Önsöz

Alevîlik-Bektâşîlik konusunda derinliğine araştırma yapmadan önce, bu kadar sayıda yazılı kaynağın varlığından haberdar değildim. Özellikle sahaya inerek, “dede” ve “baba”larla görüştükten sonra, çok sayıda Osmanlıca yazılı kaynağın var olduğuna, insanlarımızın Osmanlıca bilmediklerinden dolayı bu eserleri okuyamadıklarına, ama orijinal olmalarından dolayı da bu kıymetli eserleri muhafaza ettiklerine şahit oldum. Eserlerin isimlerini biliyorlar, babalarının veya dedelerinin Alevî-Bektâşî geleneği ile ilgili bilgileri bu eserlerden okuyarak anlattıklarını, âdâb ve erkânı bu eserlere göre yerine getirdiklerini dile getiriyorlardı. El yazması eserlerden pasajlar okuduğumda da “evet, babamız veya dedemiz bize bunları anlatırdı/okurdu” diyorlardı.

Bu bilgilerin yaşayan gelenek içerisindeki yerini öğrenmek amacıyla, yazma eserlerdeki bilgileri Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde ikâmet eden inanç önderleriyle, vakıf ve dernek temsilcileriyle ve Alevî vatandaşlarımızla paylaştım. Onlar da bazen heyecanlanarak, bazen de duygulanarak benzer düşüncelerini dile getirdiler. Alevî-Bektâşî kaynaklarındaki dinî, tasavvufî ve ahlâkî muhtevayı zaman zaman Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi öğretmenleri ve Diyanet personeliyle de paylaşma fırsatım oldu. Onlar da şu ana kadar bu eserlerin gün yüzüne çıkmamış olmasının kültürel zenginliğimiz açısından büyük bir kayıp olduğunu ifade ettiler.

Hemen herkesin ortak düşüncesi; bir süre sonra zayi olması muhtemel hazîne değerindeki bu yazma eserlerin bir an önce latin harflerine çevrilerek, sadeleştirilmesiydi. Türkiye Diyanet Vakfı’nın Alevî-Bektâşî Klasikleri’ni yayınlama teklifi de bu türden düşüncelerin yoğunlaştığı bir döneme denk geldi.

Bu proje çerçevesinde yayınlanan Kitâb-ı Dâr’da yer alan “dâr duâsı”nı okuduğunuzda, Hakk’a yürüyen bir kişi için gönül ve kalbin derinliklerinden gelerek dile dökülen ve gözyaşlarıyla sulanan bu yakarışın rûhta bıraktığı derin izleri tecrübe edeceğinize inanıyorum. Bu vesileyle el yazması eseri, fotoğrafları çekilmek üzere bize emanet etme kâdirşinaslığını gösteren sayın Hasan Topal Beyefendiye, diğer nüsha sahiplerine, proje başladıktan sonra doğrudan veya telefonla görüşerek bir an önce eserlerin yayınlanması için teşviklerini esirgemeyen bütün dostlara eserin yayınlanmasını gerçekleştiren Türkiye Diyanet Vakfı’na ve emeği geçen herkese teşekkür ederim. Allah hepimizi hayırlı işlerde muvaffak kılsın.

Doç. Dr. Osman EĞRİ
Aralık 2006, Çorum

İçindekiler

İçindekiler
İçindekiler
Önsöz / 12
Kaynak Kişi: Durmuş Topal (Baba) / 14
Kısaltmalar / 16
Giriş / 17
I. Eserin Nüshaları / 20
II. Nüshaların Karşılaştırılması / 22
III. Alevîlik-Bektâşîlikte Dâr(dan İndirme) Erkânı / 23
IV. Değerlendirme / 30
Kitâb-ı Dâr Orijinal Metin,
Transkripsiyon ve Sadeleştirme / 35
Diğer Nüshalar / 117
Sözlük / 153

Kaynak Kişi

Kaynak Kişi:
Durmuş Topal (Baba)
1932 yılında Amasya ili Gümüşhacıköy ilçesi Beden Köyü’nde doğdu. Bir süre ilkokula, daha sonra da babasının isteği üzerine Kur’an Kursu’na devam etti. 1949 yılında Şerife Hanım’la yaptığı evlilikten biri kız ikisi erkek olmak üzere üç çocuğu dünyaya geldi. 1952 yılında başladığı askerlik görevini, Erzurum ve Polatlı’da telsiz onbaşı olarak tamamladı. Yarım bıraktığı ilkokul eğitimini dışarıdan bitirdi.
Eğitim-öğretime çok önem veren ve kendi köyünde çalıştığı süre içinde gençlere Kur’an ve dinî bilgiler öğreten Durmuş Topal, çocuklarının eğitimi sebebiyle köyünden ayrılarak Gümüşhacıköy ilçe merkezine taşındı.
Çevre köylerde çok sevilen, elinden geldiğince Alevî toplumunun cem, mevlit, defin, dâr, görgü vb. hizmetlerini yerine getirmeye çalışan Topal geniş bilgisinden dolayı Alevî dedelerinden de teşvik ve destek gördü. Onların izinleri çerçevesinde, görgü ve birlik cemleri gibi hizmetleri de yıllarca yürüttü. Bu nedenle Alevî-Bektaşi “baba”sı olarak da tanındı.
1994 yılında geçirdiği beyin kanaması sonucunda sağlığı bozularak, Parkinson hastalığına yakalandı. Zamanla felç olan Durmuş Topal ömrünün geride kalan kısmında cem ve diğer hizmetlere sadece dinleyici olarak katıldı. 26 Ağustos 2002 tarihinde Hakk’a yürüdü.

 

Takdim

Takdim
Yüce Yaratıcının insanlık tarihiyle başlayan evrensel mesajının yeni ve kapsamlı bir tezahürü olan İslâm, ortaya çıktığı VII. yüzyıldan bugüne kadar çeşitli dönem ve coğrafyalarda ulaştığı fert ve toplumların zihin ve gönül dünyasını aydınlatmış; huzur, barış ve esenliğe kaynaklık etmiştir.
Temelde Allah’ın varlığı ve birliği ile insanın hem yaratıcısına hem de diğer insan ve varlıklara karşı saygı, ilgi ve sevgisini içeren bu mesaj, tarihî süreçte farklı sosyo-kültürel geçmişe sahip birçok topluluk tarafından kendi özelliklerine paralel olarak algılanıp yorumlanmış, böylece aynı zamanda zengin bir kültürel miras oluşmuştur.
IX ve X. yüzyıllarda bu ilâhî mesajla daha yakından temasa geçip İslâm’ı kabul etmeye başlayan Türkler, öteki topluluklar gibi bu dini kendi sosyal gerçeklikleriyle ilişkili biçimde idrak edip hayatlarına taşımışlardır. Bu süreçte İslâm’ın hem ilmî, hem de ahlâkî ve tasavvufî birikimi Türklerin dinî hayatına rehberlik etmiş, İmam Mâtürîdî, Hakîm Semerkandî, Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî gibi mümtaz ve öncü şahsiyetler ve çevreleri ortaya çıkmış, neticede on asır gibi uzun bir tarihî dönem sonunda insanlık sadece Türk kültürü için değil, aynı zamanda İslâm kültürü için de oldukça zengin bir kültürel hazineye kavuşmuştur.

Orta Asya’dan, Anadolu’ya, oradan Balkanlara kadar ulaşan Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî çizgisine mensup âlim, pir, ozan ve yol büyükleri her dönem ve bölgede son ilâhî mesaj olan İslâm’ı kendi anlayış ve duyuşlarıyla yansıtan farklı türlerde çok sayıda kitap, risale, şiir kaleme almış ve çok değerli koleksiyon bırakmışlardır.
Özgün bir karaktere sahip olan bu eserler başta ilâhî aşk, Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt sevgisi, Hz. Ali ve onun soyundan gelen tertemiz insanlara övgü, Yaratıcı ve yaratıklara karşı dostluk, hoşgörü, adalet, haksızlıkla mücadele olmak üzere inançtan ahlâk ilkelerine kadar değişik birçok hayatî konuyu ele almıştır. Bu konular bazen doğrudan anlatımla, bazen bir yol ulusunun etrafında gelişen menkabelerle, bazen adab-erkân kalıpları içinde, bazen da şairin dizeleriyle dile getirilmiştir.

Söz konusu eserler tabiî olarak dil, üslûp ve kurgusu itibarıyla kaleme alındığı dönem ve coğrafyanın özelliklerini taşımakla birlikte, verdikleri mesaj itibarıyla çağlar üstü bir niteliğe sahiptir. Onların yüzyıllar boyu korunarak günümüze ulaşmış olması, bazılarının çeşitli devirlerde yer yer ezberlenerek kuşaktan kuşağa aktarılması bunun açık delilidir.
Kütüphanelerde yahut bazı ailelerin özel sandıklarında kendi hâline bırakılmış olan bu eserlerin bugünün insanına da çok güzel mesajlar vereceği muhakkaktır. Ne var ki bazı istisnalar dışında bu eserlerin neşredilerek günümüz insanıyla buluşması sağlanamamıştır. Kültür tarihçilerinden din görevlilerine kadar toplumumuzun her kesiminin yararlanacağı bu eserlerin neşri âdeta bir zorunluluk arz etmiştir. Bu zorunluluğu gören Türkiye Diyanet Vakfı, “milletimizden aldığı imkân ve desteği, milletimize hizmet olarak sunma” mantığı içinde, hiçbir ayırım yapmadan gerçekleştirdiği sosyal ve kültürel faaliyetlerin yanına bu eserlerin neşrini de katmıştır.
Özgünlükleri muhafaza edilerek tamamen bilimsel metotlar çerçevesinde hazırlanıp yayımlanan bu eserlerin herkes için yararlı olmasını umuyor ve diliyorum.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı ve
TDV Mütevelli Heyeti Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri’ni Yayınlarken

Türkiye Diyanet Vakfı, kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği yayınlar ve etkinliklerle toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na destek veren bir kuruluştur. Yüzyıllardır Anadolu’da çok farklı kültür, inanış biçimleri ve değerler yaşama imkânı bulmuştur.
Ülkemizin zengin dinî, fikrî, ahlâkî, felsefî, bediî kültür mirası herkesi hayran bırakacak bir çeşitliliğe ve renkliliğe sahiptir. Ancak bu mirasın ülkemiz insanları tarafından yeterince tanındığı ve entelektüel olarak özümsendiği kolaylıkla söylenemez. İslâm kültürünün Anadolu birikiminin bilimsel ve objektif olarak gün yüzüne çıkarılması, araştırma kurumlarının olduğu kadar sosyal ve kültürel hizmet veren sivil teşekküllerin de önde gelen ödevidir.
İşte bu bilinçten hareketle Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulumuz “Anadolu Halk Klasikleri” üst başlıklı bir yayın serisi plânlamıştır. Bu seri içerisinde, farklı kültür gruplarının klâsikleri başta olmak üzere dinî-ahlâkî düşünce eserleri, sanat ve edebiyat eserleri ile neşredilecektir. Vakfımız bu kabil yayınları aracılığıyla toplumumuzun dinî kültürünü tanıtmayı ve bu alandaki bilgi eksikliğinin giderilmesine katkı yapmayı amaçlamaktadır. Bu suretle toplumun muhtelif katmanları arasındaki kaynaşma ve dayanışmayı güçlendireceğine inanmaktadır.
Serimizin bir kategorisini Alevî-Bektâşî Klasikleri oluşturmaktadır. Alevîlik son zamanlarda üzerinde çok durulan dinî-sosyal bir fenomen olmasına karşın, bu konuda ciddî bilgi eksikliği olduğu aşikârdır. Özgün ve otantik bilgi kaynaklarının neşredilmesiyle bu bilgi eksikliği bir nebze olsun giderilebilecektir.

Yayınlarımızın halkımızın ilgisine mazhar olacağını umuyoruz.

Prof. Dr. M. Saim YEPREM
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
ve TDV Yayın Kurulu Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri Hakkında

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 31 Ekim-02 Kasım 2003 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen I. Dinî Yayınlar Kongresinin sonuç bildirgesinde ifade edildiği gibi, toplum katmanları arasında birbirini anlama sorununun giderilebilmesi, barış ve kaynaşmanın, millî birlik ve bütünlüğün sağlanması, doğru ve bilimsel bilgiyle bu konudaki bilgi boşluğunun doldurulması ve küreselleşen dünyamızda birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi açısından Alevî-Bektâşî Klasiklerinin, sahasında uzman ilim adamlarınca ilmî neşirlerinin yapılarak dinî-kültürel hayatımıza kazandırılması, izaha gerek duyulmayacak kadar önemlidir.
Söz konusu kongreden sonra Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun başkanlığında alanın uzmanı akademisyenlerin ve bir grup Alevî-Bektâşî inanç önderinin katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir. Toplantıda Alevî-Bektâşî Klasikleri projesinin toplumsal uzlaşma ve hoşgörü kültürünün geliştirilmesine, Alevî-Bektâşî toplumunun, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev yapan din görevlilerinin ve ilgi duyan insanların bilgi ve kaynak ihtiyaçlarının karşılanmasına önemli katkılarının olacağı sonucuna varılmıştır. Projenin ilke ve esasları, hangi kitapların nasıl bir formatta basılacağı ve proje çalışma grubunun kimlerden oluşacağı belirlenmiştir. Milletimizin birlik ve beraberliği açısından önem taşıyan bu tarihî görevin şahsımın koordinatörlüğünde yürütülmesine karar verilmiş olmasından dolayı mutlu olduğumu belirtmek isterim.
Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesi vasıtasıyla el yazması eserlere ulaşılmasına yardımcı olan Hacıbektaş evlâdı merhum (Çelebi) Ali Nâki Ulusoy’a, (Çelebi) Veliyettin Ulusoy ve (Çelebi) Doğan Ulusoy’a, Hacı Bektaş Velî Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı (Baba) Durmuş Aslan’a, Çorum-Dodurga-Mehmet Dede Tekkeköy’de ikâmet eden (Dede) Eyüp Öztürk ve (Dede) Hasan Uysal’a, Amasya-Gümüşhacıköy’de ikâmet eden merhum (Baba) Durmuş Topal’ın oğlu Hasan Topal’a ve Hasan Akdeniz’e, ilmî neşirleri yapan değerli bilim insanlarımız Yard. Doç. Dr. Hamiye Duran’a, Dr. Ali Öztürk’e, Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’e, Doç. Dr. Muhit Mert’e, Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Özdemir’e, Dr. Nurgül Özcan’a, Doç. Dr. M. Mahfuz Söylemez’e, Araştırma Görevlisi Doğan Kaplan’a, Uzman Ceyhun Ünlüer’e ve çevirisi yapılan her eseri büyük bir dikkatle okuyarak çeviri metnindeki gerekli düzeltmeleri yapan Prof. Dr. Ali Yılmaz ve Prof. Dr. Mehmet Akkuş’a, eserlerin tasarımını yapan Yazıevi İletişim Hizmetleri’ne ve yayımını gerçekleştiren Türkiye Diyanet Vakfı’na teşekkür etmeyi tarihî bir görev addediyorum.

Doç. Dr. Osman EĞRİ
Proje Koordinatörü

Giriş

Giriş
Kültür ve geleneklerin, kendi varlıklarını devamlı kılabilmek için yazılı kaynaklara ihtiyaçları vardır. Kültürel mîras, nesiller arası sürekliliğini yazılı kaynakların varlığına borçludur. Yetişmekte olan nesil tarafından ilgili kitaplara müracaat edilerek okunmayan, dolayısıyla üzerinde düşünülmeyen kültür ve gelenekler, sahip oldukları dinî, ahlâkî ve insânî değerleri bir sonraki neslin ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve problemlerine çözüm üretebilecek şekilde güncelleyememişlerdir. Klişe halinde kalan değerler, canlılıklarını ve etkinliklerini devam ettiremedikleri için, ya yeni nesil tarafından benimsenmemişler; ya da farklı kültür ve geleneklerin etkisinde kalarak kaybolup gitmişlerdir.1 Kültür, gelenek ve medeniyetler tarihinde, bu durumun pek çok örneğini bulmak mümkündür.

Kültür ve medeniyetimizin özgün bir şûbesi olan Alevîlik-Bektâşîlik de, aynı gerçekle yüz yüzedir. Alevîlik-Bektâşîlik, tarih boyunca varlığını sözlü kültürle birlikte, yazılı kaynaklara dayalı olarak devam ettirebilmiştir. Cenknâmeler, Erkânnâmeler, Velâyetnâmeler, Menâkıbnâmeler, Buyruklar, Fazîletnâmeler, Makteller, Cönkler, İcâzetnâmeler ve diğer eserler asırlarca insanlarımızın özel kütüphanelerinde yerlerini almış, büyük bir zevk ve heyecan içersinde okunmuşlardır. Bu eserlerdeki bilgiler, insanlarımızın duygu ve düşünce dünyaları üzerinde etkili olmuş, onların din ve dünya tasavvurlarına önemli ölçüde şekil vermişlerdir. Seyyid Battal Gâzî, Sarı Saltuk, Abdal Mûsâ gibi millî kahramanlar, Hazret-i Ali, Muhammed Hanefî, Mâlik bin Eşter gibi dînî kahramanların anlatıldığı eserler zemininde şahsiyet kazanmış, milletimizin gönlünde kök, budak salmışlardır. İnsanlarımızın birlik ve dirliğinin devamlılığında, kültür ve geleneğimizin canlılığında bu eserlerin inkâr edilemez bir fonksiyonu bulunmaktadır.

Bugün söz edilen eserleri gençlerin, hatta yetişkinlerin dahi aynı coşku ve heyecanı hissederek okuduklarını söylemek mümkün değildir. Çünkü birinci derecedeki bu kaynaklar, ya günümüz Türkçesi’ne tercüme edilerek yayınlanmamış veyahut da yayınlanmışlarsa bile, yapılan tercümeler bilimsel yeterlikte olmamıştır. Özellikle yayınlanan eserlerde tıpkıbasımlara yer verilmemiş olması ve nüsha karşılaştırması (edisyon kritik) yapılmaması, önemli bir eksiklik olarak gözükmekte, bu durum ise yayınların güvenilirliğini azaltmaktadır. Ayrıca eserlerde yer alan âyet ve hadîslerin kaynaklarının belirtilmemesi, Arapça, Farsça kelimelerin Türkçelerinin yazılmaması, az sayıda basılan bu eserlerin de okunmalarını bir hayli güçleştirmektedir. Sonuç olarak Alevîlik-Bektâşîlik sanki yazılı kaynaklara sahip değilmiş gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Bu görüntü, gerçekten kaynakların olmamasından değil, şu ana kadar üzerlerinde ciddî araştırmalar yapılıp yayınlanmamış olmalarındandır.

Böyle bir görüntünün ortaya çıkmasının ayrıca birkaç nedeni daha bulunmaktadır. Birincisi ve en önemlisi şudur: 1826 tarihinde Yeniçeri Ocağı kapatıldığında, Hacıbektâş Dergâhı’nda bulunan pek çok el yazması Alevî-Bektâşî kaynağı kaybolmuştur. Bu süreçte, bazı kaynaklar toprağa gömülerek veya duvar içlerine saklanarak gözden uzak tutulmuş, bazıları da Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ikâmet eden dede ve tâliblere verilerek kurtarılmaya çalışılmıştır.2 Aynı şekilde Anadolu’da bulunan kitapların da bir kısmı, yakalanma korkusu ile bizzat sahipleri tarafından saklanmış, kimseye gösterilmemiş, ya toprağa gömülmüş veya yakılmıştır.3 Sahipleri tarafından okunamayan bu Osmanlıca el yazması eserlerin içindeki bilgiler yıllarca saklı kalmıştır. Yeni yetişen nesiller, rûh ve gönül dünyalarını derinden etkileyebilecek, davranışlarına yön verebilecek bu bilgilerden böylece habersiz olmuşlardır.

Elinizde bulunan Kitâb-ı Dâr da, hazîne değerindeki bu el yazması eserlerden sadece birisidir. Alevîlik-Bektâşîlik konusundaki araştırmaları ile tanınan İsmail Onarlı, yaptığımız bir görüşme sırasında Çorum ve Amasya’da okunmakta olan dâr duâlarının orijinal olduklarını ve el yazması metinlerin bulunması halinde önemli bir hizmetin yerine getirileceğini ifade etmiştir. Biz de bölgedeki Alevî köylerinde yaptığımız kaynak araştırmalarında, görüştüğümüz kişilere özel kütüphanelerinde el yazması dâr duâsı metni bulunup bulunmadığını sormaya başladık. İkisi Amasya/Gümüşhacıköy Beden Köyü’nde, birisi de Çorum/Dodurga Mehmet Dede Tekkeköy’de olmak üzere üç nüshaya ulaştık.

I. Eserin Nüshaları
1. Nüsha: Hacı Bektâş Velî Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi başkanı Durmuş Aslan’la birlikte Amasya/Gümüşhacıköy’de yaptığımız bir araştırma sırasında, Beden Köyü nüfusuna kayıtlı Hasan Topal’ın4 merhûm babası Durmuş Topal Baba’nın özel kütüphanesine sahip olduğunu öğrendik. Kendilerine “eserlerin dijital fotoğraflarını çekerek, Türkçe’ye çevirme ve yayınlama” teklifi yaptığımızda, kâdirşinaslık göstererek konuya çok olumlu yaklaştılar. Dâr kitabı ile birlikte yedi adet el yazması eseri, fotoğrafları çekilmek üzere bize emanet ettiler. Biz de fotoğraflarını çektikten sonra, eserleri kendisine iade ettik. Gümüşhacıköy’de bulduğumuz Kitâb-ı Dâr nüshası 21 (yirmi bir) varaktan oluşmaktadır. Okunaklı bir Osmanlı Türkçe’siyle 12 satır olarak yazılmıştır. Eserin üzerinde herhangi bir tarih kaydı ve eseri yazan kişinin adı bulunmamaktadır. Kâğıdı eski ve yazısı düzgün olması itibarıyla, çeviri yapılırken bu nüsha esas alınmıştır.

2. Nüsha: Amasya/Gümüşhacıköy Beden Köyü Durmuş Topal Baba özel kütüphanesinde bulduğumuz diğer nüshada ise aynı duâ metni farklı bir yazı stili ve Osmanlı Türkçe’siyle kaleme alınmıştır. 12 (on iki) varaktan oluşan bu nüsha vr. 11a’dan itibaren farklı bir yazı stili ile yazılmıştır. Vr. 10b’den sonra yaprağın kopmuş olması nedeniyle, tamamlama yoluna gidildiği düşünülebilir. Nitekim vr. 10b’ye kadar güzel bir yazıyla ve 12 satır halinde yazılan nüsha, vr. 11a’dan itibaren farklı satır sayılarıyla kaleme alınmıştır. Ayrıca yazı kalitesi de düşüktür. Nüshanın son tarafında Hicrî 1377 ve Mîlâdî 1962 tarihi kayıtlıdır. Bu kaydın da vr. 10b’den sonra nüsha tamamlama işlemini yapan kişi tarafından yazıldığı düşünülebilir. Bu iki bölümdeki kâğıt yapısının da farklı olduğu dikkate alındığında, vr. 11a’dan önceki bölümün çok daha önceki bir tarihte yazılmış olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür.

3. Nüsha: Kitâb-ı Dâr’ın son nüshasını ise Balıkesir Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Edebiyat Bölümü son sınıf öğrencisi olan Nazife Öztürk Türk Kültürü ve Hacı Bektâş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesi’ne getirmiştir. Öztürk bu nüshanın da içinde bulunduğu el yazması eseri Çorum/Dodurga Mehmet Dede Tekkeköy’de ikamet eden Hacı Molla Mustafa oğlu Bektaş Güneş Dede’den aldığını ifade etmiştir. Eserin fotoğrafları çekildikten sonra, Bektaş Güneş’e iade edilmek üzere Öztürk’e teslim edilmiştir. Şeyh Safî Buyruğu, dâr duâsı, düvaz imâm ve nefeslerden oluşan eser, toplam 79 varaktır. Hâzâ Duâ-yı Dâr-ı Mansûr (Bu Mansûr Dârı Duâsıdır) ifadesiyle başlayan Dâr Kitabı eserin 23b-29a varakları arasında bulunmaktadır. Osmanlı Türkçe’siyle 15 satır halinde yazılmıştır. Eserin yazıldığı tarih vr. 29a’da Hicrî 1248 olarak kaydedilmiştir.

II. Nüshaların Karşılaştırılması
Her üç nüsha da hemen hemen birbirinin aynısıdır. Bununla birlikte aralarında bazı küçük farklılıkların olduğu da göze çarpmaktadır. Bu benzerlik Amasya/Gümüşhacıköy’de yazılan ve okunan duâ metinlerinin, bu bölgeye Çorum/Dodurga Mehmet Dede Tekkeköy’den gitmiş olma ihtimali ile açıklanabilir. Nitekim Mehmet Dede Tekkeköy’de ikamet eden Hasan Aygün ve Eyüp Öztürk dedelerin verdikleri bilgilere göre Amasya/Hamamözü, Gümüşhacıköy ve Merzifon’a bağlı olan Alevî köyleri asırlardır Tekkeköy’deki dedelerin tâlibidirler.5 Dolayısıyla bazı kelime eksiği veya ilavesinin dışında her üç nüshada da aynı duâ metni yer almaktadır.

Nüshalar arasındaki bazı farklılıklar ise şöyledir: Gümüşhacıköy nüshasında “Süleymân Peygamber’in parmağında olan hâtemin…”6 şeklinde yer alan metin Tekkeköy nüshasında “Süleymân Peygamber’in parmağında olan mührün”7 İlk metinde mühür ve üstü mühürlü yüzük anlamlarına gelen “hâtem” kelimesi kullanılırken, ikinci metinde Farsça olmakla birlikte Türkçe’de daha yaygın kullanılan “mühür” kelimesi tercih edilmiştir.

Tekkeköy nüshasında “dört kitabın ve yedi mushafın ve yüz on dört sûrenin ve otuz sipârenin…”8 şeklinde geçen metin, Gümüşhacıköy nüshasında “dört kitâbın ve altı bin altı yüz altmış altı âyetin, yüz on dört sûre-i kelâmın, otuz iki sipârenin” şeklindedir. Farklı olarak “altı bin altı yüz altmış altı âyet” ilave edilmiştir. Ayrıca Gümüşhacıköy nüshasında yer alan “otuz iki sipâre (cüz)” ifadesi, Tekkeköy nüshasında “otuz sipâre” olarak geçmektedir.9
Gümüşhacıköy nüshasında “kırklar cem’inde içilen şerbetin ve onu getüren Selmân-ı Fârisî’nin…”10 cümlesi Tekkeköy nüshasında bir kelime ilave ile “kırklar ceminde içilen şerbet-i engürün ve ânı getüren Selmân-ı Fârisî’nin…”11 haline gelmiştir. Burada yapılan tek değişiklik; şerbetin neden yapıldığını anlatmak amacıyla Farsça olan “engür” (üzüm) kelimesinin eklenmesi olmuştur.

Bir başka farklılık ise şöyledir: Gümüşhacıköy nüshasında yer alan “zâhirde ve bâtında olan erlerin, evliyâların, azîzlerin, şehîdlerin, gözcülerin”12 şeklinde geçen metne Tekkeköy nüshasında “gâzîlerin” kelimesi ilave edilerek duâ “zâhirde ve bâtında olan erlerin, evliyâların, gâzîlerin, şehîdlerin, gözcülerin…”13 cümlesiyle yapılmıştır.
Sonuç olarak; üç nüsha arasında bazı kelime değişiklikleri dışında önemli bir farklılık bulunmamaktadır.


III. Alevîlik-Bektâşîlikte Dâr (dan İndirme) Erkânı
“Dâr” kelimesi Arapça’da “ev, şehir, yer”; “Farça’da bu anlamların yanısıra “ağaç, direk, idam sehpası” anlamlarına gelmektedir. Türkçe’de ise her iki dildeki anlamları ile kullanılmaktadır. Dâr, muhibbin can fedâ etmek üzere meydanda ikrâr verdiği yerin adıdır. Meydanın tam orta yerine “dâr” denir. Bîat ve tarîkat telkîni, dârdan indirme gibi erkân, burada icrâ olunmaktadır.14
Tasavvuf düşüncesinde günâhlar, özellikle de “kul hakkı” dervişin mânevî ilerleyişine engel olarak görülmektedir. Dâr sırasında, bir anlamda günâhların toplum huzurunda ortaya çıkartılarak “kul hakkı” ile ilgili olanlarının hak sahibi tarafından affedilmesi sağlanmış olur. Dâr sırasında, elinden veya dilinden günah sâdır olmuş bir derviş durumuna düşmek pek tabii istenen bir şey değildir. Bu korku, dervişler üzerinde mânevî bir kontrol mekanizması oluşturmaktadır.
Tarîkatın herhangi bir üyesi suç işlediğinde, meydan odasına çağırılarak sorgulanır. Gerekirse cezâ verilir. Cezâ verme işine, “dâra çekmek” adı verilir. Cemaatin ve dedenin önünde canını yol uğrunda vermeye hazır olduğunu bildirmek için niyaz ederek meydanın ortasına gelip, ayaklar mühürlenmiş halde kollar çapraz, baş öne eğik şekilde durmaya dâra durmak denir.
Ayak mühürleme duruşuyla temsil edilen İmam Hüseyin gibi yol uğruna canını vermeye hazır olma haline; Dâr-ı Hüseyin adı verilir. Dâr-ı Mansûr, Hallac-ı Mansûr gibi yol uğruna ölümü göze almayı sembolize etmektedir. Dâr-ı Nesîmî’ye durmaksa, Nesîmî gibi yol uğruna gerekirse derisinin yüzülmesine tahammül etmeyi temsil etmektedir. Bu anlayış, diz üstü duruşuyla sembolize edilmektedir. Dâr’ül-Emân sığınılacak yer, emniyet yurdu anlamındadır. Tarîkata gireceklerin ikrâr verdikleri yerdir.15
Alevî-Bektâşî geleneğinde sadece hayatta olan tâlib ve dervişler dâra çekilmez. Hakk’a yürüyen muhîb, tâlib, derviş, dede, baba veya dedebaba için de dâr çekilir. Hiçbir Bektâşî, ölümünden sonra toplum huzurunda hata ve kusurlarının ortaya çıkmasını istemez. Bu yüzden ölen kimseler için gerçekleştirilen dâr erkânı bireysel ve toplumsal sorumluluğu daha da artıran bir etki gücüne sahiptir. Hakk’a yürüyen kimse için, üçüncü, yedinci ve kırkıncı günü yapılan törene; dârdan indirme erkânı adı verilir. Dâr Erkânı, “Hayır Yemeği”, “Kırk Yemeği” veya “Lokma Yemeği” şeklinde de isimlendirilmekte olup, tarihten bugüne uygulanan önemli bir Alevî-Bektâşî erkânıdır.16 John Kingsley Birge Bektâşîlik Tarihi adlı eserinde Cenaze Geleneği başlığı altında çeşitli uygulama örnekleri vermiştir.17

Hasan Topal, köyün hocalığını da yapmış olan babası Durmuş Topal dedenin, mürşid olarak katıldığı dâr erkânlarında dâr duâsını ezbere okuduğunu anlatmıştır. Çorum merkeze bağlı Nesîmî Keşlik Köyü’nden Şeyh Çoban Ocağı’na bağlı Hüseyin Aygün Dede, Türkçe’ye çevirdiğimiz dâr duâsını dinlediğinde, kendilerinin de aynı duâyı okuduklarını ifade etmiştir. Aynı zamanda “baba”lık icâzetnâmesine de sahip olan Hacı Bektâş Velî Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi başkanı Durmuş Aslan da Çorum bölgesinde yürütülen dâr erkânlarında aynı duâyı okuduklarını belirtmiştir.
Dârdan indirme veya dâr çekme sırasında Hakk’a yürüyen (ölen) kişi, görgü ve sorgudan geçirilmiş, yaşayan kişilerden helâllik ve rızâlık alınmış olur. Isparta bölgesindeki Alevî-Bektâşî inancına göre dârdan indirme erkânı uygulanıncaya kadar, Hakk’a yürüyen kişi kabirde rahat edemez. Dârda (ayakta) bekler.18 Bu yüzden bir an önce dâr erkânı gerçekleştirilir.

Dâr çekilmeden önce, dede veya hoca duâ eder. Topluma dünya ve âhiret hayâtı hakkında aydınlatıcı bir konuşma yapar. Geride kalanları tesellî edici sözler söyler. Çerağ uyandırılır, post serilir ve süpürge çalınır. Meydan (erkân) böylece açıldıktan sonra, Hakk’a yürüyen kişinin yakınlarından üç kişi dâra dururlar. İçlerinden birisi dede ve cemaate hitaben üç defa şu tercümânı okur: “Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ ve in lem tağfir lenâ ve terhamnâ le nekûnenne mine’l-hâsirîn.19 sonra şöyle der: “Destûr pîrim! Yüzüm yerde, özüm dârda, Hak-Muhammed-Ali dîvânında, erenlerin dâr-ı Mansûr’unda canım kurban, tenim tercüman, bu fakîrden alacağı olan, incinmiş, gönlü kırılmış kardeş varsa, dile gelsin, bile gelsin, hakkını istesin. Burası Hak meydanıdır. Herkesin hakkı herkese teslim edilir. Râzılık alınır. Hakkıma, yoluma bağlıyım. Allah, eyvallâh…”20

Dede cemaatin bilgisine başvurur. Merhûmun borcu veya alacağı varsa, mirasçıları bunları öder veya kabul ederler. Eğer herhangi bir alacak veya verecek yoksa, orada hazır bulunanlar hep birlikte şöyle söylerler: “Gönül birliği ile hepimiz hakkımızı helâl eyledik. Allah ve erenler de bağışlasın. Biz râzıyız, Allah da râzı olsun. Hakk’a yürüyen kişinin rûhu şâd ve sevinçli olsun. Hak-Muhammed-Ali yardımcısı olsun. Allah rahmet eylesin.”21

Cemaatin içerisinden istekte bulunan birisi çıkarsa, gelerek özünü dâra çeker. Dede bu kişiye hitâben şöyle söyler: “Geldiğin hak yoludur. Durduğun Hak dîvânıdır. Dâra gel, doğruyu söyle. Gönlündekini beyân eyle. Dilinizdeki bize. Kalbinizdeki size.” Dâra gelen kişi, Hakk’a yürüyen kişinin yakınlarına isteklerini ifade eder. Haklar iade edildikten sonra, karşılıklı helâlleşilir. Râzılık alındıktan sonra erkâna geçilir.

Erkânın başında dede tarafından Nuh Sûresi 28. âyet, Necm Sûresi 5-9. âyetler, Yâsîn Sûresi’nin ilk 12 âyeti okunur. Farklı bölgelerde farklı sûreler de okunmaktadır. Meselâ; Ankara/Çubuk Çit Köyü’nde Fâtiha Sûresi, erkânın iki yerinde Bakara Sûresi’nin son iki âyeti, âyetü’l-kürsî ve üç ihlâs okunmaktadır.22 Hazret-i Peygamber ve Ehl-i Beyt’e salavât getirilir, tövbe istiğfâr edilir. Bundan sonra dede dâr duâsını okur.23

Alper Çağlayan’ın Çubuk Yöresi’nde Erkân adlı çalışmasında yer verdiği dâr duâsı, büyük ölçüde Gümüşhacıköy/Beden Durmuş Topal ve Çorum/Dodurga Mehmet Dede Tekkeköy Hacı Molla Mustafa oğlu Bektaş Güneş el yazması nüshalarındaki duâlara benzemektedir. Ancak arada bazı farklılıklar da mevcuttur. Çubuk yöresinde okunan dâr duâsında Ehl-i Beyt ve on iki imâmlar anıldıktan sonra “âmentü” okunarak, anlamı üzerinde durulmaktadır. Ayrıca Hazret-i Peygamber’in mi’râç mûcizesini anlatan âyete de yer verilmektedir. Dâr duâsının sonunda Allah’tan dünyada ve âhirette iyilik ve güzelliklerin istendiği Rabbenâ âtinâ duâsı yapılmaktadır.24

Haydar Teberoğlu Evliyâ Yolunda Erkân adlı kitabında çok sayıda ocak temsilcisinden oluşan bir komisyonun oy birliği ile okunmasına karar verdiği bir dâr duâsına yer vermiştir. Bu dâr duâsı da büyük ölçüde Gümüşhacıköy/Beden Durmuş Topal ve Çorum/Dodurga Mehmet Dede Tekkeköy Hacı Molla Mustafa oğlu Bektaş Güneş el yazması nüshalarındaki duâlara benzemektedir. Bununla birlikte bazı farklılıklar da bulunmaktadır. Duâ inna’llâhe yağfiru’z-zunûbe…25 ve fe inneke ğafûru’r-rahîm26 âyetleriyle başlamaktadır. Cenâb-ı Hak’tan Hazret-i Âdem’e indirilen 10 sayfa, Hazret-i Şit’e indirilen 50 sayfa, Hazret-i Nûh’a indirilen 30 sayfa, Hazret-i İbrahim’e indirilen 10 sayfa hürmeti hakkı için de Hakk’a yürüyen kişinin bağışlanması dilenmektedir.27 İslâm’ın inanç esaslarının sıralandığı “âmentü” bu duâda da yer almaktadır.28

Dâr duâsından sonra Hakk’a yürüyen kişi eğer hayatta iken üç sünnet yedi farzı29 her zaman yerine getirmişse, üç düvaz imâm okunur. Bir yıl ile üç yıl arasında düşkünlük cezası almışsa ve bu nedenle düşkünlük erkânı uygulanıyorsa, beş düvaz imâm okunur. Beş ile yedi yıl arasında düşkünlük cezası almışsa, yedi düvaz imâm okunur. Yedi yılın üzerinde düşkünlük cezası almışsa, on iki düvaz imâm okunur.30

XVII. yüzyılda yaşamış bir Bektâşî âşığı olan Derviş Muhammed’in düvaz imâmı şöyledir:

Allah meded, yâ Muhammed, yâ Ali!
Bizi dergâhından mahrûm eyleme,
Pîrim Hünkâr Hacı Bektâş Velî,
Bizi dergâhından mahrûm eyleme.

Âdem safiyyullâh atam hakkıyçün,
Muhammed Mustafâ Hâtem hakkıyçün,
Eyyûb’a sürdüğün sitem hakkıyçün,
Bizi dergâhından mahrûm eyleme.

Hasan’ın aşkına kılarım zârî,
Hüseyin’dir dînimizin serveri,
Âlemler cânısın Cenâb-ı Bârî,
Bizi dergâhından mahrûm eyleme.

Zeynel’in cânına kıldılar cefâ,
Muhammed Bâkır’dır sırr-ı Mürtezâ,
İmâm Ca’fer, Kâzım ve Mûsâ yı Rızâ,
Bizi dergâhından mahrûm eyleme.

Muhammed’im eydür: Hey Ganî Kâdir,
Takî, Nakî, Askerî Rahmân’ımdır,
Muhammed Mehdî’ye niyâzım budur,
Bizi dergâhından mahrûm eyleme.31

Erkân kırk yemeği (lokması) yenir. Hakk’a yürüyen kişi adına kesilen kurban lokma olarak dağıtılır. Lokmanın beşikteki çocuğun bile kursağından geçmesine özen gösterilir.32


IV. Değerlendirme
Dâr erkânına iştirak eden tâlibler bir taraftan Hakk’a yürüyen kişi için Allah’tan af ve mağfiret dilerlerken, diğer taraftan da kendi imân ve ikrârlarını tazelemektedirler. Kelimelerdeki uyum ve ahenk, söyleyişteki kolaylık ve akıcılık, inanan ve ürperen kalplerdeki duygusal heyecanı zirvelere taşıyan bir etkiye sahiptir. Duânın her anında doruk bir dini/tasavvufî deneyim yaşanması ihtimali yüksektir. Bu açıdan dâr duâsı, kişisel-toplumsal bir inanç tecrübesi anlamına gelmektedir. Birey üzerindeki etkisi kişinin Allâh’a ve kendisine olan inanç ve güvencini artırmasıdır. Hakk’a yürüyen kişi için hep birlikte duâ edilmesi ve kurban kesilmesi de toplumsal bağları güçlendiren, dayanışma ve sahiplenilme duygusunu geliştiren bir etki meydana getirmektedir.

Hak âşığı canlar duâ ederken, Kur’an âyetleri eşliğinde bir kez daha Allâh’ın büyüklüğünü ve yaratıcılığındaki kudretini dile getirmektedirler. Allah sevgisine mekân yaptıkları kalp ve gönüllerini O’nun esirgeyicilik ve bağışlayıcılığına sığınarak, günâhların affı ve kötülüklerin def’i için bir sığınak haline dönüştürmektedirler. Allâh’ın yaratıcılığındaki güzellik ve mükemmelliğin evren üzerindeki yansımalarını ifade ederek, inancı müşahede seviyesine yükseltmektedirler. Kuşlardan böceklere, güneşten yıldızlara kadar gözlemleyebildikleri objeleri Allâh’ın varlık ve birliğini haykıran birer ilan edici olarak tefekkür etmek, dâr duâsının özünü oluşturmaktadır. Duâ sırasında zâlimin zulmüne engel olan ve mazlûmun hakkını gözeten, kudretli ve âdil bir Allah tasavvuru kelimelere dökülmektedir. Doksan dokuz güzel ismi ile anılan Allâh, tâliblerin mâşûku ve sığınağıdır. Her bölümün sonunda “Allah, Allah” sesleriyle topluca gerçekleştirilen zikir, kalplerdeki Hak sevgisini ve inancını pekiştiren bir uygulamadır. İnsanı Hakk’a yakınlaştıran, nefis, şeytan ve kötülüklerden uzaklaştıran bu yaklaşım, eğitici ve öğretici bir fonksiyon icra etmektedir.

Hazret-i Âdem’den Hazret-i Muhammed’e kadar gelip geçen Peygamberlerin isimlerinin ve onların ön plana çıkan özelliklerinin sayılması da münâcâtın önemli bir parçası haline getirilmiştir. Âdem Peygamber’e meleklerin secde etmesi, İbrâhim Peygamber için ateşin bir gül bahçesi haline gelmesi, Dâvud Peygamber’in demiri muma çevirmesi, Süleyman Peygamber’e cin ve hayvanların itaat etmesi, İdris Peygamber’in Cennet elbisesi dikmesi, Hızır’ın çağırıldığında gelip yetişmesi, Eyüp Peygamber’in vücuduna kurtlar düştükten sonra, Allâh’ın yardımıyla sağlığına kavuşması, Yakup Peygamber’in uzun bir ayrılıktan sonra oğlu Yusuf’a kavuşması, Mûsâ Peygamber’in Tûr Dağı’nda Allah’la konuşması, Îsâ Peygamber’in nefesiyle ölüleri diriltmesi ve Hazret-i Muhammed’e Kur’ân-ı Kerîm’in indirilmesi bahsi geçen konular arasındadır. Allâh’ın birliği (tevhîd) inancını tamamlayan bir peygamberlik (nübüvvet) tasavvuru, dâr duâsı aracılığıyla ilan edilen gerçekler arasındadır. Peygamberlere indirilen kitap ve sayfalar, dört büyük melek başta olmak üzere bütün melekler, Cennet ve Cehennem ikrâr edilen îmân esaslarıdır. Dâr duâsı bu yönü itibarıyla “âmentü”nün (İslâm’ın îmân esaslarının) bir tekrarı mahiyetindedir. Dârdan indirme erkânına katılan canlar, toplu halde bir îmân tazeleme sürecini de idrak etmektedirler.
Tâlibler yaklaşık olarak yarım saat süren dâr duâsına ve saatlerce süren dâr erkânına katılarak, aynı zamanda manevî bir arınma süreci de yaşamaktadırlar. Ölümü ve âhireti hatırlatan duâ, kalp ve vicdanları güçlendirmekte, kötülüğe karşı olan nefsânî eğilimleri zayıflatmaktadır. Rûh bedenin esaretinden kurtularak, ilâhî feyzi ve manevî zevki daha kolay hissedebilir hale gelmektedir. Gözlerden dökülen yaş, Hak aşkınadır. Hak âşıkları tarafından çekilen “âh”lar, âşığı oldukları Allah’tan ayrılığın hasretiyle dillendirilmektedir. Merhûm tâlib şerîat kapısına göre defnedildikten sonra çekilen dâr, hayatta kalanları tarîkat kapısının erkânınca Hak yolunda ilerletmekte, onları da Hakk’ın dergâhına tertemiz gitmeleri için hazırlamaktadır. Ölümle hayat birleşmiş; kesret vahdete dönüşmüştür. Dâr erkânı bir nevî “ölmeden önce ölmenin” yolunu açan, Cennet ve Cemâli bu dünyada gösteren bir hakîkat penceresi haline gelmiştir.

Hazret-i Ali, dâr duâsının bir parçası olan nâd-ı Ali’de, ihtiyaç duyulduğunda kendisinden yardım istenen, elinde Zülfikâr’ı ile ilim ve adâleti sembolize eden bir Hak eri olarak tasvîr edilmektedir. O yiğitlik (fütüvvet) ağacının kökü, cesaret ve şecaatin kaynağıdır. Onun peşinden gelen evlatları, yani on iki imâmlar da Hakk’a yürüyen kişinin bağışlanması için vesîle edilen kutsîler arasında anılmaktadırlar. Onların her biri içinde yaşadıkları zaman ve mekânda hakkın ve hakkâniyetin temsilcileri olmuşlardır. Bu yüzden onların yüzü suyu hürmetine de Allah’tan af ve mağfiret dilenmektedir. Duâ bittikten sonra okunan düvaz imâmlar, Ehl-i Beyt’e ve on iki imâmlara duyulan sevgi ve özlemin şiir diline dökülen yansımaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Kerbelâ’da Hazret-i Hüseyin’le birlikte şehit olanlar için okunan mersiyeler, Ehl-i Beyt sevgisini kalplere nakşeden edebî metinlerdir.
Duâda isimleri anılan diğer seçkin isimler; Selmân-ı Fârisî, Hallâc-ı Mansûr, Seyyid Nesîmî, Hacı Bektâş Velî, Seyyid Battal Gâzî, Şeyh Safî, Sultân-ı Hatâyî, Rûm Evliyâları, Horasan Pîrleri, yedi iklim dört kıtada bulunan Allâh’a yakın olmuş kimseler, şehitler, gâzîler, gözcüler ve bekçilerdir. Mekke, Medîne ve Hac yüzü suyu hürmetine duâ edilen kutsal mekânlardır.


Dipnotlar
1 Bu konuda bkz. Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, İstanbul, 1987, Marmara Ünv. İlâhiyat Fak. Vakfı Y., s. 215-222.
Orhan Türkdoğan, Değişme-Kültür ve Sosyal Çözülme, İstanbul, 1988, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Y., s. 61-64.
2 Bu bilgi, Hacıbektâş’ta ikâmet eden ve Hacı Bektâş Velî evladları olan Çelebilerden alınmıştır.
3 Bu bilgi, Çorum/Dodurga/Mehmet Dede Tekkeköy’de ikâmet eden Eyüp Öztürk Dede’den alınmıştır. Eyüp Dede’nin anlattığına göre birkaç çuval el yazması eser, yakalanma korkusuyla Mehmet Dede’nin türbesinin önünde bulunan boşluğa gömülmüştür.
4 Hasan Topal, Amasya/Gümüşhacıköy merkezde öğretmen olar ak görev yapmaktadır.
5 Mehmet Dede Tekkeköyü 100 haneden oluşmaktadır. 60 hanesinde yaşayan kişiler dedelik makamına sahiptirler. Eyüp Öztürk Dede’nin verdiği bilgiye göre Çorum, Amasya, Yozgat, Tokat ve Sivas bölgesinde 300 civarında köy Tekkeköy’de yaşayan dedelerin tâlibi durumundadır.
6 Bkz. Amasya/Gümüşhacıköy Beden Köyü nüshası vr. 9b.
7 Bkz. Çorum/Dodurga Mehmet Dede Tekkeköy nüshası, vr. 26a.
8 Bkz. Çorum/Dodurga Mehmet Dede Tekkeköy nüshası, vr. 26b.
9 Bkz. Amasya/Gümüşhacıköy Beden nüshası vr. 12a.
10 Bkz. Amasya/Gümüşhacıköy Beden nüshası vr. 15a.
11 Bkz. Çorum/Dodurga Mehmet Dede Tekkeköy nüshası, vr. 27a.
12 Bkz. Amasya/Gümüşhacıköy Beden nüshası vr. 16a.
13 Bkz. Çorum/Dodurga Mehmet Dede Tekkeköy nüshası, vr. 27b.
14 Bkz. Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ankara, 1997, Rehber Y., s. 206; Cemal Kurnaz, “Dâr”, DİA, VIII, 482.
15 Hüseyin Özcan, “Bektâşîlikte Dâr Kavramı ve Hallac-ı Mansûr Etkisi”, Folklor ve Edebiyat Dergisi, S. 30, ss. 157-164., s. 158.
16 Bu konuda bkz. Osman Eğri, Yaygın Din Eğitimi Açısından Bektâşîlik, İstanbul, 2003, Horasan Y., s. 274-275.
17 John Kingsley Birge, Bektâşîlik Tarihi, İstanbul, 1991, Ant Y., s. 192-193.
18 Bkz. Hüseyin Bal, Alevî-Bektâşî Kültürü, Isparta 2002, Fakülte Kitabevi Y., s. 108.
19 Burada okunan metin âyettir. Anlamı: “Her ikisi şöyle söylediler: Rabb’imiz! Kendimize yazık ettik. Bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen kaybedenlerden oluruz.” A’râf, 7/23.
20 Bkz. Mehmet Yaman, Alevîlikte Cenaze Hizmetleri, İstanbul, 2003, Can Y., s. 37; Seyit Derviş Tur, Erkânnâme, İstanbul, 2002, Can Y., s. 506. Dâr tercümânı içerisindeki âyet metni Yusuf Ziya Yörükhan’ın alan araştırması sonuçlarını bir araya getirdiği eserinde geçmektedir. Bkz. Yusuf Ziya Yörükhan, Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar, Ankara, 1998, Kültür Bakanlığı Y., s. 346.
21 Bkz. İsmail Kaygusuz, Alevîlikte Dâr, İstanbul, 1995, Alev Y., s. 81; Yaman, a.g.e., s. 37; Tur, a.g.e., s. 506.
22 Bkz. İbrahim Arslanoğlu, “Çubuk Yöresi Alevîliğinde Dâr Kurbanı”, Hacı Bektâş Velî Dergisi, Ankara, 1998, S. 6, ss. 11–34, s. 19, 26.
23 Tur, a.g.e., s. 506.
24 Alper Çağlayan, Çubuk Yöresinde Erkân, Ankara, 2002, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektâş Velî Araştırma Merkezi Y., s. 47-49.
25 Âyetin anlamı: “Ey Muhammed! De ki: Ey kendilerine kötülük edip, aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar.” Zümer, 39/53.
26 Âyetin anlamı: “…Sen bağışlarsın, merhamet edersin.” İbrahim, 14/36.
27 Haydar Teberoğlu, Evliyâ Yolunda Erkân, Ankara, 2003, Dedeoğlu Matbaası, s. 655.
28 Bkz. Teberoğlu, a.g.e., s. 656.
29 Fuat Bozkurt’un hazırladığı Buyruk kitabında “üç sünnet yedi farz” şu şekilde sayılmaktadır: 1. sünnet: Allah’ın adını dilden, sevgisini gönülden düşürmemek. 2. sünnet: Hazret-i Peygamber’i sevip onun yolundan gitmek. Kin, nefret ve düşmanlığı kalpten dışarıya atarak, toplumla uyum içinde olmak. 3. sünnet: Hazret-i Ali’nin yoluna gönül rızâsı ile teslim olmak. 1. farz: Müsâhip edinmek. 2. farz: Mürebbî edinmek. Hak kazanında pişmektir. 3. farz: Rehber edinmek. Rehber Hak yolunun kılavuzudur. 4. farz: Mürşid edinmek. Mürşid Hak yolunun güneşidir. 5. farz: Âşinâ bulmak. 6. farz: Peşine olmak. 7. farz: Çeğildeşi olmak. Bkz. Buyruk, haz: Fuat Bozkurt, İstanbul, 1982, Serbest Matbaası, s. 132-133. Sefer Aytekin’in hazırladığı Buyruk kitabında ise “üç sünnet yedi farz” biraz da farklı sayılmıştır: 1. sünnet: Gönlünde kin ve kibire yer bırakmamak. 2. sünnet: Kalbinde düşmanlık duygusu olmamak. 3. sünnet: Toprak (mütevâzî) olmak. 1. farz: Mürebbî edinmek. 2. farz: Müsâhip sahibi olmak. 3. farz: Tâc giymek. 4. farz: Sırdâr olmak. 5. farz: Yâre yâr ve özü ulu olmak. 6. farz: Beli sağlam (namuslu) olmak. 7. farz: Hakla sohbet kılmak. Bkz. Buyruk, haz: Sefer Aytekin, Ankara 2001, Ayyıldız Y., s. 88.
30 Bkz. Teberoğlu, a.g.e., s. 657.
31 Bkz. İsmail Özmen, Alevî-Bektâşî Şiirleri Antolojisi, Ankara, 1995, Saypa Y., s. 404; Bedri Noyan, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik, Ankara, 2000, Ardıç Y., s. 112.
32 Bkz. Kaygusuz, Alevîlikte Dâr, s. 81.