’de namâz kılanlar.
Beyt’ül-Ma’mûr’da namâz kılanlar.
Ayağı sarı öküzde, başı arştan yukarı olanlar.
Helâli, harâmı bilenler.
Sidrede namâz kılanlar.
Yetmiş hicâbı keşf eyleyip, Allâhu Teâlâ’nın dîdârına erenler.
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda dervîşin kuşağının, hırkasının ve tâcının ne anlama geldiği açıklanmaktadır. Dervîş, mürşide bağlandıktan sonra şerîat kuşağını kuşanmaktadır. Bu safhada mürşid dervişe şerîat kapısını öğreterek, Allâh’ın emir ve yasaklarını bildirmektedir. Şerîat kapısı tamamlanınca, tarîkat kuşağı kuşanılır. Tarîkat kuşağı, hizmet etmek ve Allâh’a kul olmak anlamlarına gelmektedir. Bu safhada hizmet öyle yapılmalıdır ki, derviş kendisinde var olan yalan, gıybet, buğz, riyâ, harâm, murdâr, mekrûh ve şübhe gibi yaramaz duygu ve davranışları gidermelidir. İçini ve dışını manevî kirlerden arıtmalıdır. Bu sırada mürşid de, dervişin iç dünyasını, manevî yaşantısını keşf yoluyla gözlemelidir. Eğer dervişin içi ile dışı bir olmuş, yani manevî temizlenme gerçekleşmişse, onu Hazret-i Ali, Selmân-ı Fârisî, Hacı Bektâş Velî ve Muhyiddîn Arabî gibi meşhûr velîlerin manevî huzûruna iletmelidir. Onlar da dervişin içi ile dışının bir olduğuna kanaat getirirlerse, o derviş hırka giymeye lâyık olmuş demektir.
Hacı Bektâş Velî, şerîat kuşağını kuşanmaktan, hakîkat hırkasını giymeye kadar devam eden bu süreci üç safhada ele almaktadır. Birinci safhada, tâlib veya muhib mürşidin emriyle seyredip Allah’ın yarattığı on sekiz bin âlemi görür. İkinci safhada mürşidin yardımı ve Allah’ın tevfîki ile seyreder ve gönlün Allah’ın şehri ve fazîletin merkezi olduğunu öğrenir. Üçüncü safhada, mürşidin desteği ve Allah’ın inâyeti ile Allahu Teâlâ’nın görüşme izni verdiği yere ulaşır. Kendini Allah’ta ve Allah’ı kendinde, Allah’ın işi ve zatıyla ilgili isimlerini ve sıfatlarını manevî göz ile görür. O zaman, sevgili olma derecesine ulaşır.
Derviş nefsini öldürerek, “ölmeden önce ölme” makâmına ulaşınca, mürşid tarafından bir kez daha denenir. Dervişin gerçekten nefsini öldürüp öldürmediğine et, kemik ve iliklerine kadar gerçekten kötü duygu ve düşüncelerden temizlenip temizlenmediğine bakılır. Daha sonra tekrar Hazret-i Ali, Selmân-ı Fârisî, Hacı Bektâş Velî ve Muhyiddîn Arabî’nin huzûruna götürülür. Onlar da bu derviş, tâc giymeye lâyık olmuş diye şehâdet ederlerse, mürşid tekbirleyerek tâcı dervişe giydirir.
Mürşidi olmayan derviş, (bâr) yağmur yağmayan bağa benzetilmiştir. “Yağmur yağmayan bağda nasıl meyve, yemiş bitmezse mürşidi olmayan dervişin de manevî özellikleri inkişâf etmez” mesajı verilmek istenmektedir. Eserde bülbülün dünyayı sembolize eden güle tutulması da, mürşidsiz olmasına bağlanmaktadır. Bir süre arayış içersinde olan bülbül, sonunda şu hükmü vermektedir: “Mürşidi olmayan, yolu bulamaz. Hakk’ı bâtılı seçüp, kâmil olamaz.” Mürşid hakkı üzerinde de hassâsiyetle durulmaktadır. Mürşidin hakkına riâyet, zincirleme bir sebep-sonuç ilişkisi içersinde ele alınmıştır. “Üstâd hakkın[ı] unudman, zîrâ bir kimse üstâdı unudsa, Hazret-i Enbiyâ’yı unudmuş olur. Hazret-i Enbiyâ’yı unudan, Allâh’ı unudmış gibi olur. Üstâd hakkın[ı] bilen, Hazret-i Enbiyâ’yı bilür. Hazret-i Enbiyâ’yı bulan, Allâh’ı bulur. Allâh’ı bulanun murâdı hâsıl olur.”
Eserde derviş-mürşid ilişkisi öylesine bir münasebet içersinde ele alınmaktadır ki, mürşidler de kendi başlarına bırakılmamıştır. “Derviş, şeyhin rızâsı olmaduğı yire gitmeye. Derviş, şeyhin rızâsın[ı] gözleye. Şeyh, Allah rızâsın[ı] gözleye” ifadeleriyle şeyhin sınırları da çizilmiştir. Hem dervişi, hem de mürşidi ortak bir payda da buluşturan unsur, Allah rızâsıdır.
Eserde mürşidin görevleri, tâlibe riyâzet çektirmek, kalbini harâmdan, murdârdan, mekrûhdan, şüpheden, dilini küfürden, gözünü zinâdan, her organını kötü davranışlardan arıtmak şeklinde sıralanmaktadır.


d) Büyükleri Ziyaret
Manevî otorite sahibi tarîkat büyüklerinin ikâmet ettikleri dergâhlarda dervişler tarafından ziyâret edilmeleri, tasavvufî hayatın önemli bir parçasıdır. Cabbâr Kulu, bu ziyâretlerin nasıl bir niyetle yapılmaları gerektiği ve ziyâretten hasıl olması gereken sonuçları da eserine taşımıştır. O, büyüklerin ziyâret âdâbını Hazret-i Peygamber’in dilinden anlatmaktadır: “Bir kimse i’tikâd ile yürüyüp varayım, şol azîzi ziyâret ideyin diyü, şükür ide ide, sevüni sevüni, ol azîzin bir hayır duâsın[ı] alup, biraz nasîhatın[ı] dinleyüp, günâhlarına peşîmân olup, tövbe idüp, yaramaz amellerin[i] terk idüp, bu i’tikâda duran kişiye sevâb çok olur. Adımı başına bir Ka’be sevâbı yazılur.” Önemli olan bir mürşidi görmek, onun dergâhında bulunmak değil, yaramaz amellerini terketmek, yani güzel ahlâka yol bulmaktır. Eserde ziyâret edilen büyüklerle nasıl görüşüleceğinin edebi de öğretilmektedir. Edeb ile yanına varmak, selâm vermek, elini öpmek, el kavşurmak gibi âdâb ilkeleri muhtelif yerlerde geçmektedir.
Evliyâyı evliyâdan seçip, meşâyıhı meşâyıhdan seçip, şeytâna uyup, hak meclisden kaçanların ehl-i Cehennem olduğu dile getirilmektedir. Evliyânın bazısına iyi, bazısına kötü diyerek birbirinden seçmek, doğru değildir. Böyle yapanlar, Allâh’ın rahmetinden mahrûm kalacaklardır. Evliyânın hepsi haktır. Ancak ilimde hepsi bir değildür. Kiminin ilmi azdır, kimininki ise çoktur.


e) Sohbet
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda dervişlerin halvette, sohbette ve celvette (günlük hayatta) uymaları gereken âdâb ve erkân da sözkonusu edilmektedir. Meselâ; Kur’ân-ı Kerîm ve nasîhat dinleme âdâbı üzerinde durulmaktadır. Nasîhat dinlerken, mâ-sivâyı görmesin diye gönlün yüzüne nikâb vurulması gerektiği anlatılmaktadır. Hazret-i Ali’nin dilinden Kur’ân ve nasîhat dinleme âdâbı bedensel ve ruhsal boyutuyla ele alınmaktadır: “Dizimi çökerim, başımı aşağı iderem, cân kulağın[ı] tutaram, cân gözünü açaram, ayruk dinlemeye meşgûl oluram… Hak kelâmun birin[i] işidenden sonra, a’zâm bu mertebeye varur ki, bir kabın içine bir kurşunu koysan, ol kabun altından âteş itsen, kurşun nice eriyüp, revân olursa benüm a’zâm da öyle revân olur.”
Dinlenmeyen yerde konuşmanın ve nasîhat etmenin gereksizliği dile getirilmektedir. Vakitsiz, yani yersiz konuşmak, vakitsiz yağan yağmura benzetilmiştir. Kıymet ifade eden sözleri, onu anlamayan, dinlemeyen birine söylemek, isrâftır. İsrâf ise, harâmdır.
Eserde işlenen bir başka sohbet erkânı ise şudur: Kişi, anlayamadığı, kavrayamadığı, bilgi seviyesini aşan şeyleri dinlememelidir. Dinlediği takdirde, zarara uğrama ve îmândan çıkma ihtimali bulunmaktadır.
Görüldüğü üzere eserde aynı konu, çok farklı açılardan değerlendirilerek, konunun farklı boyutlarına dikkat çekilmektedir. “Konu merkezli” analitik ve sentetik bir yaklaşım sergilenmektedir. Nasîhat konusu merkeze alınarak, öncelikle nasîhat dinleme âdâbı üzerinde durulmuştur. Daha sonra nasîhat dinlemeyen kişilerin de olabileceği dikkate alınarak, herkese değerli fikirlerin öğretilemeyeceği, herkesin doğruyu öğrenme konusunda istekli olmayabileceği gerçeği dile getirilmiştir. Haber verilen daha da önemli bir gerçekse, anlaşılmayan şeylerin dinlenmemesi gerektiğidir. Çünkü kişi anlamadığı konularda kolaylıkla hata yapabilir, yanlış kararlar alabilir. Îmân gibi hassas konularda, kendisini yanıltabilecek hükümler çıkartabilir.
Tekke veya dergâhta cereyan eden sohbet sırasında bazen derviş mürşide, bazen de mürşid dervişe soru sorabilmektedir. Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda soru sorma âdâbına da değinilmektedir. Öncelikle nasıl ve hangi niyetle soru sorulması gerektiği üzerinde durulmaktadır. Bu amaçla Hazret-i Peygamber’le Hazret-i Ali arasında geçen bir konuşmaya yer verilmiştir: “[Hazret-i Ali:] Suâl etmenin zararı var mı yâ Rasûla’llah! didi. [Hazret-i Enbiyâ:] Din bâbında olan suâlin, zararı yokdur yâ Ali! didi. Ammâ bir kimse[yi], ilzâm etmek içün suâl itsen, zararı çoktur, didi. İlzâm itmek diye niye dirsen; bir kişi bir kişiye suâl ider, îmânun bahsinden ya helâlden, ya harâmdan, ya şerâit-i İslâm’dan biraz şeyler suâl ider. Ol suâl itdiği şeyi, îmânı, İslâm’ı öğretmek içün suâl iderse, Allâh Teâlâ, ol suâl iden kişiye, rahmet ider. Eğer suâl, bu kişiyi yiğinleyem diye ilzâm iderse, ol kişi kendüne çok zararı vardur.” Tarîkata intisâb etme eğiliminde olan tâlib ve muhiblerin, mürşidlere, onların bilgi seviyesini ölçmek amacıyla soru sormaları veya câhil bir kimsenin cehâletini açığa çıkarmak amacıyla soru sorulması, karşılaşılması muhtemel bir durumdur. Yukarıda işlenen soru sorma âdâbı ile, her iki durumun önüne geçilmek istenmektedir.


f) Halvet
Dervişlerin manevî eğitim süreçlerinde önemli bir erkân “halvet”tir. Karanlık bir odada halvete girildiğinde “ölmeden önce ölme”nin gerçekleşeceği, bundan sonra da manevî derecelere ulaşılacağı belirtilmektedir. “Ölmeden önce ölme” sayesinde kişinin kendi vücûduna nazar edebileceği, nefsini ve kalbinin içindeki vesveseyi görebileceği gibi yaşanması muhtemel manevî haller haber verilmektedir.
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda, halvetin âdâbı da maddeler halinde sıralanmaktadır:
Halvette iken dünyâ kelâmı söylenmemelidir.
Uzanıp yatılmamalıdır.
Mürşidin istemediği yere gidilmemelidir.
Dervişler, halvet sırasında birbirlerini itmeleri, ileri geri durmaları nedeniyle kırmamalıdırlar.
Uyumak ve gülmek gibi şeylerden uzak durulmalıdır.
Edebsizlik edilmemelidir. Edebi olmayanın, îmânı da olmaz.
Halvete girildiği vakit, şu duâ yapılmalıdır: “Yâ Rabbî! Meşâyıhın rızâsın[ı] kabul itdüm. Beni bu i’tikâddan dönderme!”
Meşâyıh ise şöyle duâ etmelidir: “Yâ Rabbî! Dervişlere, âşıklara ve Ümmet-i Muhammed’e ve cümlemüze, kuvvet vir. Fursandlar vir. Dîdârına ve şehâdetine lâyık ameller ve hayırlar müyesser eyle. Biz bilmezüz, hayırlusın[ı] Sen bilürsin. Senün kapuna geldim, bizi mahrûm eyleme. İblîsi bize güldürme!”
Halvete girince, dünyâ muhabbeti kalpten çıkarılmalıdır.
Halvette yapılmaması gereken davranışların maddî ve manevî cezâları da belirtilmektedir. Bir kimse halvetde iken uzanıp yatsa, iki asâ düşkünü olur. Uyursa, Allah korkusunu kalbinden gidermiş olur. Yellenirse, Hazret-i Enbiyâ’yı boğazlamış gibi olur. Gülerse, şeytânın elini öpmüş gibi olur. Kahkaha ile gülerse, şeytâna secde etmiş gibi olur.


g) Zikir (Tevhîd Okuma, Semah Dönme)
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda Bektâşî Tarîkatı’nın önemli bir erkânı olan zikr-i cehrî (semah dönme) ile ilgili geniş bir açıklama yapılmıştır. Eserin yazıldığı tarihlerde bu konu tartışılıyor olacak ki, önce semah dönme konusunda dile getirilen iddialar gündeme getirilmiş, sonra da semahın meşrûiyyetini ispatlayan geniş bir açıklama ve delillendirme yapılmıştır.
Metinden anlaşıldığına göre, problem tevhîdin (zikrin) dönerek ve sıçrayarak okunuyor olmasıdır. Eserin yazıldığı tarihlerde bazı kimseler, bu şekilde tevhîd okumanın câiz olmadığını, böylesi bir davranışın edebsizlik olduğunu iddia iddia ediyor olacaklar ki Cabbâr Kulu, Hazret-i Peygamber’in dilinden bir kimsenin, tombalak dönerken, yatarken, at üstünde yola giderken, koyun güderken, dağ başında iş görürken, gizli veya açıktan Allah’ı zikretmesinin câiz olduğunu belirtmektedir. Sadece ayak yolunda (tuvalette) zikretmek câiz değildir. Eserde Allah’ı zikretmenin Allah’ın bir emri olduğu fikri işlenmektedir. Asıl edebsizliğin Allah’ın emrini tutmayıp, nehyinden kaçmamak olduğu dile getirilmektedir.
Açıktan ve hareketli bir şekilde Allah’ı zikretmenin cevâzını ispatlamak için çeşitli örnekler de verilmektedir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, savaş meydanında düşmanla yapılan mücadelenin göz önünde canlandırılmasıdır. Bu canlandırma ile, şu mesaj verilmektedir: Bir müslümanın gazâ ederken eûzü besmele çekip, salavât ve kelime-i şehâdet getirerek düşman üzerine gitmesi, kılıcını türlü türlü hareketlerle, çağırı çağırı, sağına soluna döne döne çalması nasıl edebsizlik değilse, yana yana, döne döne, sıçrayı sıçrayı “Allah Allah” demek de aynı şekilde edebsizlik değildir. Cabbâr Kulu namaz kılarken de, ayak üzerine durulduğunu, rükûa eğilindiğini ve secdeye varıldığını da pekiştirici örnekler olarak eklemektedir. Bütün bu örneklerden şu sonucu çıkarmaktadır: Allâh’ın emrettiği her işte, bir hareket bulunmaktadır. Dolayısıyla, hareketli bir şekilde Allah’ı zikretmek, edebsizlik değildir. Lâ ilâhe illallâh’ı okuyan inançsız bir kişi müslüman olduğuna göre, müslümanın tevhîd okuması nedeniyle inançsız ilan edilmesi, makul bir şey değildir.
Tevhîd okumanın edebsizlik olmadığı konusu açıklanırken seçilen örnekler, eserin yazıldığı tarihlerdeki Türk toplumunun sosyo-kültürel yapısı hakkında da ipuçları vermektedir. Şöyleki; tarîkatlar arasında açıktan veya gizli bir rekâbet bulunmaktadır. Hatta bazı tarîkat mensuplarının sırf erkândaki bazı değişikliklerden dolayı, diğer tarîkat mensuplarını İslâm dışı olmakla suçlamaları karşılaşılması muhtemel bir durumdur. Cabbâr Kulu, yukarıdaki yaptığı açıklamalar ve seçtiği örneklerle sosyo-kültürel barışa da hizmet etmektedir. Fütûhât ve gazâların yaşandığı bir zaman diliminde, kılıç kullanırken “Allah Allah” denilerek düşman üzerine gidilmesini örnek vermesi manidardır. Burada farklı tarîkatlara mensup olsa da, Anadolu’da yaşayan müslüman topluluğun ortak paydalarına dikkat çekmektedir. Okuyuculara, savaş sırasında düşmana karşı birlikte savaşıldığını ve barış sırasında da tarlada, harmanda birlikte çalışıldığını hatırlatmaktadır.
Eserde tevhîd okuyanları “döndü, sıçradı” diyerek ayıplayanların varacakları yerin Cehennem olduğu fikri de işlenmektedir. Cabbâr Kulu’nun burada üslûbunu biraz sertleştirdiği düşünülebilir. Ancak, Anadolu’daki derviş ve erenlerin genel bir tavrı olan birlik ve beraberliği sağlama amacı düşünüldüğünde, bu sertliğin sebebi daha iyi anlaşılabilir. Allah’ı zikreden kişilerin ise Allah tarafından rûhânî bir lezzet verildiği için, kendilerini ayıplayanları dinlemediklerini anlatmaktadır ki, bu ifadelerde de bir sakinleştirme isteği göze çarpmaktadır. Cabbâr Kulu âdâb ve erkânla ilgili konuları işlerken, sadece bireyleri (tâlibleri, dervişleri) değil, toplumu da eğitmek istemektedir.
Cabbâr Kulu, Hazret-i Peygamber’in dilinden tevhîd okumanın âşıklara ve sâlihlere helâl, kâfir ve münâfıklara harâm, dinleyenlere ise mubâh olduğunu belirtmektedir ki burada dinî kavramları seçmesi anlamlıdır. Aslında o, insanların dinî kimliklerini tanımlamak için seçilmesi gereken kavramların mensûbu oldukları tarîkatlar değil, “kâfir” ve “münâfık” gibi Kur’ânî kavramlar olması gerektiği mesajını vermektedir.
Eserde tevhîd okuma, Allah’ı zikretme gibi uygulamaları teşvik edici ifadelere de rastlanılmaktadır. Cabbâr Kulu, bir taraftan bir olan Allah’a inanan insanları birbirine düşürebilecek sığ tartışmaları sona erdirebilecek açıklamalar yaparken, diğer taraftan da iyilik ve güzellikleri teşvik ederek, onları yaygınlaştırıcı bir yol izlemektedir. “Bir kul Rabb’isini zikr eylese, cihân dolu nûr olur. Bağvend konur, bağ bahçenin yemişi biter. Lezzeti, cihânı tutar. Ol kişi ulaşturur, âleme meyve satar. Erişür, kâmil olur. Her şeyin şükrünü bilür. Lutf ıssı Allah’tan ona çok ni’metler gelür. Gözünden hicâbı alur. Perde arada az kalur. Keşf ider âlemi, her şeyi özünde bilür. Cennet köşkleri, bezenür. Hûrî kızları düzenür. Kul hizmete bel bağlar, Rabb’isine özenür. Cabbâr Kulu eydür: Hak, bâtıl bulunur. Hakîkat sırrına, dalınur. Hak ihsân itdiği kula, gizli şey kalmaz, bilinür.” Yukarıdaki ifadelerde, dinî-tasavvufî tecrübeler yaşamış bir kimsenin yapmış olduğu tesbit ve tahminler bulunmaktadır. Cabbâr Kulu, sosyo-kültürel açıdan çetrefilli olan konulara açıklık getiren birisi olarak, dinî-tasavvufî konulardaki derin bilgisini gözler önüne sermektedir.
Cabbâr Kulu, zikir konusunda daha etkileyici örnekler verme yoluna gitmiştir. Hazret-i Peygamber’in mi’râcını anlatırken, Allah’ın ilim deryasından yukarıda yaşayan, biner tane başları ve her bir başında bir dili bulunan varlıklardan söz etmektedir. Onların bütün meşgûliyetleri; “yâ Vâhidü, yâ Ehadü” diyerek Allah’ı zikretmektir. Bu örnek vasıtasıyla verilen mesaj şudur: “Allah’ı zikretmek, yerde veya gökte yaşayan her varlık için olmazsa olmaz bir ibâdettir.” Cabbâr Kulu, günâhkâr bir kişiye günâhlarının Allah tarafından affedilebilmesi için de, tövbe ettikten sonra günde beşyüz defa “hû” zikrine devam etmesini tavsiye etmektedir.

Önsöz

Önsöz

Anadolu Alevîliği; uzun tarihî-siyasî süreçler sonucunda oluşmuş, sözlü ve yazılı kültüre dayanan İslâmî-tasavvufî bir gelenektir.
Alevîliğin tanımı sorunu, ülkemizde Alevîlikle ilgili temel tartışma konularından biridir. Bu konuda yapılan amatör ya da akademik çalışmaların en azından belli bir tanım üzerinde ittifak ettiklerini söyleyebilmek güçtür. Kanaatimce bunun temelinde, yazılı kültürün yeterince bilinmemesi sonucu, sözlü kültüre sahip bir yapıyla karşı karşıya olmamız yatmaktadır. Ayrıca bugün sayısı binlerle ifade edilen doğrudan ya da dolaylı Alevîlik çalışmalarının sorunu açımlama yerine daha da girift hâle getirmesi, ikinci bir güçlük olarak karşımızda durmaktadır.

Ancak, son zamanlarda Alevîlikle ilgili yapılan çalışmaların, Alevîliğin Yazılı Kaynakları sorununa yoğunlaşması ve bu kaynakların gün yüzüne çıkarılması, Alevîliği tanımlama ve anlama adına önemli veriler sağlayacaktır. Pek tabii bu işin uzun yıllar alacağı izah gerektirmeyecek kadar açıktır. Çünkü öncelikle halledilmesi gereken, âdetâ bir arkeolog gibi çalışarak Alevîliğe ait kaynakları ortaya çıkarıp bu konuda bir literatür oluşturmaktır.

Burada okuyucuyla buluşan bu eser, yukarıda bahsedilen amaca hizmet için sarf edilen çabanın bir ürünüdür. Günümüz Türkçesine çevrimyazımı ve sadeleştirmesini sunduğumuz, muhtemelen Türkiye Türkçesinin ikinci evresi olan Klasik Osmanlıca (15. yüzyıldan 1840'a kadar) dönemine ait Erkânnâme, Alevîliğe ait yazma eserlerden biridir. Amacımız, kendi yorumlarımızı katmadan, bu yapıtı olduğu hâliyle günümüz insanının istifadesine sunmaktır.
Bu çalışma vesilesiyle kendileriyle fikir alışverişinde bulunduğum Doç. Dr. Osman Eğri, Araştırmacı Yazar Müfit Yüksel ve Dr. Mustafa Koç'a teşekkürü zevkli bir görev bilirim. Ayrıca bu yazmayı temin ettiğim Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi yetkililerine, özellikle de Kütüphane Müdürü Kasım Çelik'e teşekkür ederim.

Son tahlilde, bu çalışmanın uzun yıllardır süregelen sosyo-kültürel sorunlarımızın çözümünde ve anlaşılmasında kilometre taşlarından biri olması tek temennimdir.

Doğan Kaplan
Konya–2007

 

İçindekiler


İçindekiler
Önsöz / 10
Kısaltmalar / 12
Giriş / 13
1. Aleviliğin Yazılı Kaynakları Meselesi / 13
2. Erkânnâme / 13
3. Değerlendirme / 15
4. Çevrimyazım ve Sadeleştirme Hakkında / 16
Bibliyografya / 18
Orijinal Metin, Transkripsiyon ve Sadeleştirme / 21
Konu Başlıkları / 22
Sözlük / 247
İndeks / 263

 

Takdim

Takdim
Yüce Yaratıcının insanlık tarihiyle başlayan evrensel mesajının yeni ve kapsamlı bir tezahürü olan İslâm, ortaya çıktığı VII. yüzyıldan bugüne kadar çeşitli dönem ve coğrafyalarda ulaştığı fert ve toplumların zihin ve gönül dünyasını aydınlatmış; huzur, barış ve esenliğe kaynaklık etmiştir.
Temelde Allah’ın varlığı ve birliği ile insanın hem yaratıcısına hem de diğer insan ve varlıklara karşı saygı, ilgi ve sevgisini içeren bu mesaj, tarihî süreçte farklı sosyo-kültürel geçmişe sahip birçok topluluk tarafından kendi özelliklerine paralel olarak algılanıp yorumlanmış, böylece aynı zamanda zengin bir kültürel miras oluşmuştur.
IX ve X. yüzyıllarda bu ilâhî mesajla daha yakından temasa geçip İslâm’ı kabul etmeye başlayan Türkler, öteki topluluklar gibi bu dini kendi sosyal gerçeklikleriyle ilişkili biçimde idrak edip hayatlarına taşımışlardır. Bu süreçte İslâm’ın hem ilmî, hem de ahlâkî ve tasavvufî birikimi Türklerin dinî hayatına rehberlik etmiş, İmam Mâtürîdî, Hakîm Semerkandî, Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî gibi mümtaz ve öncü şahsiyetler ve çevreleri ortaya çıkmış, neticede on asır gibi uzun bir tarihî dönem sonunda insanlık sadece Türk kültürü için değil, aynı zamanda İslâm kültürü için de oldukça zengin bir kültürel hazineye kavuşmuştur.
Orta Asya’dan, Anadolu’ya, oradan Balkanlara kadar ulaşan Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî çizgisine mensup âlim, pir, ozan ve yol büyükleri her dönem ve bölgede son ilâhî mesaj olan İslâm’ı kendi anlayış ve duyuşlarıyla yansıtan farklı türlerde çok sayıda kitap, risale, şiir kaleme almış ve çok değerli koleksiyon bırakmışlardır.
Özgün bir karaktere sahip olan bu eserler başta ilâhî aşk, Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt sevgisi, Hz. Ali ve onun soyundan gelen tertemiz insanlara övgü, Yaratıcı ve yaratıklara karşı dostluk, hoşgörü, adalet, haksızlıkla mücadele olmak üzere inançtan ahlâk ilkelerine kadar değişik birçok hayatî konuyu ele almıştır. Bu konular bazen doğrudan anlatımla, bazen bir yol ulusunun etrafında gelişen menkabelerle, bazen adab-erkân kalıpları içinde, bazen da şairin dizeleriyle dile getirilmiştir.
Söz konusu eserler tabiî olarak dil, üslûp ve kurgusu itibarıyla kaleme alındığı dönem ve coğrafyanın özelliklerini taşımakla birlikte, verdikleri mesaj itibarıyla çağlar üstü bir niteliğe sahiptir. Onların yüzyıllar boyu korunarak günümüze ulaşmış olması, bazılarının çeşitli devirlerde yer yer ezberlenerek kuşaktan kuşağa aktarılması bunun açık delilidir.
Kütüphanelerde yahut bazı ailelerin özel sandıklarında kendi hâline bırakılmış olan bu eserlerin bugünün insanına da çok güzel mesajlar vereceği muhakkaktır. Ne var ki bazı istisnalar dışında bu eserlerin neşredilerek günümüz insanıyla buluşması sağlanamamıştır. Kültür tarihçilerinden din görevlilerine kadar toplumumuzun her kesiminin yararlanacağı bu eserlerin neşri âdeta bir zorunluluk arz etmiştir. Bu zorunluluğu gören Türkiye Diyanet Vakfı, “milletimizden aldığı imkân ve desteği, milletimize hizmet olarak sunma” mantığı içinde, hiçbir ayırım yapmadan gerçekleştirdiği sosyal ve kültürel faaliyetlerin yanına bu eserlerin neşrini de katmıştır.
Özgünlükleri muhafaza edilerek tamamen bilimsel metotlar çerçevesinde hazırlanıp yayımlanan bu eserlerin herkes için yararlı olmasını umuyor ve diliyorum.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı ve
TDV Mütevelli Heyeti Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri’ni Yayınlarken
Türkiye Diyanet Vakfı, kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği yayınlar ve etkinliklerle toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na destek veren bir kuruluştur. Yüzyıllardır Anadolu’da çok farklı kültür, inanış biçimleri ve değerler yaşama imkânı bulmuştur.
Ülkemizin zengin dinî, fikrî, ahlâkî, felsefî, bediî kültür mirası herkesi hayran bırakacak bir çeşitliliğe ve renkliliğe sahiptir. Ancak bu mirasın ülkemiz insanları tarafından yeterince tanındığı ve entelektüel olarak özümsendiği kolaylıkla söylenemez. İslâm kültürünün Anadolu birikiminin bilimsel ve objektif olarak gün yüzüne çıkarılması, araştırma kurumlarının olduğu kadar sosyal ve kültürel hizmet veren sivil teşekküllerin de önde gelen ödevidir.
İşte bu bilinçten hareketle Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulumuz “Anadolu Halk Klasikleri” üst başlıklı bir yayın serisi plânlamıştır. Bu seri içerisinde, farklı kültür gruplarının klâsikleri başta olmak üzere dinî-ahlâkî düşünce eserleri, sanat ve edebiyat eserleri ile neşredilecektir. Vakfımız bu kabil yayınları aracılığıyla toplumumuzun dinî kültürünü tanıtmayı ve bu alandaki bilgi eksikliğinin giderilmesine katkı yapmayı amaçlamaktadır. Bu suretle toplumun muhtelif katmanları arasındaki kaynaşma ve dayanışmayı güçlendireceğine inanmaktadır.
Serimizin bir kategorisini Alevî-Bektâşî Klasikleri oluşturmaktadır. Alevîlik son zamanlarda üzerinde çok durulan dinî-sosyal bir fenomen olmasına karşın, bu konuda ciddî bilgi eksikliği olduğu aşikârdır. Özgün ve otantik bilgi kaynaklarının neşredilmesiyle bu bilgi eksikliği bir nebze olsun giderilebilecektir.
Yayınlarımızın halkımızın ilgisine mazhar olacağını umuyoruz.

Prof. Dr. M. Saim YEPREM
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
ve TDV Yayın Kurulu Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri Hakkında
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 31 Ekim-02 Kasım 2003 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen I. Dinî Yayınlar Kongresinin sonuç bildirgesinde ifade edildiği gibi, toplum katmanları arasında birbirini anlama sorununun giderilebilmesi, barış ve kaynaşmanın, millî birlik ve bütünlüğün sağlanması, doğru ve bilimsel bilgiyle bu konudaki bilgi boşluğunun doldurulması ve küreselleşen dünyamızda birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi açısından Alevî-Bektâşî Klasiklerinin, sahasında uzman ilim adamlarınca ilmî neşirlerinin yapılarak dinî-kültürel hayatımıza kazandırılması, izaha gerek duyulmayacak kadar önemlidir.
Söz konusu kongreden sonra Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun başkanlığında alanın uzmanı akademisyenlerin ve bir grup Alevî-Bektâşî inanç önderinin katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir. Toplantıda Alevî-Bektâşî Klasikleri projesinin toplumsal uzlaşma ve hoşgörü kültürünün geliştirilmesine, Alevî-Bektâşî toplumunun, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev yapan din görevlilerinin ve ilgi duyan insanların bilgi ve kaynak ihtiyaçlarının karşılanmasına önemli katkılarının olacağı sonucuna varılmıştır. Projenin ilke ve esasları, hangi kitapların nasıl bir formatta basılacağı ve proje çalışma grubunun kimlerden oluşacağı belirlenmiştir. Milletimizin birlik ve beraberliği açısından önem taşıyan bu tarihî görevin şahsımın koordinatörlüğünde yürütülmesine karar verilmiş olmasından dolayı mutlu olduğumu belirtmek isterim.
Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesi vasıtasıyla el yazması eserlere ulaşılmasına yardımcı olan Hacıbektaş evlâdı merhum (Çelebi) Ali Nâki Ulusoy’a, (Çelebi) Veliyettin Ulusoy ve (Çelebi) Doğan Ulusoy’a, Hacı Bektaş Velî Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı (Baba) Durmuş Aslan’a, Çorum-Dodurga-Mehmet Dede Tekkeköy’de ikâmet eden (Dede) Eyüp Öztürk ve (Dede) Hasan Uysal’a, Amasya-Gümüşhacıköy’de ikâmet eden merhum (Baba) Durmuş Topal’ın oğlu Hasan Topal’a ve Hasan Akdeniz’e, ilmî neşirleri yapan değerli bilim insanlarımız Yard. Doç. Dr. Hamiye Duran’a, Dr. Ali Öztürk’e, Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’e, Doç. Dr. Muhit Mert’e, Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Özdemir’e, Dr. Nurgül Özcan’a, Doç. Dr. M. Mahfuz Söylemez’e, Araştırma Görevlisi Doğan Kaplan’a, Uzman Ceyhun Ünlüer’e ve çevirisi yapılan her eseri büyük bir dikkatle okuyarak çeviri metnindeki gerekli düzeltmeleri yapan Prof. Dr. Ali Yılmaz ve Prof. Dr. Mehmet Akkuş’a, eserlerin tasarımını yapan Yazıevi İletişim Hizmetleri’ne ve yayımını gerçekleştiren Türkiye Diyanet Vakfı’na teşekkür etmeyi tarihî bir görev addediyorum.

Doç. Dr. Osman EĞRİ
Proje Koordinatörü

Giriş

Giriş

1. Aleviliğin Yazılı Kaynakları Meselesi
Alevîliğin, çeşitli tarihi, sosyal ve siyasi nedenlerden ötürü, büyük ölçüde sözlü kültüre dayanarak bugünlere geldiği bilinen bir husustur. Ancak bu durum Alevîliğin yazılı kaynakları olmadığı anlamına gelmemektedir. Nitekim son yıllarda yapılan çalışmalar, Alevîliğin de yazılı kaynakları bulunduğunu ortaya koymuştur.
Genellikle Alevi Dedelerinin ellerinde veya elyazması kitapların bulunduğu bazı kütüphanelerde bulunan bu kaynaklar; Buyruk, Velâyetnâme, Noktatu'l-Beyân, Fazîletnâme, Cabbar Kulu, Fütüvvetnâme gibi isimlerle bilinen eserlerdir. Ayrıca "Yedi Ulu Ozan" olarak kabul edilen; Fuzûlî, Şah Hatâyî, Pir Sultan Abdal, Yemînî, Vîrâni, Nesîmî ve Kul Himmet'in nefes ve deyişleri de Alevîliğin kaynaklarından kabul edilir.

Alevîlerin sosyolojik anlamda uzun yıllar kenarda yaşamaları, kapalı toplum özelliği sergilemeleri ve belki de bu durumun bir gereği olarak geleneğin "sırrı nâ ehle söylememek ve sırrı fâş eylememek" gibi ilkeler üretmesi, Alevîliğin yazılı kaynaklarının bilinirliğini son derece sınırlı bir çerçevede tutmuştur.

2. Erkânnâme (Tasavvuf Risâlesi)
Burada çevrimyazımı ve sadeleştirmesi sunulan Erkânnâme adlı yazma eser de Alevîliğin yazılı kaynaklarından biridir. Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi Yazma Eserler bölümü no: 24'de Tasavvuf Risâlesi adıyla yer almaktadır. Kütüphane sorumlularından edindiğimiz bilgiye göre bu yazma esasen Fuat Köprülü'nün kişisel kütüphanesinde olup, daha sonra Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi'ne kazandırılmıştır. Yazmanın tanıtma kartında, nüshanın 19. yüzyılda istinsah edildiği vurgulanmaktadır. Yazma 58 varak olup, aharlı beyaz kâğıda yazılmış, 13 satırlı, harekeli nesih bir yazıdan ibaret dört risaleden oluşmaktadır.
Mecmua halindeki bu yazmanın müellifi ya da istinsah edeni hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Ancak yazmanın içeriğinden hareketle bir şeyler söyleme imkânına sahibiz. Yazmanın içeriğiyle ilgili özet olarak şunları söyleyebiliriz:

2.1 Birinci Risâle
1b-12b arası olup, besmeleyle başlayan isimsiz bir risâledir. Hz.Muhammed (s.a.s)'in Hz. Ali'ye son nasihatiyle başlayıp, Şeyh Safiyüddîn Erdebîlî (ö. 1334) ile oğlu Şeyh Sadreddîn Mûsâ (ö. 1392) arasında geçen sorulu-cevaplı diyaloglarla devam etmektedir. Bu diyaloglarda, tâliplik/müridlik edebi, erkânı, sufilik, halka sohbeti, evliyânın on iki buyruğu, tâlibin şâhı ziyaret etmesi gibi tarîkat kurallarından bahsedilmektedir.

2.2 İkinci Risâle
13a-19a arası olup yine besmeleyle başlayan isimsiz bir risâledir. Bu risâle, tarîkat ehlini bilgilendirmek için mürşid, halîfe, pirler ve tâlipler önünde Şâha (muhtemelen bu, Şeyh Safiyuddin'dir) sorulan sorular ve cevaplarını içermektedir. İşlenen konular; musâhiplik, menâkıb okumanın faydası, tarîkat içinde edep kuralları demek olan üç sünnet ve yedi farzın açıklaması, sünnet ve farzlardan düşen tâlibe verilecek cezalardır. Ayrıca on iki imamlara ve sayılan Safevî şeceresine yapılan duayı muhtevi bir hutbe de bulunmaktadır.

2.3 Üçüncü Risâle
21b-44b arası olup, mecmuanın en hacimli risalesini oluşturmaktadır. Hz. Peygamber'in Hz. Ali'ye vasiyetiyle başlayan bu risâlede tarîkata girme usulü, tâlibin mürebbîye nasıl hizmet edeceği, tarîkatın on iki mânâsı, tarîkat içindeki yirmi sekiz soru ve cevabı ile Safevî şeceresi vardır.

Bu risâle içeriği itibariyle, hem Alevîlik-Safevîlik ilişkisini anlama bakımından, hem de bu yazmanın ait olduğu dönem hakkında önemli veriler içermektedir. Özellikle tarîkata girme usulü anlatılırken, talibin dua ettiği Safevî şeceresinin son halkasında Şah Ali Abbas ismini görmekteyiz. Şah Ali Abbas ya da II. Abbas 1667 yılında ölmüş olduğuna göre, bu yazmanın orijinalinin ait olduğu dönem XVII. yüzyıldır. Bu bize Alevîliğin yazılı kaynaklarının ne zaman meydana getirildiğine ilişkin konuşma imkânı vermektedir. Ayrıca duanın Safevî şeyh ve şahlarına yapılması Alevîlik-Safevîlik arasında doğrudan bir ilişki olduğunu göstermektedir.

2.4 Dördüncü Risâle
44b-58b arası olup, Şeyh Safî Menâkıbı ismini taşımaktadır. Şeyh Safî'nin yola tâlip olanlar için buyurduğu beyitler olduğunu söyleyerek başlayan risâlede, taç ile ilgili otuza yakın konu âyetler referans gösterilmek suretiyle işlenmektedir.

Taç konusundan sonra, İmam Cafer-i ile Sâdık Hz. Ali arasında Üveysîlik tarzıyla* ya da mecâzen tãlip-mürebbî ilişkisini konu alan konuşmaları yer almaktadır. Bu konuşmalardan sonra çoğu Hatâyî mahlaslı, hece ve aruz vezniyle yazılmış on adet koşma, gazel ve nefes yer almaktadır.

3. Değerlendirme
Bu yazmada genel olarak; şerîat, tarîkat, marifet, hakîkat; dört kapı, kırk makam, nefsin mertebeleri, tâliplik edepleri, tâlip-musâhib ilişkisi, mürebbî, rehber, mürşid, pir, yol-erkân, tac, tercüman, tâlibin yapması gereken işler ve üç sünnet-yedi farz konuları işlenmiştir.
Ayrıca İslam Tasavvufunda sık kullanılan; sehâvet, marifet, yakîn, sabır, tevekkül, tefekkür, ilim, hilm, rızâ, şükür, uzlet, ihsan, zikir, terk, havf, recâ, zevk gibi terminolojik kelime ve kavramlar kullanılmıştır.

Bu yazmada tekrarlar hariç, toplam on dört âyet-i kerîme kullanılmıştır.8 En çok kullanılan âyet, "biat âyeti" olan, 48. Fetih 10. âyettir: "Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların elleri üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir." Tarikata giren bir tâlip ya da dervişin biatını tamamlaması için bu âyeti okuması gerekmektedir.

Ayrıca tekrarlarıyla beraber, hadis olarak nitelenen on altı rivâyet kullanılmıştır. Bunlar, tüm tasavvuf ve ahlak kitaplarında görülebilecek ahlaki içerikli rivayetlerdir.

Bibliyografya


Bibliyografya
• el-Ahsâi, İbn Ebi Cumur, Avâli'l-Leâlî, Daru Seyyidi's-Şuhedâ, Kum 1405.
• Beaujean, Anke Otter, "Tahtacıların Kutsal Kitabı Buyruk Hakkında Birkaç Not", Tahtacılar Sempozyumu (Antalya) Bildirileri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1995, s.1–8.
• Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Rehber Yayıncılık, Ankara 1997.
• Dilçin, Cem, Yeni Tarama Sözlüğü, TDK Yayınları, Ankara 1983.
• Doğan, Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, Birlik Yayınları, Ankara 1982.
• Ergun, Sadeddin Nüzhet, Hatayî Divanı, Şah İsmail Safevî, Edebî Hayatı ve Nefesleri, İstanbul Maarif Kitaphanesi, İstanbul 1956.
• Gölpınarlı, Abdulbaki, "Kızılbaş", İslâm Ansiklopedisi, MEB Yayınları, İstanbul 1977, cilt: VI.
• Güldiken, Kadir, Moheg Farsça-Türkçe Sözlük, Alfa Yayınları, İstanbul 2005.
• ibn Ebi'l-Hadîd, Şerhu Nehci'l-Belâğa, Mektebetu Âyeti'llâh el-Mer'aşî, Kum 1404.
• İmam Nevevî, Riyâzü's-Sâlihîn, (Tercüme ve şerh: M. Y. Kandemir, İ. L. Çakan, R. Küçük) Erkam Yayınları, IV. cilt, İstanbul 1997.
• Kaplan, Doğan, "Alevîliğin Yazılı Kaynaklarından Buyruklar ve Muhtevaları Üzerine" I.Uluslararası Bektaşilik ve Alevîlik Sempozyumu–28–30 Eylül 2005 Isparta. (Bildiriler-Müzakereler, Isparta 2005, s 233-247)
• Komisyon, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lûgat, Türdav İstanbul 1999.
• Komisyon, Türkçe Sözlük, 1–2. Türk Dil Kurumu (TDK) Yayınları, Ankara 1988.
• Korkmaz, Esat, Alevîlik ve Bektaşilik Terimleri Sözlüğü, Anahtar Kitaplar, İstanbul 2005.
• Meclisî, Şeyh Muhammed Bakır, Bihâru'l-Envâri'l-Câmiati li-Düreri Ahbâri'l-Eimmeti'l-Athar, Dâru İhyâi't-Turâsi'l-Arabî, Beyrut 1983.
• Onat, Hasan, "Kızılbaş Farklılaşması Üzerine", İslâmiyat, VI (2003), sayı 3, s.111–126.
• Özmen, İsmail, Alevî-Bektaşi Şiirleri Antolojisi,1-5, Kültür Bakanlığı, Ankara 1998.
• Sami, Şemseddin, Kâmûs-ı Türkî, Çağrı Yayınları, Dersaâdet 1317.
• Sarıkaya, Mehmet Saffet, XIII-XVI. Asırlardaki Anadolu'da Fütüvvetnamelere Göre Dini İnanç Motifleri, Kültür Bakanlığı, Ankara 2002.
• Şeyh Tusî, Tehzîbu'l-Ahkâm, Daru'l-Kutubi'l-İslâmiyye, Tahran 1365.
• Tahavi, Ebu Cafer Ahmed, Şerhu Müşkili'l-Âsâr, tahkik: Şuayb Arnavut, Müessesetu'r-Risâle, Beyrut 1415/1995.
• Üzüm, İlyas, Kültürel Kaynaklarına Göre Alevîlik, Horasan Yayınları, İstanbul 2002.
• Yeğin, Abdullah, Yeni Lûgat (İslamî-İlmî-Edebî-Felsefî), Hizmet Vakfı Yayınları, İstanbul 1992.
• Yıldız, Harun, "Anadolu Alevîliğinin Yazılı Kaynaklarına Bir Bakış" Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Yaz 2004/30, s.323–359.
• Yörükan, Yusuf Ziya, Anadolu'da Alevîler ve Tahtacılar, (Yayıma Hazırlayan; Turhan Yörükan) Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998.

Önsöz

Önsöz

İslam Tasavvufunun en önemli merkezlerinden birisi olan Horasan, birçok büyük değer yetiştirmiştir. Ahmet Yesevî, Lokman-ı Perende, Hacı Bektâş-ı Veli ve İbrâhîm Edhem bu değerlerden sadece bir kaçıdır. Öğretileri çağları aşmış olan bu Horasan Erenleri'nin düşüncelerini benimseyen mürîdânı, Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında önemli etkiye ve katkıya sahip olmuşlardır. Rol-model olarak benimsendikleri için günümüzde dahi etkileri sürmeye devam etmekte olan bu âbide şahsiyetlerin yeterince tanındıkları ve anlaşıldıkları kanaatinde değilim. Bu bilge insanların tanınmasının daha bir, daha diri ve daha iri yarınlar kurmamıza katkı sağlayacağı kuşkusuzdur. Başta yayına hazırladığımız elinizdeki el yazması eserin kahramanı İbrâhîm Edhem olmak üzere bu âbide şahsiyetlerin tamamı bir taraftan Alevî ve Bektâşî geleneğinin önemli pirlerinden iken, diğer taraftan da Sünnî tasavvufunun zirve isimlerindendirler.
Dünya nimetleri içerisinde yüzerken terk-i dünya etmiş, kendini Mevlâ'sına adamış bir ulu çınar olan İbrâhîm Edhem'i anlatmakta olan bu eserin, onu daha iyi tanımamıza ve anlamamıza katkı sağlayacağını ümit ediyorum. Eserin içerisinde Türk edebiyatında iz bırakan yapıtlardan "Dâstân-ı Fâtıma" ile "Dâstân-ı Hâtun" da yer almaktadır. Bu iki kıssa da halkımızın tasavvufi öğretiye verdiği değeri ifade etmesi açısından önem arzetmektedir.
Bu vesile ile yayına hazırladığımız bu eserin yayınını üstlenen Türkiye Diyanet Vakfı yetkililerine; projede büyük emeği bulunan dostum Osman Eğri Bey'e; metni yayına hazırlarken katkıda bulunan dostlarım Ali Öztürk, Ceyhun Ünlüer ve İdris Söylemez Beylere teşekkür ederken, bu çabanın Mevlâ tarafından hayırlı sonuçlara vesile olmasını niyaz ederim.
Mehmet Mahfuz SÖYLEMEZ
ÇORUM 2007

Dâstân-ı İbrâhîm Edhem, Dâstân-ı Fâtıma, Dâstân-ı Hâtun.
Hazırlayan: Mehmet Mahfuz Söylemez. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 371, Ankara 2007, 96 S., ISBN 975-389-488-3

 

İçindekiler


İçindekiler
Önsöz / 10
Kaynak Kişi / 11
Giriş / 12
Bibliyografya / 17
Orijinal ve Çeviri Metin / 19
Dâstân-ı İbrâhîm Edhem / 20
Dâstân-ı Fâtıma / 54
Dâstân-ı Hâtun / 70
Sözlük / 92
İndeks / 94

 

Takdim

Takdim
Yüce Yaratıcının insanlık tarihiyle başlayan evrensel mesajının yeni ve kapsamlı bir tezahürü olan İslâm, ortaya çıktığı VII. yüzyıldan bugüne kadar çeşitli dönem ve coğrafyalarda ulaştığı fert ve toplumların zihin ve gönül dünyasını aydınlatmış; huzur, barış ve esenliğe kaynaklık etmiştir.
Temelde Allah’ın varlığı ve birliği ile insanın hem yaratıcısına hem de diğer insan ve varlıklara karşı saygı, ilgi ve sevgisini içeren bu mesaj, tarihî süreçte farklı sosyo-kültürel geçmişe sahip birçok topluluk tarafından kendi özelliklerine paralel olarak algılanıp yorumlanmış, böylece aynı zamanda zengin bir kültürel miras oluşmuştur.
IX ve X. yüzyıllarda bu ilâhî mesajla daha yakından temasa geçip İslâm’ı kabul etmeye başlayan Türkler, öteki topluluklar gibi bu dini kendi sosyal gerçeklikleriyle ilişkili biçimde idrak edip hayatlarına taşımışlardır. Bu süreçte İslâm’ın hem ilmî, hem de ahlâkî ve tasavvufî birikimi Türklerin dinî hayatına rehberlik etmiş, İmam Mâtürîdî, Hakîm Semerkandî, Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî gibi mümtaz ve öncü şahsiyetler ve çevreleri ortaya çıkmış, neticede on asır gibi uzun bir tarihî dönem sonunda insanlık sadece Türk kültürü için değil, aynı zamanda İslâm kültürü için de oldukça zengin bir kültürel hazineye kavuşmuştur.
Orta Asya’dan, Anadolu’ya, oradan Balkanlara kadar ulaşan Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî çizgisine mensup âlim, pir, ozan ve yol büyükleri her dönem ve bölgede son ilâhî mesaj olan İslâm’ı kendi anlayış ve duyuşlarıyla yansıtan farklı türlerde çok sayıda kitap, risale, şiir kaleme almış ve çok değerli koleksiyon bırakmışlardır.
Özgün bir karaktere sahip olan bu eserler başta ilâhî aşk, Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt sevgisi, Hz. Ali ve onun soyundan gelen tertemiz insanlara övgü, Yaratıcı ve yaratıklara karşı dostluk, hoşgörü, adalet, haksızlıkla mücadele olmak üzere inançtan ahlâk ilkelerine kadar değişik birçok hayatî konuyu ele almıştır. Bu konular bazen doğrudan anlatımla, bazen bir yol ulusunun etrafında gelişen menkabelerle, bazen adab-erkân kalıpları içinde, bazen da şairin dizeleriyle dile getirilmiştir.
Söz konusu eserler tabiî olarak dil, üslûp ve kurgusu itibarıyla kaleme alındığı dönem ve coğrafyanın özelliklerini taşımakla birlikte, verdikleri mesaj itibarıyla çağlar üstü bir niteliğe sahiptir. Onların yüzyıllar boyu korunarak günümüze ulaşmış olması, bazılarının çeşitli devirlerde yer yer ezberlenerek kuşaktan kuşağa aktarılması bunun açık delilidir.
Kütüphanelerde yahut bazı ailelerin özel sandıklarında kendi hâline bırakılmış olan bu eserlerin bugünün insanına da çok güzel mesajlar vereceği muhakkaktır. Ne var ki bazı istisnalar dışında bu eserlerin neşredilerek günümüz insanıyla buluşması sağlanamamıştır. Kültür tarihçilerinden din görevlilerine kadar toplumumuzun her kesiminin yararlanacağı bu eserlerin neşri âdeta bir zorunluluk arz etmiştir. Bu zorunluluğu gören Türkiye Diyanet Vakfı, “milletimizden aldığı imkân ve desteği, milletimize hizmet olarak sunma” mantığı içinde, hiçbir ayırım yapmadan gerçekleştirdiği sosyal ve kültürel faaliyetlerin yanına bu eserlerin neşrini de katmıştır.
Özgünlükleri muhafaza edilerek tamamen bilimsel metotlar çerçevesinde hazırlanıp yayımlanan bu eserlerin herkes için yararlı olmasını umuyor ve diliyorum.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı ve
TDV Mütevelli Heyeti Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri’ni Yayınlarken
Türkiye Diyanet Vakfı, kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği yayınlar ve etkinliklerle toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na destek veren bir kuruluştur. Yüzyıllardır Anadolu’da çok farklı kültür, inanış biçimleri ve değerler yaşama imkânı bulmuştur.
Ülkemizin zengin dinî, fikrî, ahlâkî, felsefî, bediî kültür mirası herkesi hayran bırakacak bir çeşitliliğe ve renkliliğe sahiptir. Ancak bu mirasın ülkemiz insanları tarafından yeterince tanındığı ve entelektüel olarak özümsendiği kolaylıkla söylenemez. İslâm kültürünün Anadolu birikiminin bilimsel ve objektif olarak gün yüzüne çıkarılması, araştırma kurumlarının olduğu kadar sosyal ve kültürel hizmet veren sivil teşekküllerin de önde gelen ödevidir.
İşte bu bilinçten hareketle Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulumuz “Anadolu Halk Klasikleri” üst başlıklı bir yayın serisi plânlamıştır. Bu seri içerisinde, farklı kültür gruplarının klâsikleri başta olmak üzere dinî-ahlâkî düşünce eserleri, sanat ve edebiyat eserleri ile neşredilecektir. Vakfımız bu kabil yayınları aracılığıyla toplumumuzun dinî kültürünü tanıtmayı ve bu alandaki bilgi eksikliğinin giderilmesine katkı yapmayı amaçlamaktadır. Bu suretle toplumun muhtelif katmanları arasındaki kaynaşma ve dayanışmayı güçlendireceğine inanmaktadır.
Serimizin bir kategorisini Alevî-Bektâşî Klasikleri oluşturmaktadır. Alevîlik son zamanlarda üzerinde çok durulan dinî-sosyal bir fenomen olmasına karşın, bu konuda ciddî bilgi eksikliği olduğu aşikârdır. Özgün ve otantik bilgi kaynaklarının neşredilmesiyle bu bilgi eksikliği bir nebze olsun giderilebilecektir.
Yayınlarımızın halkımızın ilgisine mazhar olacağını umuyoruz.

Prof. Dr. M. Saim YEPREM
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
ve TDV Yayın Kurulu Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri Hakkında
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 31 Ekim-02 Kasım 2003 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen I. Dinî Yayınlar Kongresinin sonuç bildirgesinde ifade edildiği gibi, toplum katmanları arasında birbirini anlama sorununun giderilebilmesi, barış ve kaynaşmanın, millî birlik ve bütünlüğün sağlanması, doğru ve bilimsel bilgiyle bu konudaki bilgi boşluğunun doldurulması ve küreselleşen dünyamızda birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi açısından Alevî-Bektâşî Klasiklerinin, sahasında uzman ilim adamlarınca ilmî neşirlerinin yapılarak dinî-kültürel hayatımıza kazandırılması, izaha gerek duyulmayacak kadar önemlidir.
Söz konusu kongreden sonra Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun başkanlığında alanın uzmanı akademisyenlerin ve bir grup Alevî-Bektâşî inanç önderinin katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir. Toplantıda Alevî-Bektâşî Klasikleri projesinin toplumsal uzlaşma ve hoşgörü kültürünün geliştirilmesine, Alevî-Bektâşî toplumunun, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev yapan din görevlilerinin ve ilgi duyan insanların bilgi ve kaynak ihtiyaçlarının karşılanmasına önemli katkılarının olacağı sonucuna varılmıştır. Projenin ilke ve esasları, hangi kitapların nasıl bir formatta basılacağı ve proje çalışma grubunun kimlerden oluşacağı belirlenmiştir. Milletimizin birlik ve beraberliği açısından önem taşıyan bu tarihî görevin şahsımın koordinatörlüğünde yürütülmesine karar verilmiş olmasından dolayı mutlu olduğumu belirtmek isterim.
Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesi vasıtasıyla el yazması eserlere ulaşılmasına yardımcı olan Hacıbektaş evlâdı merhum (Çelebi) Ali Nâki Ulusoy’a, (Çelebi) Veliyettin Ulusoy ve (Çelebi) Doğan Ulusoy’a, Hacı Bektaş Velî Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı (Baba) Durmuş Aslan’a, Çorum-Dodurga-Mehmet Dede Tekkeköy’de ikâmet eden (Dede) Eyüp Öztürk ve (Dede) Hasan Uysal’a, Amasya-Gümüşhacıköy’de ikâmet eden merhum (Baba) Durmuş Topal’ın oğlu Hasan Topal’a ve Hasan Akdeniz’e, ilmî neşirleri yapan değerli bilim insanlarımız Yard. Doç. Dr. Hamiye Duran’a, Dr. Ali Öztürk’e, Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’e, Doç. Dr. Muhit Mert’e, Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Özdemir’e, Dr. Nurgül Özcan’a, Doç. Dr. M. Mahfuz Söylemez’e, Araştırma Görevlisi Doğan Kaplan’a, Uzman Ceyhun Ünlüer’e ve çevirisi yapılan her eseri büyük bir dikkatle okuyarak çeviri metnindeki gerekli düzeltmeleri yapan Prof. Dr. Ali Yılmaz ve Prof. Dr. Mehmet Akkuş’a, eserlerin tasarımını yapan Yazıevi İletişim Hizmetleri’ne ve yayımını gerçekleştiren Türkiye Diyanet Vakfı’na teşekkür etmeyi tarihî bir görev addediyorum.

Doç. Dr. Osman EĞRİ
Proje Koordinatörü

Kaynak Kişi

Kaynak Kişi
Durmuş Topal (Baba)
1932 yılında Amasya ili Gümüşhacıköy ilçesi Beden Köyü'nde doğdu. Bir süre ilkokula, daha sonra da babasının isteği üzerine Kur'an Kursu'na devam etti. 1949 yılında Şerife Hanım'la yaptığı evlilikten biri kız ikisi erkek olmak üzere üç çocuğu dünyaya geldi. 1952 yılında başladığı askerlik görevini, Erzurum ve Polatlı'da telsiz onbaşı olarak tamamladı. Yarım bıraktığı ilkokul eğitimini dışarıdan bitirdi.

Eğitim-öğretime çok önem veren ve kendi köyünde çalıştığı süre içinde gençlere Kur'an ve dinî bilgiler öğreten Durmuş Topal, çocuklarının eğitimi sebebiyle köyünden ayrılarak Gümüşhacıköy ilçe merkezine taşındı.
Çevre köylerde çok sevilen, elinden geldiğince Alevî toplumunun cem, mevlit, defin, dâr, görgü vb. hizmetlerini yerine getirmeye çalı-şan Topal geniş bilgisinden dolayı Alevî dedelerinden de teşvik ve des-tek gördü. Onların izinleri çerçevesinde, görgü ve birlik cemleri gibi hizmetleri de yıllarca yürüttü. Bu nedenle Alevî-Bektaşi "baba"sı olarak da tanındı.

1994 yılında geçirdiği beyin kanaması sonucunda sağlığı bozularak, Parkinson hastalığına yakalandı. Zamanla felç olan Durmuş Topal, ömrünün geride kalan kısmında cem ve diğer hizmetlere sadece dinleyici olarak katıldı. 26 Ağustos 2002 tarihinde Hakk'a yürüdü.

Giriş


Giriş
Horasan'ın Belh şehri veya Mekke'de dünyaya gelen, yayına hazırladığımız metnin kahramanı İbrâhîm b. Edhem, Arap kökenlidir. Yahya b. Main, Kahtanî Araplar'dan el-İcl kabilesine; Zehebî ise, Adnanîlerin önemli kabilelerinden Temîm'e mensup olduğunu söylemektedir. Yaşam öyküsü hakkında kaynaklarda çelişkili bilgiler mevcuttur. Bu bilgilere göre; zengin ve itibarlı bir ailenin çocuğu olan İbrâhîm, genç yaşta zühd hayatını benimseyinceye kadar Horasan'da yaşamıştır. Kimi rivâyetler onun Belh hükümdarı, hükümdarın oğlu veya torunu olduğunu belirtirler. Sahip olduğu bütün dünya nimetlerinden vazgeçip, zühd yolunu seçmesi sebebiyle destanlaştırılan hayatına dair bilgiler arasında önemli farklılıklar göze çarparken, tarihi kişiliğiyle menkıbelerde anlatılan şahsiyeti arasında da bazı farklılıklar gözlenmektedir. Nisbesi mensup olduğu iddia edilen kabilelerden dolayı et-Temimî, el-İclî; yaşadığı yerlere nisbetle de el-Horasanî, el-Belhî şeklinde zikredilmiştir.

Memleketi olan Horasan'dan ayrıldıktan sonra Suriye, Irak, Hicaz ve Anadolu'ya seyahatlar yapan İbrâhîm b. Edhem, Sûr, Kayseriye, Humus, Askalân, Trablus, Antakya, Tarsus, Kudüs, Beyrut, Basra, Kûfe, Mekke, Medine, Mansûre, İskenderiye, Şam ve Maraş gibi şehirleri dolaşıp bostan bekçiliği, ırgatlık ve değirmencilik gibi çeşitli işlerde çalışarak hayatını idame etmiştir. Hayatının en az yirmi dört yılını Şam'da geçirmiştir. Mekke'de uzun yıllar kalmış, kutsal Ka'be'nin komşuluğunda tamamen zâhidâne bir hayat sürmüştür.
İbrâhîm b. Edhem'in kara ve deniz seferlerine katıldığı, Bizanslılar'a karşı yapılan bir deniz seferi esnasında ismi belirtilmeyen bir adada vefat ettiği kaydedilmektedir. Ölüm yılı için farklı tarihler verilmekle birlikte, kaynakların çoğu 161/778 veya 162/779 yılında vefat ettiğini belirtirler. Defnedildiği yerle ilgili de farklı rivayetler bulunmaktadır.
İbrâhîm b. Edhem sadece zühd ve takvâ ile değil, aynı zamanda ilmi ile de şöhret kazanmıştır. İlmi bakımdan güvenilir olan bu tarihi şahsiyet, başta Ebû İshâk es-Sebiî, Mansûr b. Mu'temer, Ebû Hâzim, Ebû Ca'fer Muhammed b. Ali, Mâlik b. Dinâr, Muhammed b. Ziyâd el-Cumâhî, Süleyman A'meş, Muhammed b. Aclân ve Mukattil b. Hayyân gibi döneminin önemli alimlerinden hadis rivâyet etmiştir. Kendisinden ise, arkadaşı olan Süfyân es-Sevrî, Şakik-i Belhî, Bakiyye b. el-Velîd, Damra b. Rebîa, Muhammed b. Himyer, Halef b. Temîm, Muhammed b. Yusuf el-Firyâbî, hizmetçisi İbrâhîm b. Beşşâr el-Horasanî, Sehl b. Hâşim, Utbe b. es-Sekn, el-Evzaî ve Ebû İshak el-Fezârî gibi bir çok ilim adamı hadis rivâyetinde bulunmuştur.
Daha hayatta iken şöhreti geniş çevrelere yayılmış olan İbrâhîm b. Edhem, kurduğu sohbet ve ilim halkalarında talebeleri ile dostlarına dersler verirken, kendisine sorulan sorulara yazdığı cevaplarla da geniş bir coğrafyada etkili olmuştur.

İslam tasavvufunun zirve isimlerinden birisi olarak kabul edilen İbrâhîm b. Edhem'in, gecelerini genellikle tefekkür ve ibadet ile geçirdiği, çok az uyuduğu, gündüzleri ise sürekli oruç tuttuğu rivâyet edilmektedir. Onun bu olağanüstü yaşamı, İslam edebiyatında da birçok manzum ve mensur edebî esere konu olmuştur. Nitekim "İbrâhîm b. Edhem Hikayeleri", "İbrâhîm b. Edhem Menkîbeleri" ve "İbrâhîm b. Edhem Destânı" gibi farklı isimlerle karşımıza çıkan eserler vücuda getirilmiştir. Bu kabil eserlere konu olan hayat hikayesi daha çok tasavvufî bir mahiyet arzeder.
Bizim yayına hazırladığımız metin de bunlardan biridir. Bu metinde anlatılanlara göre; İbrâhîm b. Edhem, tahtının üzerinde uyuya kaldığı bir gece, rüyasında tahtının üzerinde kaybolmuş bir şeyler arayan bir adam görür. Kim olduğunu sorunca, adam "Ben senin devecinim, devemi kaybettim, onu arıyorum" cevabını verir. İbrâhîm b. Edhem, taht üzerinde deve aramanın şaşkınlık olduğunu söyleyince; sesin sahibi ona, Allah'ı altın taht üzerinde aramanın, taht üzerinde deve aramaktan daha büyük bir şaşkınlık olduğunu söyler. Bu hadiseden birkaç gün sonra devlet ricalinin bulunduğu bir törende bir adam İbrâhîm b. Edhem'in yanına gelir. İbrâhîm b. Edhem ona ne istediğini sorunca adam kervancı olduğunu, kervanı ile birlikte sarayda konaklamak istediğini söyler. İbrâhîm b. Edhem, buranın kendisine ait bir saray olduğunu ve kervanın burada konaklayamayacağını söyler. Adam, sarayın daha önce kimlere ait olduğunu ve onların şimdi nerede bulunduklarını sorar. İbrâhîm b. Edhem de sarayın atalarına ait olduğunu ve onların öldüklerini ifade eder. Adam, "Peki bu kadar insan gelip geçtiğine göre bu kervancıların sarayı değil midir?" diye sorar ve oradan uzaklaşır. Gelen şahıs sıradan bir adam olmayıp Hz. Hızır'dır. Geliş amacı da İbrâhîm b. Edhem'i irşad etmektir. Bu hadiseden çok etkilenen padişah, gamını dağıtmak için ava gitmeye karar verir. Hizmetçilerine atını hazırlatır ve ormana gider.

İbrâhîm b. Edhem avlanmaya çalışırken "Uyan!" diye bir ses duyar. Üç defa tekrarlanan bu sese aldırış etmeyince aynı ses, "Başkaları seni uyandırmadan önce kendin uyan" diye yeniden seslenir. Tam bu esnada İbrâhîm b. Edhem'in karşısına çıkan bir ceylan dile gelerek, "Sen bir bîçareye ok atıp avlamak için mi yaratıldın? Bundan başka işin yok mu?" der. Bunları işiten İbrâhîm b. Edhem, kendini kaybeder ve atından düşer. Atı onu bırakarak sarayın yolunu tutar. Atın yalnız geldiğini gören akrabaları ağlamaya başlarlar. Kendine gelen İbrâhîm b. Edhem aniden rûhî bir değişime uğrar. Allah'a tövbe eder ve üzerindeki kıymetli eşyaları, elbiselerini orada karşılaştığı çobanlarından birine verir, onun elbiselerini giyip Belh'ten ayrılır.

Metin, daha sonra İbrâhîm b. Edhem'in oğlunu ele alır. Babası ayrıldığında küçük olan bu çocuk, büyümüş hükümdar olmuştur. Hacılar bir gün babasının Mekke'de zâhidâne bir şekilde yaşadığını haber verirler. Babasını görmek için Mekke'ye gider. Mekke'de dağdan odun taşıyıp, bunları satarak hayatını idame ettiren İbrâhîm b. Edhem, oğlunu görür görmez tanır. Uzaklaşmış olduğu dünya sevgisinin kalbinde yeniden yer etmemesi için yüce Allah'a yalvarır. Yüce Allah, duasını kabul ederek, o anda oğlunun canını alır. Böylece İbrâhîm b. Edhem dünyadan tamamen uzaklaşmış bir şekilde hayatını Mekke'de sürdürür.

Bu hikaye ve İbrâhîm b. Edhem'le ilgili elde bulunan diğer metinlerden anlaşıldığı gibi, onun çeşitli kerâmetler gösterdiğine inanılması, hayatını ve kişiliğini efsaneleştirmiştir. İbrâhîm b. Edhem'in özellikle Allah sevgisinin dünyalık ve evlat sevgisinden üstün olduğunu göstermesi, Hızır'la arkadaşlık yaptığına inanılması, yaşadığı dönemde birçok ilim adamıyla yakın dostluk kurması, kendi el emeği ve alın teriyle geçimini sağlaması, menkîbesinin halk arasında yaygınlık kazanmasına sebep olmuştur.

Bu el yazması mecmuanın ikinci hikayesi "Dâstân-ı Fâtıma" başlığını taşımaktadır. Bu hikaye, Hz. Peygamber vefat edince, babasının ayrılığına dayanamayan Hz. Fâtıma'nın çektiği acıları anlatarak başlar, Hz. Ali, onu teselli etmesiyle devam eder. Daha sonra Hz. Fâtıma Hz. Ali'den gidip içinde ağlayacağı, Mevlâ'sına yakarıp af dileyeceği bir kulübe inşa etmesini ister. Hz. Ali de bunu kabul eder. Hz. Peygamber'in vefatından altı ay sonra babasının ayrılığına dayanamayıp kabrine gider ve ağlar. Tam bu esnada kabir açılır. Hz. Peygamber onu kucaklar ve kendisine gelmesinin yakın olduğunu söyler. Hz. Fâtıma buna çok sevinir ve evine döner. Çocukları ile vedalaşır. Onları sever, kucaklar, onlardan ayrılacağına hüzünlenir. Sonra da onları Ali'ye emanet ederek, vefat eder. Menkıbevî bir anlatım olan bu hikaye halkımızın Hz. Fâtıma'ya duyduğu sevgiyi göstermektedir.

Yayına hazırladığımız metindeki son hikaye ise, yine Türk edebiyatında bilinen bir hikaye olan "Dâstân-ı Hâtun"dur. Bu kıssa da halkımızın tasavvufî hikayelere gösterdiği ilgiyi anlatması açısından önem arzetmektedir.

Elimizdeki yazmanın birçok kütüphanede farklı nüshalarının olduğu bilinmektedir. Hatta bu nüshaların bazısı üzerinde bilimsel çalışmalar da yapılmıştır. Elimizdeki nüsha Gümüşhacıköy Beden Köyü'nde ikamet etmiş olan merhum Durmuş Topal Baba'ya aittir. Şimdiye kadar araştırmacılar tarafından hiç kullanılmayan bu nüsha, bilinen nüshalarla olan benzerliğine rağmen, farklılıkları da içermektedir. Ancak amacımız edisyon kritik olmadığı için bu nüshalar arasındaki farklılıkları ortaya koyma yoluna gitmedik. Biz bu nüshayı yayına hazırlayarak, Alevî-Bektâşî geleneğinde bilinen ve anlatılan bu menkîbeleri halkımızın istifadesine sunmayı ve söz konusu metin ile ilgili bilimsel yayında bulunacaklara ilave malzeme temin etmeyi hedefledik. Manzum olan metni, şiirsel dilinin sadeliğinden ve akıcılığınından dolayı sadece çevirmekle yetinerek, sadeleştirmedik.

Bibliyografya

Bibliyografya
• Şemseddin Muhammed b. Ahmed b. Osman ez-Zehebî (ö.748/1374), Siyeru A'lâmi'n-Nubelâ, I-XXIII, Beyrut 1993, VII, 373-393.
• Ebû Abbas Şemseddin Ahmed b. Muhammed b. Ebûbekir b. Hallikân (608-681), Vefeyâtu'l-A'yân ve Ebnâu Ebnâi'z-Zamân, (thk. İhsan Abbas), I-VIII, Beyrut 1978, 31-32.
• Feriduddin Attar, Tezkiretu'l-Evliyâ, (trc. Süleyman Uludağ), İstanbul 1991, I, 142-165.
• Reşat Öngören-Nurettin Albayrak, "İbrâhîm b. Edhem" DİA, c. XXI, ss. 293-296.

Konu Başlıkları

Konu Başlıkları

1- Türk Kültüründe Velâyetnâme Geleneği
Tasavvuf geleneğinde esasını, sâlih kişilere Allâh tarafından olağanüstü hâller gösterebilme kudreti olarak bahşedilen kerâmetlerin teşkil ettiği velî menkabelerinin yer aldığı eserlere "menâkıbnâme/velâyetnâme" adı verilir. Fuad Köprülü, İslâm âleminde kuvvetlenen tasavvuf cereyanına bağlı olarak yaygınlaşan tarikatlerde, tarikat kurucusu veya geliştiricisi, velâyet mertebesine ulaşmış büyük şahsiyetlerin olağanüstülüklerinin işlendiği bu eserlerin kaynağını XI-XIII. yüzyıllara götürmektedir.
Lûgat mânâsı Arapça "bir zâtın fazl ve meziyetine delâlet eden fıkra ve bundan bahs eden makale ve risâle-i medhiyye" olan "menkabe", mühim târihî şahsiyetler, Peygamber ashâbı, mezheb imamları, bir zümre veya kabilenin meziyetlerinden övülecek yönlerinden bahseden eserlere başlık olarak verilir. Bir tasavvuf ıstılahı olarak "menkabe" ve bu kelimenin çokluk şekli "menâkıb" ise, tarikat kurucusu, velî ve şeyhlerin hâl tercümeleriyle birlikte onlarda ortaya çıkan olağanüstü hâlleri, yani kerâmetleri içine alacak şekilde genişlemiştir.
XI. yüzyıldan başlayarak önce Arapça ve daha sonra da Farsça ve Türkçe menkabelerin toplandığı eserlerle zengin bir menkabe edebiyatı gelişmiş, bu edebiyatın mahsulleri "menâkıbnâme" veya "velâyetnâme" olarak adlandırılmıştır.
"Velâyet", Arapçada "velîlik, evliyâullâhdan olan zâtın hâl ve sıfatı" mânâsına gelen bir isimdir. Bu kelimenin kökü "Hak Teâlâ'ya vâsıl ve kurbiyyet-i ilâhiyyeye nâil olan zât, aziz" mânâsındaki Arapça "velî" sıfatı ile "velâ" veya "veliye" (yaklaşmak, yakın olmak) fiiline dayanmaktadır. Bu kelime, Farsça "nâme" ismiyle birleşerek de "velâyet kitabı, velâyet risâlesi" mânâsını kazanmıştır.
Bir tasavvuf ıstılahı olarak "velî", düşmanın zıttıdır. Allâh’a dost veya Allâh için dost olan kişi demektir. Allâh’ın gözetip koruduğu kimse ve Allâh’a taat ve ibadet işini uhdesine alan kişi mânâsına gelir ki, aralarında "İyi biliniz ki, Allâh kişi ile kalbi arasına girer" , "İyi bilin ki Allâh'ın velîlerine ne korku vardır, ne de onlar üzüleceklerdir" âyet-i kerimelerinin de bulunduğu kaynaklara dayanarak Allâh'ın bilhassa sevip seçtiği, O'na dost kişiler için kullanılmıştır. İslâm tasavvufunda, "velî" kişinin halktan biri gibi yaşaması, halka hizmet etmesi ve velîliğini saklaması esastır. Sûfîlere göre, "Peygamber malum, velîler ise mahfuz olmalıdır. Velîlerin velâyetlerine işaret olarak, kendisi ile Rabbi arasındaki sırları muhafaza etme, başına gelen musibetleri kimseye şikâyet etmeme, kerâmeti koruma, Allâh'ın mahlûklarının eziyetlerine ve meşakkatlerine katlanma ve onlara yük olmama ile Allâh'ın kullarını, huylarına ve meşreplerine göre idare etme, gösterilir. Velîlerin aralarında velâyet bakımından bir derecelenmenin söz konusu olduğu da bilinmektedir. İslâm tasavvufunda, velâyet mertebesine ulaşan kişilere Allâh tarafından kerâmet adı verilen, olağanüstü hâller gösterebilme gücünün bahşedildiği kabul edilmektedir. Ancak müslüman olmayanlar arasında da, "istidrac" adıyla, kerâmeti andıran olağanüstülüklerin vuku bulması, zaman içinde velîlerin bu gücüne, büyük bir meziyyetten ziyade, ârızî bir hâlolarak bakılmasına yol açmıştır. Başka bir deyişle, her velîde rastlanılabilen kerâmeti, velâyetin yüceliğine delil olarak göstermekten kaçınılmıştır. Kerâmet hadisesinin, Kur'an ve hadislerden hareketle İslâm'a aykırı olmadığı hususu bir yandan ispatlanmaya çalışılırken, bir yandan da, "Peygambere mucize göstermek nasıl farz ise, velîlere de kerâmeti gizlemek öyle farzdır." telâkkisi yerleştirilmiştir. Kerâmetin izhar edilmesi de umumiyetle benimsenmiş bir tutumdur. Ne var ki tarikatlerin yayıldığı ve sayıca arttığı dönemlerde, velî kerâmetlerinin halk yığınlarını ve muhâlif din adamlarını etkilemede mühim rol oynadığı ve geleneğin içinde kendisine belli bir yer edindiği gözlenmektedir. İşte, velîlere ait velâyetlerin özellik ve inceliklerinin işlendiği menâkıbnâme veya velâyetnâmelerin, birçok kerâmete yer vermesini bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir.
Tarikatlerin gelişmesi, yaygınlaşması ile müridlerin yetişmelerine katkıda bulunmak gibi gayelerle kaleme alınan velâyetnâmeler, velîlerin, Kur'an ve hadis temeline dayanılarak anlatılan kerâmetleri ile birlikte, İslâm öncesi devirlerin yâdigârı bazı efsâne ve mit motifleri de eklenerek zenginleştirilmişlerdir. Türklerin Anadolu'ya yerleşmelerinden önce ve sonra meydana getirilmiş evliyâ ve menâkıbnâmelerinde İslâm öncesi Türk destan geleneğinin izlerini kolaylıkla takip mümkündür. Bir kısmı İslâmiyete geçişten önceki dönemlerde teşekkül etmiş ve daha sonra İslâm medeniyeti içerisinde, yeni dinin ve kültürün tesiri ile gelişim ve değişime uğramış olan "Oğuz Destanı", "Ebu Müslimnâme", "Saltuknâme" ile temsil edilen destan geleneğine paralel olarak bir menâkıbnâme geleneği ortaya çıkmıştır. Bu gelenek "Tezkire-i Satuk Buğra Han" ve daha sonra da Ahmed-i Yesevî'nin menkabelerini içine alan "Cevâhirü'l-Ebrâr min Emvâci'l-Bihâr" ile ilk örneklerini vermiştir.
Anadolu'da tekke ve tarikatlerin yaygınlaşarak geliştiği XIII. yüzyılda menkabe eserlerinin sayıca çoğaldığı bilinmekle beraber, bunların pek azı günümüze ulaşabilmiştir. Meselâ Hâcı Bektâş-ı Velî menâkıbnâmesinde varlığından söz edilen Lokmân-ı Perende ve Ahî Evran menâkıbnâmeleri bugüne kadar elimize geçmeyen eserler arasındadır. Bu dönemde, Seyyid Harun-ı Velî, Sadrü'd-dîn-i Konevî etrafında teşekkül eden menâkıbnâmeler ile, Mevlevî muhitinin mahsulü "Sipehsâlar Menâkıbı" ve "Menâkıbu'l-Ârifîn" başlıca menâkıbnâme örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
XIV. yüzyıla gelindiğinde artık, önceki anonim menâkıbnâmelerden ayrı olarak müellifi belli eserlerin de meydana getirildiği görülür. Gülşehri'ye ait "Kerâmât–ı Ahî Evran" ve Elvan Çelebi'nin kaleme aldığı "Menâkıbu'l Kudsiyye fi Menâsıbu'l-Ünsiyye" bu tür velî menkabe kitaplarıdır. XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, menkabe eserlerinin, Hâcim Sultan, Hâcı Bektâş-ı Velî, Abdal Mûsâ, Kaygusuz Abdal, Sultan Şücau'-d-dîn, Otman Baba velâyetnâmeleri ile Dînî Tasavvufî Türk Edebiyatı'nda menâkıbnâme/velâyetnâme geleneğinin yerleştiği gözlenmektedir.
Menâkıbnâme/velâyetnâme geleneği, takip eden yüzyıllarda tarikat muhitlerinde önceki dönemlerdeki gücünü kaybederek devam etmiş, ancak tarikat târihimizdeki gelişmelere paralel olarak, gittikçe daha küçük çapta eserlerle günümüze kadar devam etmiştir.

2- Hâcı Bektâş-ı Velî Velâyetnâmesi
Anadolu'da XI. ve XIII. yüzyıllar arasında kuvvetlenen tasavvuf cereyânıyla birlikte, tarikatlerin kendi pîrleri etrafında meydana gelen âyin, erkân, giyiniş tarzı, zikir, duâ ve olağanüstülükleri içine alan menâkıb kitaplarının teşekkül ettiğini belirtmiştik. Bilindiği gibi bu eserlerin en ehemmiyetlilerinden biri de Hâcı Bektâş-ı Velî Velâyetnâmesidir. Moğol akınlarından kaçarak Anadolu'ya sığınmış göçebe Türk boylarının kendi içinden yetişen, onların mânevî, içtimaî ve siyâsî hayatlarında mühim rol oynamış mürşid şahsiyetlerden olan Hâcı Bektâş-ı Velî'nin hayatı, erkânı, kerâmetleri ve yolu üzerine müridleri tarafından bir araya getirilmiş menkabelerin toplamı olan bu eser, Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında yer alan menâkıbnâmeler içinde en tanınmış ve yaygın olanıdır.
Bu eserin kütüphanelerimizdeki birçok yazmalarının dışında, değişik şahıslar elinde nüshaları da bulunmaktadır. Eldeki velâyetnâme nüshaları, tamamı nazım veya nazım-nesir karışık şekildedir. Bazı nüshalarda nazım kısımların eksikliği sebebiyle eserin, tamamı nesir bazı nüshalarının bulunduğu fikrini vermekle birlikte, dikkatli bir incelemeyle, aslında bu nüshalardan manzum bölümlerin çıkmış olduğu anlaşılmaktadır. Gerek tamamı nazım gerekse nazım-nesir karışık nüshalardaki manzum bölümler birbiriyle aynıdır. Eserin, ilk önce nesir hâlinde yazılıp yer yer nazımla süslenmiş, daha sonra ise yeniden ele alınarak tamamının nazma çevrilmiş olduğu düşünülebilir. Başka bir ihtimal de başlangıçta tamamen nazım olan eserin sonradan istinsahları sırasında bozulmaya uğramış bulunmasıdır. Tamamı nazım olan metnin yer yer nesre çevrilmiş olabileceği de göz önünde tutulmalıdır.
Hâcı Bektâş Velâyetnâmesinin eldeki Türkçe nüshalarından başka bir de Farsça Hâcı Bektâş Velâyetnâmesi olduğunu yine Türkçe Velâyetnâme’de verilen bilgilerden öğrenmekteyiz. "Hâcı Bektâş-ı Velî Hazretinüñ Evsâf-ı Hamîdeleridür kim zikr olınur" başlığı altında Hâcı Bektâş'ın çocukluğundan itibaren sahip olduğu olağanüstülükler, ibâdete düşkünlüğü, sultanlığı kabul etmeyişi ve gece gündüz "âmâl-i sâlihiyye" üzere olduğundan bahsedildikten sonra "Nitekim Farisî menâkıbında buyurur: Kata’a kerde nefs râ çihl sâl ân merd-i Hudâ maksûd lâ mekânist.” ifadesi yer almaktadır. Yine Esad Coşan, "Makâlât-ı Hâcı Bektâş'ın bir yazma nüshasının sonunda, çok zor okunan çok ince bir yazı ile "Evsâf-ı Hazret-i Hünkâr" başlığı altında "bir yazıya rastladığından bahisle Türkçe velâyetnâmenin bu Farsça velâyetnâmeden tercüme ve hatta her ikisinin de aynı müellife âit olabileceğini öne sürmüştür. Ne var ki bugüne kadar ele geçmediğinden sözü geçen Farsça velâyetnâmenin, eldeki Türkçe velâyetnâmeye kaynaklık edip etmediği hakkında kesin bir şey söylemek mümkün olmamaktadır.
Hâcı Bektâş-ı Velî Velâyetnâmesinin müellifinin kimliği hususunda yaygın kanaat onun "Firdevsi-i Rûmî" ve "Firdevsî-yi Tavîl" lakabıyla tanınan Bursalı İlyas bin Hızır olduğu yolundadır. Firdevsi-i Rûmî, Fâtih ve II. Bâyezid devrinde yaşamış, II. Bâyezid adına 380 ciltlik "Süleyman-nâme" adlı bir eser meydana getirmiştir. Eserinin pâdişah tarafından yalnızca 80 cildinin beğenilip üç yüz cildinin yakılması üzerine pâdişaha hicviyeler yazan Firdevsi-i Rûmî İran'a kaçmış ve orada ölmüştür. Abdulbâkî Gölpınarlı, Nihânî'nin H. 1296'da (1878-79) yazdığı manzum velâyetnâmedeki bir kayıttan hareketle biri nazım, diğeri nazım-nesir karışık her iki nüshanın da Firdevsi'ye âit olduğunu ileri sürmektedir. Esad Coşan ise, manzum kısımların Firdevsi'ye ait olması ve tamamı mensur bir velâyetnâme nüshasının bulunmayışı dolayısıyla, her iki nüshanın Firdevsi'ye ait olduğu fikrinin kuvvetlendiği düşüncesindedir. Hâcı Bektaş Velâyetnâmesi; Hâcı Bektaş'ın nesebi, doğumu, çocukluğu, Ahmed-i Yesevi ile münâsebeti Ahmed-i Yesevî'nin işaretiyle Anadolu'ya gelişinin anlatılmasıyla başlar. Onun Anadolu'ya geldikten sonraki hayatı, devrin diğer mutasavvıf ve ünlü şahsiyetleriyle olan münasebetlerinin menkabeleriyle gelişir. Halîfelerinden bazılarının menkabelerinden seçmeler ve ölümü ile devam eden velâyetnâme, padişah II. Bayezid'in türbenin çatısını kurşunla kaplatmasıyla ilgili menkabeyle son bulur.

3. Nüsha Tavsifleri ve Eserin Hazırlanışında Takip Edilen Yol
Velâyetnâme’nin çeşitli tarihlerde istinsah edilmiş Türkiye kütüphanelerinde pek çok yazması vardır. Biz doktora çalışmamız sırasında bunlardan en erken tarihli dört tanesini tespit ettik. Manzum-mensur olan bu nüshaların üç tanesi üzerinde karşılaştırmalı bir çalışma yaptık. Konya Koyunoğlu Kütüphanesi’ndeki nüshanın eksik olması sebebiyle onu çalışmamız dışında bıraktık . Nüsha tavsifleri aşağıdadır.

A. Nüsha Tavsifleri
I- HÂCI BEKTÂŞ–I VELÎ MÜZESİ KÜTÜPHANESİ Nu:120
Kitabın Adı : Velâyetnâme-i Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî
Müstensih : Ali Çelebi
Dil : Türkçe
İstinsah târihi : 1034
Yazı cinsi : Okunaklı nesih, kısmen harekeli başlıklar kırmızı ile yazılmış.
Ölçüsü : 28 x 21 cm
Yaprak sayısı : 215 yaprak
Satır : 10-11 satır
Cildin çeşidi : Miklablı düz meşin cilt
Başlangıcı : Hâzâ velâyet-nâme-i Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî nesli Muhammed Mustafâ evlâd-ı cAli Salavatu'llahi caleyhim ecmacin....
Sonu : Evliyâ-i Kutb-ı câlem Hâcı Bektâş Hazreti/ İsterüz ki cümlemüze hâzır ola himmeti/ Sevene rahmet ide Rabbu'l-en'am/ Bu Velâyet-nâmede oldı tamam/ Hû diyüp er müzdine virgil selâm.
Müstensihin adı, manzum bölüm arasına sıkıştılan "Hakka minnet âhir oldı bu kitâb/ İş bu sözden var ümidüm hâsıl ola sevâb/ Çun erenler sözidür işbu kelâm bî-hadd günâhum Ali kulına cem’i ümmet-i Muhammed kardaşla rahmet ide Rabbu’l-enâm…." ile 215b’den itibaren yer alan şu bölümde geçmektedir: "Allâh içün olsun Resûl-i ekrem hürmetiçün kâdir olduğumuz kadar yazup tahrir eyledik siz erenlerden recâ ederüz ki‚ Âli Çelebi bendenüze Hakk Ta’âlâ âkibet hayırluğı rûzî kılup cümle mü’min kardaşıla îmân Mü’esser ide diyüp du’â-yı hayrıla yâd ide Fâtihâ Muhammed’e salavât Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi et-tayyibîne et-tâhirîne ve’l-hamdulillâhi Rabbu’l-âlemin tahrîren mâh-ı rebîü’l-evvel sene 1034 Bâkî-bad bi Rabbu’-İbâd."
Ali Çelebi bu nüshayı, "Azîzüm Sultân Hâcı Bektâş-ı Velî Hazretlerinün türbe-i şerîflerine bu kitâb vakfeyledüm Allâh’un la’neti üzerine olsun her kim kaldurup zâyi iderse ve Hazret-i Resûl-i Ekremün sefaatinden mahrum olsun tâlib olan âşıklar okuyup du’adan ferâmuş itmeyeler bu kitâbı okuyanı rahmetinle yarlıgagıl yâ Ganî Hâcı Bektâş-ı Velî el-Horâsânî Kaddesa’llâhu sırrahu’l-azîz" satırlarıyla bitirmektedir.

II- MİLLET KÜTÜPHANESİ, ALİ EMÎRÎ EFENDİ KİTAPLARI-ŞER'İYE, Nu. 1076
Kitabın adı : Menâkıb-ı Hâcı Bektâş–ı Velî
Müstensih : Bursalı Derviş Selman
Dil : Türkçe
İstinsah tarihi : 1035
Yazı cinsi : Okunaklı Talik, başlıklar ve söz başları kırmızı ile yazılmış
Ölçüsü : 195 x 135 mm; 155 x 85 mm
Yaprak sayısı : 149 yaprak
Satır : 17
Cildin çeşidi : Sırtı meşin mukavva cilt
Başlangıcı : Menâkıb-ı şerif kutbu'l-cârifîn Hazret-i Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî Kaddesa'llâhu sırrahu'l–caziz el-Horâsânî şükr-i sipâs-ı lâ-nihâye…
Sonu : Bu Velâyet-nâme çûn oldı tamam
Vir Rasulün rûhına yüz bin selâm
İlk sayfası sonradan eklenmiş olup, başlıklar ve söz başları kırmızı ile yazılmış, baş kısmına sonradan bir fihrist eklenmiştir.

III-NURUOSMANİYE KÜTÜPHANESİ, Nu: 2618
Kitabın adı : Menâkıb-nâme-i Hâcı Bektâş–ı Velî
Müstensih : Belli değil
Dil : Türkçe
İstinsah tarihi : Ramazan 1057 (M. 1647)
Yazı çeşidi : Nestaliki andıran bir yazı çeşidi, başlıklar kırmızı ile yazılmış
Yaprak sayısı : 78 yaprak
Satır : 17-25 arası
Başlangıcı : "Menâkıb-ı kutbu'l-cârifîn Hazret-i Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî el-Horâsânî Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm şükr-i sipâs-ı lâ-nihâye ve senâ-i bî-gâye...
Sonu : Bu Velâyet-nâme çün oldı tamâm/ vir Rasûlün rûhına yüz bin selâm/ Kim ki bunı yazana ide ducâ/ Hakk katında hâceti ola revâ/ okuyana yazana hem diyene/ Fâtihâ okuyana rahmet ine// Temmetü'l-Kitâb fi şehr-i Râmazân sene seb'a ve hamsin ve elf.
Eserin üzerindeki mühürden bu nüshanın Sultan I. Mahmud koleksiyonunda bulunduğu; üzerindeki vakıf kaydından da Haremeyn evkafı müfettişi İbrahim Hanif’in vakfettiği nüsha olduğu anlaşılmaktadır. Saray mührü taşıdığı ve sarayda okunan bir nüsha olduğuna göre bunun göz ardı edilmeyecek mühim bir nüsha olduğunu söyleyebiliriz. Nuruosmaniye kayıtlarından çıkmış olması da kanaatimizi güçlendirmektedir.
Vakıf kaydı şu şekildedir:
Hâzâ vakfun zillu’llâh el-muhashas Hüve’n-nûru’llâi ….es-sultân ibnü’s-Sultan ebu’n-necib Osmân Hân İbnü’s-Sultân mustafâ Hân veffekahu’llâhu fî…… eyyâm ve ce’ale el-tâfehu sâ’ireti ale’l-ibâd bi’s-selâm ve ene’d-dâ’î li-devletihi el-Hac İbrâhim Hanîf el-Müfettiş bi-Evkâfi’l-Haremeyn el-Muhteremeyn gufirelehu .

IV- KONYA KOYUNOĞLU KÜTÜPHANESİ YAZMA ESERLER BÖLÜMÜ Nu: 13338
Kitabın adı : Velâyetnâme-i Hâcı Bektâş–ı Velî
Müstensih : Alâad-dîn el-Belgradî
Dil : Türkçe
İstinsah tarihi : 1044 (1634)
Yazı çeşidi : İşlek bir el yazısı, başlıklar kırmızı ile yazılmış
Yaprak sayısı : 173 varak
Satır : İlk sayfa 14, diğer sayfada 17. satır
Cildin çeşidi : Meşin cilt
Başlangıcı : "Hâzâ kitâb-ı Velâyetnâme-i Hazret-i Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî kaddese sırrahu Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm el-hamdü li'llâhi Rabbu'l-câlemîn es-salâtu..."
Sonu : Pîr-âb Sultânın kerâmetiyle son bulmaktadır. "...ahir ol makamda âhirete intikal eyledi mezâr-ı şerifleri Konyada Lârende kapusından taşrada olur."
Ayrıca temellük kaydı da bulunmaktadır: “Sâhib ve mâlik elli sekiz cemâ’atin Monla Mustafanundur 1183."

B. Eserin Hazırlanışında Tâkip Edilen Yol
Türk kültür târihi için emsalsiz kaynak teşkil eden menâkıbnâmelerden biri olan Hâcı Bektâş-ı Velî Velâyetnâmesi'nin gerek kütüphanelerde gerekse şahıslar elinde bir çok nüshaları mevcuttur. Nazım ve nazım-nesir karışık olan nüshalardan târih bakımından en eskisi 1034 târihli hâlen Hâcı Bektâş-ı Velî Müzesi Kütüphanesi'nde bulunan nüshadır (HB). Daha eski bir nüshadan istinsah edildiği anlaşılan nüshanın müstensihinin bilgili biri olmadığı açıktır. Sık sık kelime ve satır atlamalarına konuların karıştırıldığına rastlanmakta, Arapça kelimelerde imlâ hatâları ve harf karışıklıkları görülmektedir. Manzum kısımlarda ise şiirde bozukluklar ve vezin hatâları pek çoktur. Müstensihin şiirin arasında kendi adını zikretmesi de yukarıdaki fikrimizi kuvvetlendirmektedir.

"Çûn erenler sözidür iş bu kelâm
Var ümidüm bî-hadd günâhum Ali kulına
Cemi' ümmet-i Muhammed kardaşla rahmet
ide Rabbu'l-en'am..."

Velâyetnâmenin nazım-nesir karışık en erken târihli dört nüshası arasından 1035 târihli ve Millet Kütüphanesi Ali Emirî kitapları içinde bulunan nüshanın müstensihinin diğerlerine nisbetle kültür seviyesinin daha yüksek olduğunun anlaşılması, dile olan vukufunun kelime tercihlerinden ve sağlam cümle kurgusunun belirgin olması sebebiyle bu nüsha üzerinde edisyon kritik yapılmış ve günümüz Türkçesine aktarılmıştır.
Gerçi bu nüshada da müstensihin, bilhassa bazı Arapça kelimelerin yazılışında yer yer hataya düştüğü, yine manzum kısımlarda vezin hataları görülmektedir. Ancak, yine de seçimimizi elimizdeki en eski nüshadan bir yıl sonraya ait bu yazma için kullanmamızın doğru olduğu kanaatindeyiz. Velâyetnâme metnini kurmada sahamızda tenkitli basım çalışmalarında kullanılan transkripsiyon sisteminden yararlandık. Özel isimler dışında büyük harf ile uzunluk işaretlerini ve ayın harfinin işareti dışındaki işaretleri, okuyucunun dikkatini dağıtmamak için kullanmadık. "Ğ" harfini bazı kelimelerdeki günümüz okunuşunu da göz önünde bulundurarak kullanma yoluna gittik. Çeviri yazı tekniğine uygun olarak noktalama işaretleri de kullanılmamıştır.
Her sayfanın başına Ali Emirî nüshasının kısaltması olarak AE ile varak numaraları konmuştur (AE1a-AE1b). (a) varağın birinci yüzü, (b) varağın ikinci yüzünü ifade etmektedir.
Metinde geçen ayet, hadis ve Farsça cümleler Latin harfleri ile yazılmış, bunlarla ilgili açıklamalar dipnotlarda verilmiştir.
Türkçe kelimelerin imlasında eserin telif târihini göz önünde bulundurarak, XV. yüzyıl Anadolu metinlerinin neşrinde bağlı kalınan usûlü takip ettik.
Eser, ayrıca günümüz Türkçesine aktarılarak her türlü okuyucunun anlayıp zevk alabileceği bir metin hâline getirilmiştir. Bire bir aktarma yoluna gidilen eserde aktarmada zaman zaman kelime cümle tasarrufunda bulunulmuştur. Bazı tasavvufî ve dinî terimler aynen korunmuş gerekli açıklamalar dipnotlarda gösterilmiştir (Peymançeye durmak, mürid, muhip vb).
Manzum kısımlar ise, anlamayı kolaylaştıracak şekilde düz yazı şekline getirilmiştir.
Metne ait bir konu fihristi ile bir de yer, şahıs ve kavim adları indeksi eklenmiştir.

Doç. Dr. Osman EĞRİ
Aralık 2006, Çorum

Hazırlayan: Hamiye Duran Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 369, Ankara, 2007, 671 S., ISBN 978-975-389-490-6

İçindekiler


İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
KISALTMALAR
GİRİŞ
1- Türk Kültüründe Velâyetnâme Geleneği
2- Hâcı Bektâş-ı Velî Velâyetnâmesi
3. Nüsha Tavsifleri ve Eserin Hazırlanışında Takip Edilen Yol
A. Nüsha Tavsifleri
B. Eserin Hazırlanışında Tâkip Edilen Yol
C. Transkripsiyon Sistemi
HÂCI BEKTÂŞ-I VELÎ'NİN HAYATI VE ESERLERİ
1. HÂCI BEKTÂŞ-I VELÎ'NİN TARİHİ HAYATI
A. Doğum Tarihi ve Yaşadığı Çevre
B. Adı
C. Anadolu'ya Gelişi
D. Nesli
E. Vefâtı ve Mezarı
2. HÂCI BEKTÂŞ-I VELÎ'NİN MENKABEVÎ HAYATI
A. Ailesi, Çocukluğu ve Yetişmesi
B. Anadolu'ya Gelişi
C. Vefatı
3. HÂCI BEKTÂŞ-I VELÎ’NİN ESERLERİ
A.Kitâbu’l-Fevâid
B.Makâlât
C.Şerh-i Besmele
D.Şathiyye
E.Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye
F.Hâcı Bektâş-ı Velî’ye Atfedilen Diğer Eserler
BİBLİYOGRAFYA
ORİJİNAL METİN, TRANSKRİPSİYON VE SADELEŞTİRME

 

Takdim

Takdim
Yüce Yaratıcının insanlık tarihiyle başlayan evrensel mesajının yeni ve kapsamlı bir tezahürü olan İslâm, ortaya çıktığı VII. yüzyıldan bugüne kadar çeşitli dönem ve coğrafyalarda ulaştığı fert ve toplumların zihin ve gönül dünyasını aydınlatmış; huzur, barış ve esenliğe kaynaklık etmiştir.
Temelde Allah’ın varlığı ve birliği ile insanın hem yaratıcısına hem de diğer insan ve varlıklara karşı saygı, ilgi ve sevgisini içeren bu mesaj, tarihî süreçte farklı sosyo-kültürel geçmişe sahip birçok topluluk tarafından kendi özelliklerine paralel olarak algılanıp yorumlanmış, böylece aynı zamanda zengin bir kültürel miras oluşmuştur.
IX ve X. yüzyıllarda bu ilâhî mesajla daha yakından temasa geçip İslâm’ı kabul etmeye başlayan Türkler, öteki topluluklar gibi bu dini kendi sosyal gerçeklikleriyle ilişkili biçimde idrak edip hayatlarına taşımışlardır. Bu süreçte İslâm’ın hem ilmî, hem de ahlâkî ve tasavvufî birikimi Türklerin dinî hayatına rehberlik etmiş, İmam Mâtürîdî, Hakîm Semerkandî, Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî gibi mümtaz ve öncü şahsiyetler ve çevreleri ortaya çıkmış, neticede on asır gibi uzun bir tarihî dönem sonunda insanlık sadece Türk kültürü için değil, aynı zamanda İslâm kültürü için de oldukça zengin bir kültürel hazineye kavuşmuştur.
Orta Asya’dan, Anadolu’ya, oradan Balkanlara kadar ulaşan Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî çizgisine mensup âlim, pir, ozan ve yol büyükleri her dönem ve bölgede son ilâhî mesaj olan İslâm’ı kendi anlayış ve duyuşlarıyla yansıtan farklı türlerde çok sayıda kitap, risale, şiir kaleme almış ve çok değerli koleksiyon bırakmışlardır.
Özgün bir karaktere sahip olan bu eserler başta ilâhî aşk, Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt sevgisi, Hz. Ali ve onun soyundan gelen tertemiz insanlara övgü, Yaratıcı ve yaratıklara karşı dostluk, hoşgörü, adalet, haksızlıkla mücadele olmak üzere inançtan ahlâk ilkelerine kadar değişik birçok hayatî konuyu ele almıştır. Bu konular bazen doğrudan anlatımla, bazen bir yol ulusunun etrafında gelişen menkabelerle, bazen adab-erkân kalıpları içinde, bazen da şairin dizeleriyle dile getirilmiştir.
Söz konusu eserler tabiî olarak dil, üslûp ve kurgusu itibarıyla kaleme alındığı dönem ve coğrafyanın özelliklerini taşımakla birlikte, verdikleri mesaj itibarıyla çağlar üstü bir niteliğe sahiptir. Onların yüzyıllar boyu korunarak günümüze ulaşmış olması, bazılarının çeşitli devirlerde yer yer ezberlenerek kuşaktan kuşağa aktarılması bunun açık delilidir.
Kütüphanelerde yahut bazı ailelerin özel sandıklarında kendi hâline bırakılmış olan bu eserlerin bugünün insanına da çok güzel mesajlar vereceği muhakkaktır. Ne var ki bazı istisnalar dışında bu eserlerin neşredilerek günümüz insanıyla buluşması sağlanamamıştır. Kültür tarihçilerinden din görevlilerine kadar toplumumuzun her kesiminin yararlanacağı bu eserlerin neşri âdeta bir zorunluluk arz etmiştir. Bu zorunluluğu gören Türkiye Diyanet Vakfı, “milletimizden aldığı imkân ve desteği, milletimize hizmet olarak sunma” mantığı içinde, hiçbir ayırım yapmadan gerçekleştirdiği sosyal ve kültürel faaliyetlerin yanına bu eserlerin neşrini de katmıştır.
Özgünlükleri muhafaza edilerek tamamen bilimsel metotlar çerçevesinde hazırlanıp yayımlanan bu eserlerin herkes için yararlı olmasını umuyor ve diliyorum.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı ve
TDV Mütevelli Heyeti Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri’ni Yayınlarken
Türkiye Diyanet Vakfı, kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği yayınlar ve etkinliklerle toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na destek veren bir kuruluştur. Yüzyıllardır Anadolu’da çok farklı kültür, inanış biçimleri ve değerler yaşama imkânı bulmuştur.
Ülkemizin zengin dinî, fikrî, ahlâkî, felsefî, bediî kültür mirası herkesi hayran bırakacak bir çeşitliliğe ve renkliliğe sahiptir. Ancak bu mirasın ülkemiz insanları tarafından yeterince tanındığı ve entelektüel olarak özümsendiği kolaylıkla söylenemez. İslâm kültürünün Anadolu birikiminin bilimsel ve objektif olarak gün yüzüne çıkarılması, araştırma kurumlarının olduğu kadar sosyal ve kültürel hizmet veren sivil teşekküllerin de önde gelen ödevidir.
İşte bu bilinçten hareketle Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulumuz “Anadolu Halk Klasikleri” üst başlıklı bir yayın serisi plânlamıştır. Bu seri içerisinde, farklı kültür gruplarının klâsikleri başta olmak üzere dinî-ahlâkî düşünce eserleri, sanat ve edebiyat eserleri ile neşredilecektir. Vakfımız bu kabil yayınları aracılığıyla toplumumuzun dinî kültürünü tanıtmayı ve bu alandaki bilgi eksikliğinin giderilmesine katkı yapmayı amaçlamaktadır. Bu suretle toplumun muhtelif katmanları arasındaki kaynaşma ve dayanışmayı güçlendireceğine inanmaktadır.
Serimizin bir kategorisini Alevî-Bektâşî Klasikleri oluşturmaktadır. Alevîlik son zamanlarda üzerinde çok durulan dinî-sosyal bir fenomen olmasına karşın, bu konuda ciddî bilgi eksikliği olduğu aşikârdır. Özgün ve otantik bilgi kaynaklarının neşredilmesiyle bu bilgi eksikliği bir nebze olsun giderilebilecektir.
Yayınlarımızın halkımızın ilgisine mazhar olacağını umuyoruz.

Prof. Dr. M. Saim YEPREM
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
ve TDV Yayın Kurulu Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri Hakkında
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 31 Ekim-02 Kasım 2003 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen I. Dinî Yayınlar Kongresinin sonuç bildirgesinde ifade edildiği gibi, toplum katmanları arasında birbirini anlama sorununun giderilebilmesi, barış ve kaynaşmanın, millî birlik ve bütünlüğün sağlanması, doğru ve bilimsel bilgiyle bu konudaki bilgi boşluğunun doldurulması ve küreselleşen dünyamızda birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi açısından Alevî-Bektâşî Klasiklerinin, sahasında uzman ilim adamlarınca ilmî neşirlerinin yapılarak dinî-kültürel hayatımıza kazandırılması, izaha gerek duyulmayacak kadar önemlidir.
Söz konusu kongreden sonra Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun başkanlığında alanın uzmanı akademisyenlerin ve bir grup Alevî-Bektâşî inanç önderinin katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir. Toplantıda Alevî-Bektâşî Klasikleri projesinin toplumsal uzlaşma ve hoşgörü kültürünün geliştirilmesine, Alevî-Bektâşî toplumunun, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev yapan din görevlilerinin ve ilgi duyan insanların bilgi ve kaynak ihtiyaçlarının karşılanmasına önemli katkılarının olacağı sonucuna varılmıştır. Projenin ilke ve esasları, hangi kitapların nasıl bir formatta basılacağı ve proje çalışma grubunun kimlerden oluşacağı belirlenmiştir. Milletimizin birlik ve beraberliği açısından önem taşıyan bu tarihî görevin şahsımın koordinatörlüğünde yürütülmesine karar verilmiş olmasından dolayı mutlu olduğumu belirtmek isterim.
Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesi vasıtasıyla el yazması eserlere ulaşılmasına yardımcı olan Hacıbektaş evlâdı merhum (Çelebi) Ali Nâki Ulusoy’a, (Çelebi) Veliyettin Ulusoy ve (Çelebi) Doğan Ulusoy’a, Hacı Bektaş Velî Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı (Baba) Durmuş Aslan’a, Çorum-Dodurga-Mehmet Dede Tekkeköy’de ikâmet eden (Dede) Eyüp Öztürk ve (Dede) Hasan Uysal’a, Amasya-Gümüşhacıköy’de ikâmet eden merhum (Baba) Durmuş Topal’ın oğlu Hasan Topal’a ve Hasan Akdeniz’e, ilmî neşirleri yapan değerli bilim insanlarımız Yard. Doç. Dr. Hamiye Duran’a, Dr. Ali Öztürk’e, Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’e, Doç. Dr. Muhit Mert’e, Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Özdemir’e, Dr. Nurgül Özcan’a, Doç. Dr. M. Mahfuz Söylemez’e, Araştırma Görevlisi Doğan Kaplan’a, Uzman Ceyhun Ünlüer’e ve çevirisi yapılan her eseri büyük bir dikkatle okuyarak çeviri metnindeki gerekli düzeltmeleri yapan Prof. Dr. Ali Yılmaz ve Prof. Dr. Mehmet Akkuş’a, eserlerin tasarımını yapan Yazıevi İletişim Hizmetleri’ne ve yayımını gerçekleştiren Türkiye Diyanet Vakfı’na teşekkür etmeyi tarihî bir görev addediyorum.

Doç. Dr. Osman EĞRİ
Proje Koordinatörü

Bibliyografya

BİBLİYOGRAFYA


ABDULKERİM BİN ŞEYH MÛSÂ, Makâlât-ı Seyyid Hârun, (Haz.: Doç. Dr. Cemal Kurnaz), Ankara 1991.
AHMED EFLAKÎ, Menâkıbu'l-Ârifîn (Çev.: Tahsin Yazıcı, C.I-II, İstanbul 1973).
ALÎ, Künhül-Ahbar, İstanbul 1277-1285.
Âşıkpaşazâde Târihi, (Haz.: A. Nihal Atsız), Ankara 1985.
ATEŞ, AHMED, "Menâkıb", İslâm Ansiklopedisi, C. VII, MEB, İstanbul 1972.
ATEŞ, SÜLEYMAN, İslâm Tasavvufu, Ankara (târihsiz).
AYTEKİN SEFER, Velâyetnâme-i Hacı Bektâş-ı Veli, C.I-II, Ankara 1956.
AYTEKİN, SEFER, Hacı Bektaş-ı Velî, Makâlât, Ankara 1954.
BARKAN, Ö. LÜTFİ PROF. DR., Kolonizatör Türk Dervişleri, Ankara (târihsiz).
BAYRAM MİKAİL, Bâciyân-ı Rûm, Konya 1987.
BAYRAM MİKAİL, Şeyh Evhâdü'd-din Hamid el-Kirmanî ve Evhadiyye Tarikatı, Konya 1993.
BAYRAM, MİKÂİL, Ahî Evran ve Ahî Teşkilâtının Kuruluşu, Konya 1991.
BUHARÎ, MUHAMMED BİN İSMAİL, Sahîhü'l-Buhârî, C. I-IV, Kahire (târihsiz).
COŞAN, ESAT, Makâlât, Ankara 1986.
Derleme Sözlüğü, TDKY, C. I-XII, Ankara 1963-1982.
DEVELLİOĞLU, FERİT, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Ankara 1978.
DURAN, HAMİYE, “Besmele Tefsiri” Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi, Ankara 2005.
DURAN, HAMİYE, Hâcı Bektâş-ı Velî'nin Makâlâtında Din ve Tasavvuf, (Yüksek Lisans Tezi), Ankara 1987.
DURAN, HAMİYE, Hâcı Bektâş-ı Velî'nin Velâyet-nâmesi ve Velâyet-nâme'de geçen Keramet Motifleri, (Basılmamış Doktora Tezi), Ankara 1995.
ERGİN, PROF. DR. MUHARREM, Dede Korkut Kitabı, Giriş-Metin-Faksimile, Ankara 1989.
ERÖZ, MEHMET, Türkiye'de Alevilik Bektâşilik, İstanbul 1977.
FERHENG-İ ZİYA, Gencine-i Güftar, (Farsça-Türkçe Lügat), C. I-III, İstanbul 1984.
FIĞLALI, ETHEM RUHİ, Türkiye'de Alevilik ve Bektâşilik, Ankara 1990.
FURAT, AHMED SUBHİ, "Veli" maddesi, İslâm Ansiklopedisi, C. XIII, İstanbul 1986.
GÖLPINARLI, ABDULBAKİ, "Bektaş" maddesi, Türk Ansiklopedisi, C. V.
GÖLPINARLI, ABDULBAKİ, Hz. Hünkar Hacı Bektâş-ı Veli'nin Vasiyetnâmesi, Kitabu'l Fevaid, İstanbul 1959.
GÖLPINARLI, ABDULBAKİ, Vilayetnâme, Menâkıb-ı Hünkar Hacı Bektâş-ı Veli, İstanbul 1958.
GÖLPINARLI, ABDULBAKİ, Yunus Emre ve Tasavvuf, İstanbul 1982.
GROSS, ERICH, Das Velâyetnâme des Haggi Bektash, Leipzig 1927.
GÜNAY, UMAY, Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Ankara 1986.
GÜZEL, ABDURRAHMAN, Prof. Dr., "Bektâşilik ve Bektâşî Şiiri", Şükrü Elçin Armağanı, Ankara 1983.
HEFFENING, "Velâyet" maddesi, İslâm Ansiklopedisi, C. XIII, İstanbul 1986.
İSMAİL BİN MUHAMMED, Keşfü’l-Hafa ve Müzilü’l-İlbas, Beyrut 2001.
Kitabu'l-Fevaid, Hazret–i Hünkar Hacı Bektâş-ı Veli'nin Vasiyet-nâmesi, Dizergonca matbaası, İstanbul 1959.
KÖPRÜLÜ, FUAD, "Anadolu Selçukları Târihinin Yerli Kaynakları", Belleten, C.7, Ankara, 1943.
KÖPRÜLÜ, FUAD, "Anadolu'da İslâmiyet", Darü'l-Funun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, Sayı 4, 5, 6, İstanbul 1922.
KÖPRÜLÜ, FUAD, "Bektaş" maddesi, İslâm Ansiklopedisi, C. II, İstanbul 1970.
KÖPRÜLÜ, FUAD, Türk Edebiyatı Târihi, İstanbul 1980.
KÖPRÜLÜ, FUAD, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1976.
KÖPRÜLÜ, ORHAN, "Târih Kaynağı Olarak XIV-XV Asırlara Ait Bazı Türkçe Menâkıb–nâmeler", (basılmamış doktora tezi), İstanbul 1953.
KORKMAZ, ZEYNEB Prof. Dr., Marzuban-nâme Tercümesi (Sadru'd-din Şeyhoğlu), İnceleme-Metin-Sözlük, Tıpkıbasım, Ankara 1973.
Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1987.
LEVEND, AGAH SIRRI, Divan Edebiyatı Kelimeler ve Remizler Mazmunlar Mefhumlar, İstanbul 1980.
Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye, (Hazırlayanlar: Dr. Gıyasettin Aytaş, Dr. Hacı Yılmaz), Ankara 2004.
MUHAMMED FUAD ABDUL-BÂKÎ, el-Mu’cem el- Müfehres, İstanbul 1990.
NOYAN, BEDRİ, Bektâşilik ve Alevîlik Nedir, Ankara 1987.
NOYAN, BEDRİ, Hacı Bektaş Veli Velâyetnâmesi (İlk Velâyetnâme), Aydın 1986.
NOYAN, BEDRİ, Hacı Bektaş'ta Pîr Evi ve Diğer Ziyaret Yerleri, İzmir 1964.
OCAK, A. YAŞAR, Kültür Târihi Kaynağı Olarak Menâkıb-nâmeler, Metodolojik Bir Yaklaşım, Ankara 1992.
ÖZBAY, HÜSEYİN, Hacı Bektâş-ı Veli, Makalat, Ankara 1990.
ÖZTÜRK, YAŞAR NURİ, Kur'an-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf (İslâm'da Ruhî Hayat), İstanbul 1989.
ÖZTÜRK, YAŞAR NURİ, Târihi Boyunca Bektâşilik, İstanbul 1990.
PAKALIN, MEHMET ZEKİ, Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1983.
ŞARDAĞ, RÜŞTÜ, Her Yönü ile Hâcı Bektâş-ı Veli ve En Yeni Eseri, Şerh-i Besmele, İzmir 1985.
SARI, MEVLÜT, el-Mevârid, Arapça-Türkçe Lûgat, İstanbul 1982.
ŞEMSEDDİN SÂMİ, Kamus-ı Türkî, Der-sa’adet 1317.
ŞEMSEDDİN SÂMİ, Kamusu'l-A’lâm, İstanbul 1314.
Tarama Sözlüğü, (XIII. Yüzyıldan Günümüze Kadar Tanıkları ile), C. I-VIII, Ankara 1963-1977.
TARIM, CEVAT HAKKI, Kırşehir Târihi, Kırşehir 1958.
TAŞKÖPRÜLÜZADE, eş-Şakâiku'n-Numâniyye fi Ulema-i Devleti'l-Osmaniyye (İnceleme notlarla neşreden: Ahmed Subhi Furat), İstanbul 1985.
TİMURTAŞ, FARUK KADRİ, Şeyhi'nin Harnâmesi, İstanbul 1971.
TOGAN, ZEKİ VELİDİ, Oğuz Destanı, Reşideddin'in Oğuz-nâmesi, Tercüme ve Tahlili, İstanbul 1982.
Velâyetnâme-i Hacim Sultan, Dr. George Jacob ve Dr. Rudolf Taschudı, yayın önsöz ve tercümesiyle, Berlin 1914 "Türkçe-Almanca".
Yazma Eserlerde Vakıf Mühürleri, Haz.: Doç. Dr. Günay Kut-Nimet Bayraktar, Ankara 1984.
Yeni Tarama Sözlüğü, Düz.: Cem Dilçin, TDKY, Ankara 1983.
YILMAZ, H. KÂMİL, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 1994.
YILMAZ, MEHMET, Edebiyatımızda İslâmî Kaynaklı Sözler, İstanbul 1992.
YÜCE, KEMAL Prof. Dr., Saltuknâme'de Târihî Dinî ve Efsânevî Unsurlar, Ankara 1987.

Daha Fazla İçerik...