Önsöz

Önsöz

İslam Tasavvufunun en önemli merkezlerinden birisi olan Horasan, birçok büyük değer yetiştirmiştir. Ahmet Yesevî, Lokman-ı Perende, Hacı Bektâş-ı Veli ve İbrâhîm Edhem bu değerlerden sadece bir kaçıdır. Öğretileri çağları aşmış olan bu Horasan Erenleri'nin düşüncelerini benimseyen mürîdânı, Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında önemli etkiye ve katkıya sahip olmuşlardır. Rol-model olarak benimsendikleri için günümüzde dahi etkileri sürmeye devam etmekte olan bu âbide şahsiyetlerin yeterince tanındıkları ve anlaşıldıkları kanaatinde değilim. Bu bilge insanların tanınmasının daha bir, daha diri ve daha iri yarınlar kurmamıza katkı sağlayacağı kuşkusuzdur. Başta yayına hazırladığımız elinizdeki el yazması eserin kahramanı İbrâhîm Edhem olmak üzere bu âbide şahsiyetlerin tamamı bir taraftan Alevî ve Bektâşî geleneğinin önemli pirlerinden iken, diğer taraftan da Sünnî tasavvufunun zirve isimlerindendirler.
Dünya nimetleri içerisinde yüzerken terk-i dünya etmiş, kendini Mevlâ'sına adamış bir ulu çınar olan İbrâhîm Edhem'i anlatmakta olan bu eserin, onu daha iyi tanımamıza ve anlamamıza katkı sağlayacağını ümit ediyorum. Eserin içerisinde Türk edebiyatında iz bırakan yapıtlardan "Dâstân-ı Fâtıma" ile "Dâstân-ı Hâtun" da yer almaktadır. Bu iki kıssa da halkımızın tasavvufi öğretiye verdiği değeri ifade etmesi açısından önem arzetmektedir.
Bu vesile ile yayına hazırladığımız bu eserin yayınını üstlenen Türkiye Diyanet Vakfı yetkililerine; projede büyük emeği bulunan dostum Osman Eğri Bey'e; metni yayına hazırlarken katkıda bulunan dostlarım Ali Öztürk, Ceyhun Ünlüer ve İdris Söylemez Beylere teşekkür ederken, bu çabanın Mevlâ tarafından hayırlı sonuçlara vesile olmasını niyaz ederim.
Mehmet Mahfuz SÖYLEMEZ
ÇORUM 2007

Dâstân-ı İbrâhîm Edhem, Dâstân-ı Fâtıma, Dâstân-ı Hâtun.
Hazırlayan: Mehmet Mahfuz Söylemez. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 371, Ankara 2007, 96 S., ISBN 975-389-488-3

 

İçindekiler


İçindekiler
Önsöz / 10
Kaynak Kişi / 11
Giriş / 12
Bibliyografya / 17
Orijinal ve Çeviri Metin / 19
Dâstân-ı İbrâhîm Edhem / 20
Dâstân-ı Fâtıma / 54
Dâstân-ı Hâtun / 70
Sözlük / 92
İndeks / 94

 

Takdim

Takdim
Yüce Yaratıcının insanlık tarihiyle başlayan evrensel mesajının yeni ve kapsamlı bir tezahürü olan İslâm, ortaya çıktığı VII. yüzyıldan bugüne kadar çeşitli dönem ve coğrafyalarda ulaştığı fert ve toplumların zihin ve gönül dünyasını aydınlatmış; huzur, barış ve esenliğe kaynaklık etmiştir.
Temelde Allah’ın varlığı ve birliği ile insanın hem yaratıcısına hem de diğer insan ve varlıklara karşı saygı, ilgi ve sevgisini içeren bu mesaj, tarihî süreçte farklı sosyo-kültürel geçmişe sahip birçok topluluk tarafından kendi özelliklerine paralel olarak algılanıp yorumlanmış, böylece aynı zamanda zengin bir kültürel miras oluşmuştur.
IX ve X. yüzyıllarda bu ilâhî mesajla daha yakından temasa geçip İslâm’ı kabul etmeye başlayan Türkler, öteki topluluklar gibi bu dini kendi sosyal gerçeklikleriyle ilişkili biçimde idrak edip hayatlarına taşımışlardır. Bu süreçte İslâm’ın hem ilmî, hem de ahlâkî ve tasavvufî birikimi Türklerin dinî hayatına rehberlik etmiş, İmam Mâtürîdî, Hakîm Semerkandî, Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî gibi mümtaz ve öncü şahsiyetler ve çevreleri ortaya çıkmış, neticede on asır gibi uzun bir tarihî dönem sonunda insanlık sadece Türk kültürü için değil, aynı zamanda İslâm kültürü için de oldukça zengin bir kültürel hazineye kavuşmuştur.
Orta Asya’dan, Anadolu’ya, oradan Balkanlara kadar ulaşan Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî çizgisine mensup âlim, pir, ozan ve yol büyükleri her dönem ve bölgede son ilâhî mesaj olan İslâm’ı kendi anlayış ve duyuşlarıyla yansıtan farklı türlerde çok sayıda kitap, risale, şiir kaleme almış ve çok değerli koleksiyon bırakmışlardır.
Özgün bir karaktere sahip olan bu eserler başta ilâhî aşk, Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt sevgisi, Hz. Ali ve onun soyundan gelen tertemiz insanlara övgü, Yaratıcı ve yaratıklara karşı dostluk, hoşgörü, adalet, haksızlıkla mücadele olmak üzere inançtan ahlâk ilkelerine kadar değişik birçok hayatî konuyu ele almıştır. Bu konular bazen doğrudan anlatımla, bazen bir yol ulusunun etrafında gelişen menkabelerle, bazen adab-erkân kalıpları içinde, bazen da şairin dizeleriyle dile getirilmiştir.
Söz konusu eserler tabiî olarak dil, üslûp ve kurgusu itibarıyla kaleme alındığı dönem ve coğrafyanın özelliklerini taşımakla birlikte, verdikleri mesaj itibarıyla çağlar üstü bir niteliğe sahiptir. Onların yüzyıllar boyu korunarak günümüze ulaşmış olması, bazılarının çeşitli devirlerde yer yer ezberlenerek kuşaktan kuşağa aktarılması bunun açık delilidir.
Kütüphanelerde yahut bazı ailelerin özel sandıklarında kendi hâline bırakılmış olan bu eserlerin bugünün insanına da çok güzel mesajlar vereceği muhakkaktır. Ne var ki bazı istisnalar dışında bu eserlerin neşredilerek günümüz insanıyla buluşması sağlanamamıştır. Kültür tarihçilerinden din görevlilerine kadar toplumumuzun her kesiminin yararlanacağı bu eserlerin neşri âdeta bir zorunluluk arz etmiştir. Bu zorunluluğu gören Türkiye Diyanet Vakfı, “milletimizden aldığı imkân ve desteği, milletimize hizmet olarak sunma” mantığı içinde, hiçbir ayırım yapmadan gerçekleştirdiği sosyal ve kültürel faaliyetlerin yanına bu eserlerin neşrini de katmıştır.
Özgünlükleri muhafaza edilerek tamamen bilimsel metotlar çerçevesinde hazırlanıp yayımlanan bu eserlerin herkes için yararlı olmasını umuyor ve diliyorum.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı ve
TDV Mütevelli Heyeti Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri’ni Yayınlarken
Türkiye Diyanet Vakfı, kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği yayınlar ve etkinliklerle toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na destek veren bir kuruluştur. Yüzyıllardır Anadolu’da çok farklı kültür, inanış biçimleri ve değerler yaşama imkânı bulmuştur.
Ülkemizin zengin dinî, fikrî, ahlâkî, felsefî, bediî kültür mirası herkesi hayran bırakacak bir çeşitliliğe ve renkliliğe sahiptir. Ancak bu mirasın ülkemiz insanları tarafından yeterince tanındığı ve entelektüel olarak özümsendiği kolaylıkla söylenemez. İslâm kültürünün Anadolu birikiminin bilimsel ve objektif olarak gün yüzüne çıkarılması, araştırma kurumlarının olduğu kadar sosyal ve kültürel hizmet veren sivil teşekküllerin de önde gelen ödevidir.
İşte bu bilinçten hareketle Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulumuz “Anadolu Halk Klasikleri” üst başlıklı bir yayın serisi plânlamıştır. Bu seri içerisinde, farklı kültür gruplarının klâsikleri başta olmak üzere dinî-ahlâkî düşünce eserleri, sanat ve edebiyat eserleri ile neşredilecektir. Vakfımız bu kabil yayınları aracılığıyla toplumumuzun dinî kültürünü tanıtmayı ve bu alandaki bilgi eksikliğinin giderilmesine katkı yapmayı amaçlamaktadır. Bu suretle toplumun muhtelif katmanları arasındaki kaynaşma ve dayanışmayı güçlendireceğine inanmaktadır.
Serimizin bir kategorisini Alevî-Bektâşî Klasikleri oluşturmaktadır. Alevîlik son zamanlarda üzerinde çok durulan dinî-sosyal bir fenomen olmasına karşın, bu konuda ciddî bilgi eksikliği olduğu aşikârdır. Özgün ve otantik bilgi kaynaklarının neşredilmesiyle bu bilgi eksikliği bir nebze olsun giderilebilecektir.
Yayınlarımızın halkımızın ilgisine mazhar olacağını umuyoruz.

Prof. Dr. M. Saim YEPREM
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
ve TDV Yayın Kurulu Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri Hakkında
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 31 Ekim-02 Kasım 2003 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen I. Dinî Yayınlar Kongresinin sonuç bildirgesinde ifade edildiği gibi, toplum katmanları arasında birbirini anlama sorununun giderilebilmesi, barış ve kaynaşmanın, millî birlik ve bütünlüğün sağlanması, doğru ve bilimsel bilgiyle bu konudaki bilgi boşluğunun doldurulması ve küreselleşen dünyamızda birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi açısından Alevî-Bektâşî Klasiklerinin, sahasında uzman ilim adamlarınca ilmî neşirlerinin yapılarak dinî-kültürel hayatımıza kazandırılması, izaha gerek duyulmayacak kadar önemlidir.
Söz konusu kongreden sonra Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun başkanlığında alanın uzmanı akademisyenlerin ve bir grup Alevî-Bektâşî inanç önderinin katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir. Toplantıda Alevî-Bektâşî Klasikleri projesinin toplumsal uzlaşma ve hoşgörü kültürünün geliştirilmesine, Alevî-Bektâşî toplumunun, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev yapan din görevlilerinin ve ilgi duyan insanların bilgi ve kaynak ihtiyaçlarının karşılanmasına önemli katkılarının olacağı sonucuna varılmıştır. Projenin ilke ve esasları, hangi kitapların nasıl bir formatta basılacağı ve proje çalışma grubunun kimlerden oluşacağı belirlenmiştir. Milletimizin birlik ve beraberliği açısından önem taşıyan bu tarihî görevin şahsımın koordinatörlüğünde yürütülmesine karar verilmiş olmasından dolayı mutlu olduğumu belirtmek isterim.
Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesi vasıtasıyla el yazması eserlere ulaşılmasına yardımcı olan Hacıbektaş evlâdı merhum (Çelebi) Ali Nâki Ulusoy’a, (Çelebi) Veliyettin Ulusoy ve (Çelebi) Doğan Ulusoy’a, Hacı Bektaş Velî Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı (Baba) Durmuş Aslan’a, Çorum-Dodurga-Mehmet Dede Tekkeköy’de ikâmet eden (Dede) Eyüp Öztürk ve (Dede) Hasan Uysal’a, Amasya-Gümüşhacıköy’de ikâmet eden merhum (Baba) Durmuş Topal’ın oğlu Hasan Topal’a ve Hasan Akdeniz’e, ilmî neşirleri yapan değerli bilim insanlarımız Yard. Doç. Dr. Hamiye Duran’a, Dr. Ali Öztürk’e, Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’e, Doç. Dr. Muhit Mert’e, Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Özdemir’e, Dr. Nurgül Özcan’a, Doç. Dr. M. Mahfuz Söylemez’e, Araştırma Görevlisi Doğan Kaplan’a, Uzman Ceyhun Ünlüer’e ve çevirisi yapılan her eseri büyük bir dikkatle okuyarak çeviri metnindeki gerekli düzeltmeleri yapan Prof. Dr. Ali Yılmaz ve Prof. Dr. Mehmet Akkuş’a, eserlerin tasarımını yapan Yazıevi İletişim Hizmetleri’ne ve yayımını gerçekleştiren Türkiye Diyanet Vakfı’na teşekkür etmeyi tarihî bir görev addediyorum.

Doç. Dr. Osman EĞRİ
Proje Koordinatörü

Kaynak Kişi

Kaynak Kişi
Durmuş Topal (Baba)
1932 yılında Amasya ili Gümüşhacıköy ilçesi Beden Köyü'nde doğdu. Bir süre ilkokula, daha sonra da babasının isteği üzerine Kur'an Kursu'na devam etti. 1949 yılında Şerife Hanım'la yaptığı evlilikten biri kız ikisi erkek olmak üzere üç çocuğu dünyaya geldi. 1952 yılında başladığı askerlik görevini, Erzurum ve Polatlı'da telsiz onbaşı olarak tamamladı. Yarım bıraktığı ilkokul eğitimini dışarıdan bitirdi.

Eğitim-öğretime çok önem veren ve kendi köyünde çalıştığı süre içinde gençlere Kur'an ve dinî bilgiler öğreten Durmuş Topal, çocuklarının eğitimi sebebiyle köyünden ayrılarak Gümüşhacıköy ilçe merkezine taşındı.
Çevre köylerde çok sevilen, elinden geldiğince Alevî toplumunun cem, mevlit, defin, dâr, görgü vb. hizmetlerini yerine getirmeye çalı-şan Topal geniş bilgisinden dolayı Alevî dedelerinden de teşvik ve des-tek gördü. Onların izinleri çerçevesinde, görgü ve birlik cemleri gibi hizmetleri de yıllarca yürüttü. Bu nedenle Alevî-Bektaşi "baba"sı olarak da tanındı.

1994 yılında geçirdiği beyin kanaması sonucunda sağlığı bozularak, Parkinson hastalığına yakalandı. Zamanla felç olan Durmuş Topal, ömrünün geride kalan kısmında cem ve diğer hizmetlere sadece dinleyici olarak katıldı. 26 Ağustos 2002 tarihinde Hakk'a yürüdü.

Giriş


Giriş
Horasan'ın Belh şehri veya Mekke'de dünyaya gelen, yayına hazırladığımız metnin kahramanı İbrâhîm b. Edhem, Arap kökenlidir. Yahya b. Main, Kahtanî Araplar'dan el-İcl kabilesine; Zehebî ise, Adnanîlerin önemli kabilelerinden Temîm'e mensup olduğunu söylemektedir. Yaşam öyküsü hakkında kaynaklarda çelişkili bilgiler mevcuttur. Bu bilgilere göre; zengin ve itibarlı bir ailenin çocuğu olan İbrâhîm, genç yaşta zühd hayatını benimseyinceye kadar Horasan'da yaşamıştır. Kimi rivâyetler onun Belh hükümdarı, hükümdarın oğlu veya torunu olduğunu belirtirler. Sahip olduğu bütün dünya nimetlerinden vazgeçip, zühd yolunu seçmesi sebebiyle destanlaştırılan hayatına dair bilgiler arasında önemli farklılıklar göze çarparken, tarihi kişiliğiyle menkıbelerde anlatılan şahsiyeti arasında da bazı farklılıklar gözlenmektedir. Nisbesi mensup olduğu iddia edilen kabilelerden dolayı et-Temimî, el-İclî; yaşadığı yerlere nisbetle de el-Horasanî, el-Belhî şeklinde zikredilmiştir.

Memleketi olan Horasan'dan ayrıldıktan sonra Suriye, Irak, Hicaz ve Anadolu'ya seyahatlar yapan İbrâhîm b. Edhem, Sûr, Kayseriye, Humus, Askalân, Trablus, Antakya, Tarsus, Kudüs, Beyrut, Basra, Kûfe, Mekke, Medine, Mansûre, İskenderiye, Şam ve Maraş gibi şehirleri dolaşıp bostan bekçiliği, ırgatlık ve değirmencilik gibi çeşitli işlerde çalışarak hayatını idame etmiştir. Hayatının en az yirmi dört yılını Şam'da geçirmiştir. Mekke'de uzun yıllar kalmış, kutsal Ka'be'nin komşuluğunda tamamen zâhidâne bir hayat sürmüştür.
İbrâhîm b. Edhem'in kara ve deniz seferlerine katıldığı, Bizanslılar'a karşı yapılan bir deniz seferi esnasında ismi belirtilmeyen bir adada vefat ettiği kaydedilmektedir. Ölüm yılı için farklı tarihler verilmekle birlikte, kaynakların çoğu 161/778 veya 162/779 yılında vefat ettiğini belirtirler. Defnedildiği yerle ilgili de farklı rivayetler bulunmaktadır.
İbrâhîm b. Edhem sadece zühd ve takvâ ile değil, aynı zamanda ilmi ile de şöhret kazanmıştır. İlmi bakımdan güvenilir olan bu tarihi şahsiyet, başta Ebû İshâk es-Sebiî, Mansûr b. Mu'temer, Ebû Hâzim, Ebû Ca'fer Muhammed b. Ali, Mâlik b. Dinâr, Muhammed b. Ziyâd el-Cumâhî, Süleyman A'meş, Muhammed b. Aclân ve Mukattil b. Hayyân gibi döneminin önemli alimlerinden hadis rivâyet etmiştir. Kendisinden ise, arkadaşı olan Süfyân es-Sevrî, Şakik-i Belhî, Bakiyye b. el-Velîd, Damra b. Rebîa, Muhammed b. Himyer, Halef b. Temîm, Muhammed b. Yusuf el-Firyâbî, hizmetçisi İbrâhîm b. Beşşâr el-Horasanî, Sehl b. Hâşim, Utbe b. es-Sekn, el-Evzaî ve Ebû İshak el-Fezârî gibi bir çok ilim adamı hadis rivâyetinde bulunmuştur.
Daha hayatta iken şöhreti geniş çevrelere yayılmış olan İbrâhîm b. Edhem, kurduğu sohbet ve ilim halkalarında talebeleri ile dostlarına dersler verirken, kendisine sorulan sorulara yazdığı cevaplarla da geniş bir coğrafyada etkili olmuştur.

İslam tasavvufunun zirve isimlerinden birisi olarak kabul edilen İbrâhîm b. Edhem'in, gecelerini genellikle tefekkür ve ibadet ile geçirdiği, çok az uyuduğu, gündüzleri ise sürekli oruç tuttuğu rivâyet edilmektedir. Onun bu olağanüstü yaşamı, İslam edebiyatında da birçok manzum ve mensur edebî esere konu olmuştur. Nitekim "İbrâhîm b. Edhem Hikayeleri", "İbrâhîm b. Edhem Menkîbeleri" ve "İbrâhîm b. Edhem Destânı" gibi farklı isimlerle karşımıza çıkan eserler vücuda getirilmiştir. Bu kabil eserlere konu olan hayat hikayesi daha çok tasavvufî bir mahiyet arzeder.
Bizim yayına hazırladığımız metin de bunlardan biridir. Bu metinde anlatılanlara göre; İbrâhîm b. Edhem, tahtının üzerinde uyuya kaldığı bir gece, rüyasında tahtının üzerinde kaybolmuş bir şeyler arayan bir adam görür. Kim olduğunu sorunca, adam "Ben senin devecinim, devemi kaybettim, onu arıyorum" cevabını verir. İbrâhîm b. Edhem, taht üzerinde deve aramanın şaşkınlık olduğunu söyleyince; sesin sahibi ona, Allah'ı altın taht üzerinde aramanın, taht üzerinde deve aramaktan daha büyük bir şaşkınlık olduğunu söyler. Bu hadiseden birkaç gün sonra devlet ricalinin bulunduğu bir törende bir adam İbrâhîm b. Edhem'in yanına gelir. İbrâhîm b. Edhem ona ne istediğini sorunca adam kervancı olduğunu, kervanı ile birlikte sarayda konaklamak istediğini söyler. İbrâhîm b. Edhem, buranın kendisine ait bir saray olduğunu ve kervanın burada konaklayamayacağını söyler. Adam, sarayın daha önce kimlere ait olduğunu ve onların şimdi nerede bulunduklarını sorar. İbrâhîm b. Edhem de sarayın atalarına ait olduğunu ve onların öldüklerini ifade eder. Adam, "Peki bu kadar insan gelip geçtiğine göre bu kervancıların sarayı değil midir?" diye sorar ve oradan uzaklaşır. Gelen şahıs sıradan bir adam olmayıp Hz. Hızır'dır. Geliş amacı da İbrâhîm b. Edhem'i irşad etmektir. Bu hadiseden çok etkilenen padişah, gamını dağıtmak için ava gitmeye karar verir. Hizmetçilerine atını hazırlatır ve ormana gider.

İbrâhîm b. Edhem avlanmaya çalışırken "Uyan!" diye bir ses duyar. Üç defa tekrarlanan bu sese aldırış etmeyince aynı ses, "Başkaları seni uyandırmadan önce kendin uyan" diye yeniden seslenir. Tam bu esnada İbrâhîm b. Edhem'in karşısına çıkan bir ceylan dile gelerek, "Sen bir bîçareye ok atıp avlamak için mi yaratıldın? Bundan başka işin yok mu?" der. Bunları işiten İbrâhîm b. Edhem, kendini kaybeder ve atından düşer. Atı onu bırakarak sarayın yolunu tutar. Atın yalnız geldiğini gören akrabaları ağlamaya başlarlar. Kendine gelen İbrâhîm b. Edhem aniden rûhî bir değişime uğrar. Allah'a tövbe eder ve üzerindeki kıymetli eşyaları, elbiselerini orada karşılaştığı çobanlarından birine verir, onun elbiselerini giyip Belh'ten ayrılır.

Metin, daha sonra İbrâhîm b. Edhem'in oğlunu ele alır. Babası ayrıldığında küçük olan bu çocuk, büyümüş hükümdar olmuştur. Hacılar bir gün babasının Mekke'de zâhidâne bir şekilde yaşadığını haber verirler. Babasını görmek için Mekke'ye gider. Mekke'de dağdan odun taşıyıp, bunları satarak hayatını idame ettiren İbrâhîm b. Edhem, oğlunu görür görmez tanır. Uzaklaşmış olduğu dünya sevgisinin kalbinde yeniden yer etmemesi için yüce Allah'a yalvarır. Yüce Allah, duasını kabul ederek, o anda oğlunun canını alır. Böylece İbrâhîm b. Edhem dünyadan tamamen uzaklaşmış bir şekilde hayatını Mekke'de sürdürür.

Bu hikaye ve İbrâhîm b. Edhem'le ilgili elde bulunan diğer metinlerden anlaşıldığı gibi, onun çeşitli kerâmetler gösterdiğine inanılması, hayatını ve kişiliğini efsaneleştirmiştir. İbrâhîm b. Edhem'in özellikle Allah sevgisinin dünyalık ve evlat sevgisinden üstün olduğunu göstermesi, Hızır'la arkadaşlık yaptığına inanılması, yaşadığı dönemde birçok ilim adamıyla yakın dostluk kurması, kendi el emeği ve alın teriyle geçimini sağlaması, menkîbesinin halk arasında yaygınlık kazanmasına sebep olmuştur.

Bu el yazması mecmuanın ikinci hikayesi "Dâstân-ı Fâtıma" başlığını taşımaktadır. Bu hikaye, Hz. Peygamber vefat edince, babasının ayrılığına dayanamayan Hz. Fâtıma'nın çektiği acıları anlatarak başlar, Hz. Ali, onu teselli etmesiyle devam eder. Daha sonra Hz. Fâtıma Hz. Ali'den gidip içinde ağlayacağı, Mevlâ'sına yakarıp af dileyeceği bir kulübe inşa etmesini ister. Hz. Ali de bunu kabul eder. Hz. Peygamber'in vefatından altı ay sonra babasının ayrılığına dayanamayıp kabrine gider ve ağlar. Tam bu esnada kabir açılır. Hz. Peygamber onu kucaklar ve kendisine gelmesinin yakın olduğunu söyler. Hz. Fâtıma buna çok sevinir ve evine döner. Çocukları ile vedalaşır. Onları sever, kucaklar, onlardan ayrılacağına hüzünlenir. Sonra da onları Ali'ye emanet ederek, vefat eder. Menkıbevî bir anlatım olan bu hikaye halkımızın Hz. Fâtıma'ya duyduğu sevgiyi göstermektedir.

Yayına hazırladığımız metindeki son hikaye ise, yine Türk edebiyatında bilinen bir hikaye olan "Dâstân-ı Hâtun"dur. Bu kıssa da halkımızın tasavvufî hikayelere gösterdiği ilgiyi anlatması açısından önem arzetmektedir.

Elimizdeki yazmanın birçok kütüphanede farklı nüshalarının olduğu bilinmektedir. Hatta bu nüshaların bazısı üzerinde bilimsel çalışmalar da yapılmıştır. Elimizdeki nüsha Gümüşhacıköy Beden Köyü'nde ikamet etmiş olan merhum Durmuş Topal Baba'ya aittir. Şimdiye kadar araştırmacılar tarafından hiç kullanılmayan bu nüsha, bilinen nüshalarla olan benzerliğine rağmen, farklılıkları da içermektedir. Ancak amacımız edisyon kritik olmadığı için bu nüshalar arasındaki farklılıkları ortaya koyma yoluna gitmedik. Biz bu nüshayı yayına hazırlayarak, Alevî-Bektâşî geleneğinde bilinen ve anlatılan bu menkîbeleri halkımızın istifadesine sunmayı ve söz konusu metin ile ilgili bilimsel yayında bulunacaklara ilave malzeme temin etmeyi hedefledik. Manzum olan metni, şiirsel dilinin sadeliğinden ve akıcılığınından dolayı sadece çevirmekle yetinerek, sadeleştirmedik.

Bibliyografya

Bibliyografya
• Şemseddin Muhammed b. Ahmed b. Osman ez-Zehebî (ö.748/1374), Siyeru A'lâmi'n-Nubelâ, I-XXIII, Beyrut 1993, VII, 373-393.
• Ebû Abbas Şemseddin Ahmed b. Muhammed b. Ebûbekir b. Hallikân (608-681), Vefeyâtu'l-A'yân ve Ebnâu Ebnâi'z-Zamân, (thk. İhsan Abbas), I-VIII, Beyrut 1978, 31-32.
• Feriduddin Attar, Tezkiretu'l-Evliyâ, (trc. Süleyman Uludağ), İstanbul 1991, I, 142-165.
• Reşat Öngören-Nurettin Albayrak, "İbrâhîm b. Edhem" DİA, c. XXI, ss. 293-296.