Önsöz

Önsöz

Alevîlik-Bektâşîlik konusunda derinliğine araştırma yapmadan önce, bu kadar sayıda yazılı kaynağın varlığından haberdar değildim. Özellikle sahaya inerek, “dede” ve “baba”larla görüştükten sonra, çok sayıda Osmanlıca yazılı kaynağın var olduğuna, insanlarımızın Osmanlıca bilmediklerinden dolayı bu eserleri okuyamadıklarına, ama orijinal olmalarından dolayı da bu kıymetli eserleri muhafaza ettiklerine şahit oldum. Eserlerin isimlerini biliyorlar, babalarının veya dedelerinin Alevî-Bektâşî geleneği ile ilgili bilgileri bu eserlerden okuyarak anlattıklarını, âdâb ve erkânı bu eserlere göre yerine getirdiklerini dile getiriyorlardı. El yazması eserlerden pasajlar okuduğumda da “evet, babamız veya dedemiz bize bunları anlatırdı/okurdu” diyorlardı.

Bu bilgilerin yaşayan gelenek içerisindeki yerini öğrenmek amacıyla, yazma eserlerdeki bilgileri Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde ikâmet eden inanç önderleriyle, vakıf ve dernek temsilcileriyle ve Alevî vatandaşlarımızla paylaştım. Onlar da bazen heyecanlanarak, bazen de duygulanarak benzer düşüncelerini dile getirdiler. Alevî-Bektâşî kaynaklarındaki dinî, tasavvufî ve ahlâkî muhtevayı zaman zaman Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi öğretmenleri ve Diyanet personeliyle de paylaşma fırsatım oldu. Onlar da şu ana kadar bu eserlerin gün yüzüne çıkmamış olmasının kültürel zenginliğimiz açısından büyük bir kayıp olduğunu ifade ettiler.

Hemen herkesin ortak düşüncesi; bir süre sonra zayi olması muhtemel hazîne değerindeki bu yazma eserlerin bir an önce latin harflerine çevrilerek, sadeleştirilmesiydi. Bu yazmalardan birisi olan Kitâb-ı Cabbâr Kulu üslûbundaki akıcılık, konuları arasındaki takip ve devamlılık nedeniyle, okunmak üzere ele alındığında bitirilmeden tekrar geri bırakılamayacak kadar insanı kendisine bağlayan bir eserdir. Bir Bektâşî dervişi olan Cabbâr Kulu okuyanları ve dinleyenleri manevî bir âlemde gezintiye çıkarmakta, nefisleri eğitip, kalpleri temizlemekte, rûhları ilâhî duyguların rehberliğinde Allâh’a doğru kanatlandırmaktadır. Bu vesileyle el yazması eseri, fotoğrafları çekilmek üzere bize emanet etme kâdirşinaslığını gösteren sayın Eyüp Öztürk Dede’ye, diğer nüsha sahiplerine, proje başladıktan sonra doğrudan veya telefonla görüşerek bir an önce eserlerin yayınlanması için teşviklerini esirgemeyen bütün dostlara ve eserin yayınlanmasında emeği geçen herkese teşekkür ederim. Allah hepimizi hayırlı işlerde muvaffak kılsın.

Haz: Doç. Dr. Osman Eğri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 372, Ankara 2007, 695 S., ISBN 975-389-488-3

Kaynak Kişi

Kaynak Kişi: Eyüp Öztürk (Dede)

Eyüp Öztürk Dede, 1934 yılında Çorum/Dodurga Mehmet Dede Tekkeköy’de doğmuştur. İlkokulu Dodurga ilçesinde bitirdikten sonra, öğretimine devam etmek amacıyla Çorum’a gelmiş, Çorum Atatürk Lisesi ortaokul kısmını bitirmiştir. 1956-1958 tarihleri arasında askerlik görevini yapan Eyüp Dede, askerliği sırasında 14 ay Kore’de kalmıştır. Dodurga Kömür İşletmesi’nde 23 yıl laboratuvar şefi olarak çalıştıktan sonra 1987 yılında emekli olmuştur. İki erkek ve 3 kız babasıdır.

 

Takdim

Takdim
Yüce Yaratıcının insanlık tarihiyle başlayan evrensel mesajının yeni ve kapsamlı bir tezahürü olan İslâm, ortaya çıktığı VII. yüzyıldan bugüne kadar çeşitli dönem ve coğrafyalarda ulaştığı fert ve toplumların zihin ve gönül dünyasını aydınlatmış; huzur, barış ve esenliğe kaynaklık etmiştir.
Temelde Allah’ın varlığı ve birliği ile insanın hem yaratıcısına hem de diğer insan ve varlıklara karşı saygı, ilgi ve sevgisini içeren bu mesaj, tarihî süreçte farklı sosyo-kültürel geçmişe sahip birçok topluluk tarafından kendi özelliklerine paralel olarak algılanıp yorumlanmış, böylece aynı zamanda zengin bir kültürel miras oluşmuştur.
IX ve X. yüzyıllarda bu ilâhî mesajla daha yakından temasa geçip İslâm’ı kabul etmeye başlayan Türkler, öteki topluluklar gibi bu dini kendi sosyal gerçeklikleriyle ilişkili biçimde idrak edip hayatlarına taşımışlardır. Bu süreçte İslâm’ın hem ilmî, hem de ahlâkî ve tasavvufî birikimi Türklerin dinî hayatına rehberlik etmiş, İmam Mâtürîdî, Hakîm Semerkandî, Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî gibi mümtaz ve öncü şahsiyetler ve çevreleri ortaya çıkmış, neticede on asır gibi uzun bir tarihî dönem sonunda insanlık sadece Türk kültürü için değil, aynı zamanda İslâm kültürü için de oldukça zengin bir kültürel hazineye kavuşmuştur.
Orta Asya’dan, Anadolu’ya, oradan Balkanlara kadar ulaşan Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî çizgisine mensup âlim, pir, ozan ve yol büyükleri her dönem ve bölgede son ilâhî mesaj olan İslâm’ı kendi anlayış ve duyuşlarıyla yansıtan farklı türlerde çok sayıda kitap, risale, şiir kaleme almış ve çok değerli koleksiyon bırakmışlardır.
Özgün bir karaktere sahip olan bu eserler başta ilâhî aşk, Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt sevgisi, Hz. Ali ve onun soyundan gelen tertemiz insanlara övgü, Yaratıcı ve yaratıklara karşı dostluk, hoşgörü, adalet, haksızlıkla mücadele olmak üzere inançtan ahlâk ilkelerine kadar değişik birçok hayatî konuyu ele almıştır. Bu konular bazen doğrudan anlatımla, bazen bir yol ulusunun etrafında gelişen menkabelerle, bazen adab-erkân kalıpları içinde, bazen da şairin dizeleriyle dile getirilmiştir.
Söz konusu eserler tabiî olarak dil, üslûp ve kurgusu itibarıyla kaleme alındığı dönem ve coğrafyanın özelliklerini taşımakla birlikte, verdikleri mesaj itibarıyla çağlar üstü bir niteliğe sahiptir. Onların yüzyıllar boyu korunarak günümüze ulaşmış olması, bazılarının çeşitli devirlerde yer yer ezberlenerek kuşaktan kuşağa aktarılması bunun açık delilidir.
Kütüphanelerde yahut bazı ailelerin özel sandıklarında kendi hâline bırakılmış olan bu eserlerin bugünün insanına da çok güzel mesajlar vereceği muhakkaktır. Ne var ki bazı istisnalar dışında bu eserlerin neşredilerek günümüz insanıyla buluşması sağlanamamıştır. Kültür tarihçilerinden din görevlilerine kadar toplumumuzun her kesiminin yararlanacağı bu eserlerin neşri âdeta bir zorunluluk arz etmiştir. Bu zorunluluğu gören Türkiye Diyanet Vakfı, “milletimizden aldığı imkân ve desteği, milletimize hizmet olarak sunma” mantığı içinde, hiçbir ayırım yapmadan gerçekleştirdiği sosyal ve kültürel faaliyetlerin yanına bu eserlerin neşrini de katmıştır.
Özgünlükleri muhafaza edilerek tamamen bilimsel metotlar çerçevesinde hazırlanıp yayımlanan bu eserlerin herkes için yararlı olmasını umuyor ve diliyorum.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı ve
TDV Mütevelli Heyeti Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri’ni Yayınlarken
Türkiye Diyanet Vakfı, kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği yayınlar ve etkinliklerle toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na destek veren bir kuruluştur. Yüzyıllardır Anadolu’da çok farklı kültür, inanış biçimleri ve değerler yaşama imkânı bulmuştur.
Ülkemizin zengin dinî, fikrî, ahlâkî, felsefî, bediî kültür mirası herkesi hayran bırakacak bir çeşitliliğe ve renkliliğe sahiptir. Ancak bu mirasın ülkemiz insanları tarafından yeterince tanındığı ve entelektüel olarak özümsendiği kolaylıkla söylenemez. İslâm kültürünün Anadolu birikiminin bilimsel ve objektif olarak gün yüzüne çıkarılması, araştırma kurumlarının olduğu kadar sosyal ve kültürel hizmet veren sivil teşekküllerin de önde gelen ödevidir.
İşte bu bilinçten hareketle Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulumuz “Anadolu Halk Klasikleri” üst başlıklı bir yayın serisi plânlamıştır. Bu seri içerisinde, farklı kültür gruplarının klâsikleri başta olmak üzere dinî-ahlâkî düşünce eserleri, sanat ve edebiyat eserleri ile neşredilecektir. Vakfımız bu kabil yayınları aracılığıyla toplumumuzun dinî kültürünü tanıtmayı ve bu alandaki bilgi eksikliğinin giderilmesine katkı yapmayı amaçlamaktadır. Bu suretle toplumun muhtelif katmanları arasındaki kaynaşma ve dayanışmayı güçlendireceğine inanmaktadır.
Serimizin bir kategorisini Alevî-Bektâşî Klasikleri oluşturmaktadır. Alevîlik son zamanlarda üzerinde çok durulan dinî-sosyal bir fenomen olmasına karşın, bu konuda ciddî bilgi eksikliği olduğu aşikârdır. Özgün ve otantik bilgi kaynaklarının neşredilmesiyle bu bilgi eksikliği bir nebze olsun giderilebilecektir.
Yayınlarımızın halkımızın ilgisine mazhar olacağını umuyoruz.

Prof. Dr. M. Saim YEPREM
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
ve TDV Yayın Kurulu Başkanı




Alevî-Bektâşî Klasikleri Hakkında
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 31 Ekim-02 Kasım 2003 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen I. Dinî Yayınlar Kongresinin sonuç bildirgesinde ifade edildiği gibi, toplum katmanları arasında birbirini anlama sorununun giderilebilmesi, barış ve kaynaşmanın, millî birlik ve bütünlüğün sağlanması, doğru ve bilimsel bilgiyle bu konudaki bilgi boşluğunun doldurulması ve küreselleşen dünyamızda birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi açısından Alevî-Bektâşî Klasiklerinin, sahasında uzman ilim adamlarınca ilmî neşirlerinin yapılarak dinî-kültürel hayatımıza kazandırılması, izaha gerek duyulmayacak kadar önemlidir.
Söz konusu kongreden sonra Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun başkanlığında alanın uzmanı akademisyenlerin ve bir grup Alevî-Bektâşî inanç önderinin katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir. Toplantıda Alevî-Bektâşî Klasikleri projesinin toplumsal uzlaşma ve hoşgörü kültürünün geliştirilmesine, Alevî-Bektâşî toplumunun, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev yapan din görevlilerinin ve ilgi duyan insanların bilgi ve kaynak ihtiyaçlarının karşılanmasına önemli katkılarının olacağı sonucuna varılmıştır. Projenin ilke ve esasları, hangi kitapların nasıl bir formatta basılacağı ve proje çalışma grubunun kimlerden oluşacağı belirlenmiştir. Milletimizin birlik ve beraberliği açısından önem taşıyan bu tarihî görevin şahsımın koordinatörlüğünde yürütülmesine karar verilmiş olmasından dolayı mutlu olduğumu belirtmek isterim.
Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesi vasıtasıyla el yazması eserlere ulaşılmasına yardımcı olan Hacıbektaş evlâdı merhum (Çelebi) Ali Nâki Ulusoy’a, (Çelebi) Veliyettin Ulusoy ve (Çelebi) Doğan Ulusoy’a, Hacı Bektaş Velî Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı (Baba) Durmuş Aslan’a, Çorum-Dodurga-Mehmet Dede Tekkeköy’de ikâmet eden (Dede) Eyüp Öztürk ve (Dede) Hasan Uysal’a, Amasya-Gümüşhacıköy’de ikâmet eden merhum (Baba) Durmuş Topal’ın oğlu Hasan Topal’a ve Hasan Akdeniz’e, ilmî neşirleri yapan değerli bilim insanlarımız Yard. Doç. Dr. Hamiye Duran’a, Dr. Ali Öztürk’e, Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’e, Doç. Dr. Muhit Mert’e, Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Özdemir’e, Dr. Nurgül Özcan’a, Doç. Dr. M. Mahfuz Söylemez’e, Araştırma Görevlisi Doğan Kaplan’a, Uzman Ceyhun Ünlüer’e ve çevirisi yapılan her eseri büyük bir dikkatle okuyarak çeviri metnindeki gerekli düzeltmeleri yapan Prof. Dr. Ali Yılmaz ve Prof. Dr. Mehmet Akkuş’a, eserlerin tasarımını yapan Yazıevi İletişim Hizmetleri’ne ve yayımını gerçekleştiren Türkiye Diyanet Vakfı’na teşekkür etmeyi tarihî bir görev addediyorum.

Doç. Dr. Osman EĞRİ
Proje Koordinatörü

Giriş

Kültür ve geleneklerin, kendi varlıklarını devamlı kılabilmek için yazılı kaynaklara ihtiyaçları vardır. Kültürel mîras, nesiller arası sürekliliğini yazılı kaynakların varlığına borçludur. Yetişmekte olan nesil tarafından ilgili kitaplara müracaat edilerek okunmayan, dolayısıyla üzerinde düşünülmeyen kültür ve gelenekler, sahip oldukları dinî, ahlâkî ve insânî değerleri bir sonraki neslin ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve problemlerine çözüm üretebilecek şekilde güncelleyememişlerdir. Klişe halinde kalan değerler, canlılıklarını ve etkinliklerini devam ettiremedikleri için, ya yeni nesil tarafından benimsenmemişler; ya da farklı kültür ve geleneklerin etkisinde kalarak kaybolup gitmişlerdir. Kültür, gelenek ve medeniyetler tarihinde, bu durumun pek çok örneğini bulmak mümkündür.
Kültür ve medeniyetimizin özgün bir şûbesi olan Alevîlik-Bektâşîlik de, aynı gerçekle yüz yüzedir. Alevîlik-Bektâşîlik, tarih boyunca varlığını sözlü kültürle birlikte, yazılı kaynaklara dayalı olarak devam ettirebilmiştir. Cenknâmeler, Erkânnâmeler, Velâyetnâmeler, Menâkıbnâmeler, Buyruklar, Fazîletnâmeler, Makteller, Cönkler, İcâzetnâmeler ve diğer eserler asırlarca insanlarımızın özel kütüphanelerinde yerlerini almış, büyük bir zevk ve heyecan içersinde okunmuşlardır. Bu eserlerdeki bilgiler, insanlarımızın duygu ve düşünce dünyaları üzerinde etkili olmuş, onların din ve dünya tasavvurlarına önemli ölçüde şekil vermişlerdir. Seyyid Battal Gâzî, Sarı Saltuk, Abdal Mûsâ gibi millî kahramanlar, Hazret-i Ali, Muhammed Hanefî, Mâlik bin Eşter gibi dinî kahramanların anlatıldığı eserler zemininde şahsiyet kazanmış, milletimizin gönlünde kök, budak salmışlardır. İnsanlarımızın birlik ve dirliğinin devamlılığında, kültür ve geleneğimizin canlılığında bu eserlerin inkâr edilemez bir fonksiyonu bulunmaktadır.
Bugün sözedilen eserleri gençlerin, hatta yetişkinlerin dahi aynı coşku ve heyecanı hissederek okuduklarını söylemek mümkün değildir. Çünkü birinci derecedeki bu kaynaklar, ya günümüz Türkçesine tercüme edilerek yayınlanmamışlardır veyahut da yayınlanmışlarsa bile, yapılan tercümeler bilimsel yeterlikte olmamıştır. Özellikle yayınlanan eserlerde tıpkı basımlara yer verilmemiş olması ve nüsha karşılaştırması (edisyon kritik) yapılmaması, önemli bir eksiklik olarak gözükmektedir. Bu durum yayınların güvenilirliğini azaltmıştır. Ayrıca eserlerde yer alan âyet ve hadîslerin kaynaklarının belirtilmemesi, Arapça, Farsça kelimelerin Türkçelerinin yazılmaması, az sayıda basılan bu eserlerin de okunmalarını bir hayli güçleştirmektedir. Sonuç olarak Alevîlik-Bektâşîlik sanki yazılı kaynaklara sahip değilmiş gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Bu görüntü, gerçekten kaynakların olmamasından değil, şu ana kadar üzerlerinde ciddî araştırmalar yapılıp yayınlanmamış olmalarındandır.
Böyle bir görüntünün ortaya çıkmasının ayrıca birkaç nedeni daha bulunmaktadır. Birincisi ve en önemlisi şudur: 1826 tarihinde Yeniçeri Ocağı kapatıldığında, el yazması Alevî-Bektâşî kaynakları Hacıbektâş Dergâhı’nda bulunan “Kırklar Meydanı”na toplanarak yakılmıştır. Bu hadise sırasında binlerce eser, kaybolup gitmiştir. Kaynakların yok edildiği bu süreçte, bazı kaynaklar toprağa gömülerek veya duvar içlerine saklanarak gözden uzak tutulmuş, bazıları da Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ikâmet eden dede ve tâliblere verilerek kurtarılmaya çalışılmıştır. Aynı şekilde Anadolu’da bulunan kitapların da bir kısmı, yakalanma korkusu ile bizzat sahipleri tarafından ya toprağa gömülmüş veya yakılmıştır. İnsanlar, ellerinde bulunan kitapları da yakalanma korkusu ve endişesi içersinde saklamışlar, mümkün olduğu kadar dışarıdan gelen insanlara göstermemişlerdir. İkincisi ise; el yazması ve Osmanlıca olan bu eserler, sahipleri tarafından okunamadıkları için içlerindeki bilgiler, yıllarca onların içersinde saklı kalmıştır. Yeni yetişen nesiller, rûh ve gönül dünyalarını derinden etkileyebilecek, davranışlarına yön verebilecek bu bilgilerden habersiz kalmışlardır.
Elinizde bulunan Kitâb-ı Cabbâr Kulu da, hazîne değerindeki bu el yazması eserlerden birisidir. Eyüp Öztürk Dede’nin verdiği bilgiye göre, bu eser babası ve dedesi tarafından tâlib ve dedelere sürekli okunan, hatta bazı bölümleri ezbere bilinen bir Alevî-Bektâşî kaynağıdır. Eserin fotoğraflarında da görülebilen ve sürekli çevrilmekten kaynaklanan sayfa uçlarındaki aşırı yıpranma, ne kadar çok okunduğunu göstermektedir.
Eserin üç nüshası da Alevî vatandaşlarımızın kendi özel kütüphanelerinde bulunmuştur. En eskisi 270 yıllık olan üç nüshanın karşılaştırması yapılarak Türkçe’ye çevrilen bu eser, Bektâşî âdâb ve erkânına, Bektâşîlikteki inanç, ibâdet, ahlâk, eğitim ve öğretim anlayışına büyük ölçüde ışık tutmaktadır. Pedagojik ve didaktik bir eser olan Kitâb-ı Cabbâr Kulu, bir Bektâşî dervişi olduğu anlaşılan Cabbâr Kulu’nun şahsında âdâb ve erkâna bağlı bir Bektâşînin dinî, tasavvufî, ahlâkî alanlardaki fikir ve görüşlerini, tavır ve tutumlarını yansıtmaktadır. Bektâşînin rûh ve gönül dünyası hakkında bilgi veren eser, Cabbâr Kulu’nun gönül bağı olan târihî şahsiyetleri idealize ederek, dervişlerin karakter ve kişilik eğitimine katkıda bulunmaktadır. Eserin muhtevası ile ilgili daha geniş analiz, ilgili başlıklar altında yapılacaktır.


Cabbâr Kulu
Kaynaklarda Cabbâr Kulu ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bu durumda, onun kimliği, meşrebi, tarîkat mensûbiyeti, eğitim durumu, fikir ve görüşleri ile ilgili ipuçlarını Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda araştırmak, çıkar bir yol olarak gözükmektedir. Eser incelendiğinde, ana hatları ile şu sonuçlara ulaşmak mümkündür.
Cabbâr Kulu, Cabbâr (olan Allah)’ın kulu anlamına gelmektedir. Eserde bu ismin anlamı üzerinde durulmaktadır: “Cabbâr Kulu, sen ne hâldesin? Seni de yokla bir yol, gör ne hâldesin. Seni de kimi bilür, kimi bilmez. Dir kimi; câhil. Dir kimi; âlim. Yok dirsen, bunların kangısın?” sorusu sorularak, sözde değil, fiilde Allah’ın kulu olunması gerektiği vurgulanmaktadır. Eserde anlatılan bir olaydan, Cabbâr Kulu’nun Allah’a duyduğu sevgi, aşk ve bağlılığa bir işaret olarak, bu ismi kendisine uygun gördüğü anlaşılmaktadır: “Anun ensesince, üçler gitdi. Ardınca yediler gitdi. Anlarun ardınca, kırklar gitdi. Ben, gine kaldım orda yalınuz. Bunlarun cümlesinün yüzleri, nikâblı idi. Andan gördüm gine kapu açıldı, bir kimse geldi. Bana eydür: Yâ Cabbâr Kulu musun? Kabûl iderse, didüm.” Cabbâr Kulu olmak, Allah sevgisi ile birlikte, Allah karşısında alçakgönüllü olmayı da ifade etmektedir.
Eser okunduğunda Cabbâr Kulu’nun Üveysî-Bektâşî bir derviş olduğu anlaşılmaktadır. Genel olarak tasavvufta, özel olarak da Bektâşîlik’te bir mürşidin, dervişe kuşak kuşatması, hırka ve tâc giydirmesi o dervişin sözkonusu tarîkat içersinde manevî ehliyet ve liyâkat sahibi bir kimse olduğunu göstermektedir. Bu olay, bir nevî icâzet verme törenidir. Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda anlatıldığına göre Veyse’l-Karanî, bir burağa binmiş halde gelerek, Cabbâr Kulu’na hitaben şunları söylemektedir: “Yâ dervîş! Hak Teâlâ, senün tövbeni kabûl itdi, günâhını bağışladı, didi. Ol getürdüği hırkayı bana geydürdi, kuşağı kuşatdı, tâcı geydürdi.” Cabbâr Kulu’nun Veyse’l-Karanî’nin elini öpmesi ve tövbe etmesi, ikrâr veya biat olarak isimlendirilen tarîkata girme törenini çağrıştırmaktadır.
Veyse’l-Karanî ile Cabbâr Kulu arasında bir tâlib (derviş)-mürşid ilişkisi bulunduğuna dair diğer ipuçları ise şunlardır:
1. Eserin hemen ilk sayfasında Cabbâr Kulu, Veyse’l-Karanî ile karşılaşmakta ve onunla konuşmaktadır. Konuşma sırasında Veyse’l-Karanî’nin Cabbâr Kulu’na dört kapı hakkında çeşitli bilgiler vererek, onu yönlendirdiği görülmektedir. Bu konuşmanın eserin başında yer alması ve eserin muhtelif bölümlerinde de benzer konuşmaların tekrar etmesi, aralarındaki tâlib-mürşid (öğrenci-öğretmen) ilişkisine işaret etmektedir. Bir dervişi, ancak manevî olarak onun üzerindeki bir konuma sahip olan kişi yönlendirebilir.
2. Kitabın başında Veys’in Cabbâr Kulu’na yaptığı duâya yer verilmektedir. Bu duâ, kitabın muhtevâsını büyük ölçüde belirlemektedir. Cabbâr Kulu, duâda kendisi için Allah’tan istenen her kabiliyete mazhar olmaktadır: “Yâ dervîş! Allâh Teâlâ sana hiç gizli şey koymaya. Cümle canlı cansız sana söyleye. Hayvân da, insân da, toprak da, taş da, kurd da, kuş da hiçbir söylemez kalmaya. Menziline varasın. Maksûduna iresin. Allâh Teâlâ, sana âkıbet hayırlığı vire.” Cabbâr Kulu’nun da Veyse’l-Karanî’ye duâ etmesi, aralarındaki gönül bağını göstermektedir.
3. Cabbâr Kulu’nun sürekli Hazret-i Peygamber’le konuşması, Üveysîliğin temel karakteristiklerinden birisi olan doğrudan Allah Rasûlü’nden feyz alma esprisine uygun düşmektedir. Üveysî-meşreb dervişlerin temel özelliği, başta Hazret-i Peygamber olmak üzere daha önce yaşamış olan târihî-manevî şahsiyetlerin rûhâniyetinden feyz almaktır. Tasavvufta cismânî sohbetin yanısıra, rûhânî sohbet de önemli bir eğitim-öğretim aracı olarak kabul edilmektedir.
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nu okuyanları, Cabbâr Kulu’nun bir Bektâşî dervişi olduğu sonucuna ulaştıracak bilgiler ise şunlardır:
Eserde yer alan irşâd zincirinde, Hacı Bektâş Velî’ye Hz. Ali’den sonra yer verilmektedir. Böylece Cabbâr Kulu, velâyet mertebesindeki kişiler için uygun gördüğü sıralamada, Hacı Bektâş Velî’yi Hz. Ali’den sonraki konuma layık görmüş olmaktadır. Alevî-meşreb olan tarîkat mensûpları, kendi pîrlerini Hz. Ali’den sonra zikretmektedirler ki, Bektâşîlerin yaptığı sıralamada, bu pîr Hacı Bektâş Velî’dir.
Cabbâr Kulu eserinin bir başka bölümünde; “üstâd kimdir?” sorusuna cevap ararken de Hz. Ali ile Hacı Bektâş Velî’yi birlikte anmaktadır. Hacı Bektâş Velî’den eserin pek çok bölümünde bahsedilmektedir.
Cabbâr Kulu’nun Üveysî olması, aynı zamanda Bektâşî olmasına engel değildir. Çünkü Veyse’l-Karanî, Bektâşî tarîkatı mensuplarınca da sevilen ve sayılan târihî bir şahsiyettir. Bu sevginin sebebi, onun sâdık bir Ehl-i Beyt muhibbi olması ve Hz. Ali’yi hilâfeti sırasında desteklemesidir.


II. Kitâb-ı Cabbâr Kulu
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nun içersinde yer alan ifadelerden, eserin Hazret-i Peygamber’in manevî işaretiyle yazıldığı anlaşılmaktadır. Tasavvuf geleneğinde rüyada ve yekaza âleminde (uyku ile uyanıklık arasında) Hazret-i Peygamber’den talimat alınarak kitap yazılması, sık rastlanılan bir durumdur. Eserde Hazret-i Peygamber’in Cabbâr Kulu ismindeki dervişe hitaben şunları söylediği nakledilmektedir: “Yâ dervîş! Bu kıyâsdan anla ki, sana bu kitâbı, Allah emriyle biz yazdurduk. Bu kitâbın içindekin[i] okusun da, amel itsin de, vücûdun[u] ıslâh itsün, nice müslümânlar[a] da fâidesi değsin diyi biz yazdurduk, didi.” Hatta Hazret-i Peygamber’in dilinden Cabbâr Kulu’na bazı uyarılarda da bulunulmaktadır: “Yâ dervîş! Vücûdun ıslâh ol[ma]dukdan sonra, îmânun olmadıkdan sonra, amelün olmayandan sonra, böyle yüzbin kitâb dahi yazsan, sana fâidesi olmaz, didi.” Bu uyarıların Cabbâr Kulu tarafından kitaba alınması, onun müelliflere eser yazımı konusunda da bazı ölçütler, değerler kazandırma isteği ile açıklanabilir.
Eserde nakledilen bir başka olay da şöyledir: Cabbâr Kulu eydür: Bir gün gördüm: Hazret-i Sultân, dört Cihâr-ı Yâr ile oturur. Hazret-i Enbiyâ bana çağırdı: Buraya gel dervîş, didi. Bunlarun huzûruna vardım. Edeb ile selâm virdüm. Ellerin[i] öpdüm, el kavşurdum, durdum. Hazret-i Enbiyâ eydür: Kitâb yazıldı tamâm oldu mu, didi. Belî Sultân’ım, didüm. [Hazret-i Enbiyâ:] Nirededür, didi. Hâzır Sultân’ım, didüm. [Hazret-i Enbiyâ:] Bana vir bakayım, didi. Önüne koydum, bakdı, Hazret-i Ali’ye virdi. O da bakdı. Bu minvâl üzere, dört Cihâr-ı Yâr’in dördü de bakdı, gördüler. Andan kitâbı gine Hazret-i Enbiyâ’nın önüne koydular. Cabbâr Kulu’nun Hazret-i Peygamber’in ve dört halîfenin huzûrunda bulunması ile ilgili bu olayın da nakledilmesi, bahsi geçen görüşmelerin rüya veya manevî alemde yapıldığı yönündeki tezimizi güçlendirmektedir. Cabbâr Kulu, sahâbe arasında adı geçen bir kişi olmadığına göre, bu görüşmeler ancak manevî âlemde gerçekleşmiş olabilir. Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nun Hazret-i Peygamber’le birlikte, başta Hazret-i Ali olmak üzere dört halîfenin de denetiminden geçmiş olduğunun anlatılması, eserin güvenilirlik derecesini artırmak amacıyla yapılmış olabilir.
Kitapta anlatıldığına göre eserin adını da bizzat Hazret-i Peygamber koymuş ve duâ etmiştir. Hazret-i Peygamber tarafından yapılan bu duâ, eserin yazılış amacı hakkında da ipuçları vermektedir. Daha doğrusu Hazret-i Peygamber’in dilinden eserin hangi bilgi, duygu ve davranışların geliştirilmesine sebep olacağı dile getirilmektedir: “Yâ Ali! Bu kitâbın adı, Hüsn-i Hasene olsun, didi. Allâh Teâlâ, bu kitâbı okuyanlara, dinleyenlere i’tikâd vire. Hakîkatdan lezzet vire. Korkduğu şeylerden emîn ola. Îmân selâmetliği vire. Allâh Teâlâ bu kitâbı okuyanların, dinleyenlerin, yazanların, yazduranların, yaramaz amellerin[i] terk itdüre. Hakkı, bâtılı fark itdüre. Rahmet deryâsına gark itdüre. Allâh Teâlâ hazretleri, ol kişileri, hıfzında saklaya. Sâlih ameller müyesser eyleye, didi.” Yukarıda sıralanan maddeler özetlenecek olursa, Kitâb-ı Cabbâr Kulu, okuyan ve dinleyenleri inanç, ibâdet ve ahlâk konusunda eğiterek, dünya ve âhiret mutluluğuna ulaştırmak amacıyla yazılmıştır.
Kitabın yazılış amacı ile ilgili olarak eserin sonunda geçen bir başka metin de, Cabbâr Kulu’nun kendi ifadeleridir: “Allâh Teâlâ cümlemüzi Habîb’inden ayırmaya, sâlihlerinden ayırmaya. Cümle Ümmet-i Muhammed’e, cümlemize, sâlih ameller müyesser ide. Hidâyet müyesser ide. Habîb’inden şefâat müyesser ide. Ümmet-i Muhammed’in azabda olanların azabların[ı] kaldura. Fazl ile rahmet müyesser ide. Allâh Teâlâ, cümle Ümmet-i Muhammed’i gafletden uyara. Anlamak, tutmak müyesser ide. Allâh Teâlâ, Pâdişâhımıza çok ömürler vire. Çok kuvvet vire. Ömrün[ü], devletin[i] artura. Allâh Teâlâ, Asâkîr-i İslâm’a kuvvet vire. Pâdişâhımuzın vilâyetine lezzet vire. Allâh Teâlâ, ulemâya, sülehâya, fukarâya, cümle Ümmet-i Muhammed’e ve bu kitâbı yazdurana ağız tatlılığı, dirlik, düzenlik, kanaat, merhamet müyesser ide. Âlimlerimize ilmiyle âmil olmak müyesser ide. Allâh Teâlâ âşıklarına, sâdıklarına, sâlihlerine, cümle Ümmet-i Muhammed’e, cümlemüze enbiyâ zevkinden zevk, evliyâ şevkinden şevk müyesser ide. Erenlerin hallerinden hallenmek müyesser ide. Allâh Teâlâ, cümle Ümmet-i Muhammed’e âkıbet hayırlığı müyesser ide.”
Eserde en çok üzerinde durulan konu, Allah’a nasıl ulaşılacağıdır. Tasavvuf dilinde “ölmeden önce ölmeyi” başararak, Allah’a ulaşmış kişiler için “eren” ve “ermiş” ifadeleri kullanılmaktadır. Yukarıdaki duâdan anlaşıldığına göre Kitâb-ı Cabbâr Kulu, insanları gafletten uyandırarak erenlerin halleri ile hallendirmek, yani onların davranışlarını kazandırmak amacıyla yazılmıştır.


Eserin Nüshaları

Dodurga/Mehmed Dede Tekke Köyü Nüshası
Bu nüsha, Çorum/Dodurga/Mehmed Dede Tekke Köyü’nde ikamet eden Eyüp Öztürk (Dede)’nin özel kütüphanesinde bulunmaktadır. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektâş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesini temsilen Mayıs 2004’te yapmış olduğumuz ziyaret sırasında, dijital fotoğraflarını çekmek üzere tarafımıza emanet edilmiştir. Daha sonra eserin fotoğrafları çekilerek, orijinal nüsha Eyüp Öztürk’e iade edilmiştir. Nüshanın sonundaki kayda göre istinsâh (yazım) tarihi, Hicrî 1165’tir. İlk yaprakta “Hâzâ Kitâbü Hasenü’l-Hüseyin” ibâresi yazılıdır. Cabbâr Kulu Kitabı, bu nüshanın 131 varağını oluşturmaktadır. Nüshanın geri kalan kısmında “Hikâye-i Ebu’l-Hicen” (vr. 132b-146b) ve Menâkıb-ı Veyse’l-Karanî” (vr. 147b-174b.) yazılıdır. Kitâb-ı Cabbâr Kulu, 13 satır halinde ve harekeli yazılmıştır. Sayfalar numaralandırılmamıştır. Her sayfanın alt köşesine, takip kelimesi yerleştirilmiştir. Bâb başlıkları kırmızı mürekkeple belirtilmiştir.

Gümüşhacıköy/Karaköy Nüshası
Bu nüsha, Amasya/Gümüşhacıköy/Karaköy’de ikamet etmekte iken Hakk’a yürümüş olan Durmuş Topal (Dede)’ye aittir. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektâş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesini temsilen, Hacı Bektâş Velî Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı Durmuş Aslan’la birlikte Ağustos 2004’te Gümüşhacıköy’ü ziyaretimiz sırasında Durmuş Topal’ın oğlu Hasan Topal’dan emanet alınmıştır. Nüshanın dijital fotoğrafları çekildikten sonra, orijinal nüsha Hasan Topal’a iade edilmiştir. Nüshanın sonundaki kayda göre istinsâh (yazım) tarihi, Hicrî 1258’dir. İlk yaprakta “Hâzâ Kitâbü Hasenü’l-Hüseyin” ibâresi yazılıdır. Baş tarafta içindekiler kısmı bulunmaktadır. Nüsha, 115 varaktan oluşmaktadır. Sayfalar numaralandırılmıştır. 15 satır halinde ve harekesiz olarak yazılmıştır. Eserin sonundaki ifadelerden, kitabın Mustafa Ağa ismindeki bir şahıs tarafından yazdırıldığı anlaşılmaktadır.

Hamamözü/Yemişen Köyü Nüshası
Bu nüsha, Amasya/Hamamözü/Yemişen Köyü’nde ikamet etmekte iken Hakk’a yürümüş olan İsmail Göktaş’a aittir. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektâş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesini temsilen, Çorum/Dodurga/Mehmed Dede Tekke Köy’lü Hasan Uysal Dede ile birlikte, Şubat 2005’te Yemişen Köyü’nü ziyaretimiz sırasında, Zeynel Baba’dan emanet alınmıştır. Nüshanın dijital fotoğrafları çekildikten sonra, orijinal nüsha Zeynel Baba’ya iade edilmiştir. Nüshanın sonunda istinsâh tarihi kaydedilmemiştir. İlk yaprakta, yazı şekline bakıldığında sonradan yazıldığı anlaşılan “Hâzâ Cabbâr Kulu Kitabı” ibaresi bulunmaktadır. Nüsha, 173 varaktan oluşmaktadır. 15 satır halinde ve harekesiz olarak Veli Hoca isminde bir kişi tarafından yazılmıştır.


Nüshalar Üzerine Bir Karşılaştırma
Mehmed Dede Tekke Köy’de bulunan nüshanın, şu ana kadar ulaşılan en eski Kitâb-ı Cabbâr Kulu olduğu anlaşılmaktadır. (1165 H.) Türkçe’ye çeviri, eski olması nedeniyle bu nüsha esas alınarak yapılmıştır. Eksik olan sayfalar, Gümüşhacıköy nüshasından tamamlanmıştır. Örneğin M (Mehmed Dede Tekke Köy) nüshasının baş tarafında kırmızı mürekkeple yazılmış olan kitabın adından (Hâzâ Kitâbü Hasenü’l-Hüseyin) hemen sonra “BÂB Oldur ki…” denilerek ilk bâba başlanmaktadır. G (Gümüşhacıköy/Karaköy) ve H (Hamamözü/Yemişen) nüshalarında ise ilk sayfada “Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm. El hamdü lillâhi Rabb’il-âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn…” şeklindeki besmele, hamdele, salvele ve duâ cümlelerinden oluşan uzunca bir giriş bulunmaktadır. M nüshasındaki bu eksikliğin sayfanın kopmuş olmasından kaynaklandığı düşünülebilir.
M nüshası vr. 1b’nin sonunda yer alan “Dört gül bize kalmış. Dört gül sana varmış. Bunun sebebi nedür, bu nedendür? didi. Yine; manâsın[ı] siz verin, didüm. Pes eydür: Yâ dervîş, bu dört gülün biri şerîatdur, biri tarîkatdur” ifadelerinin vr. 2a’daki “itmiş olur. Bunları inkâr idenün, müslümânlıkda alakası olmaz. Veys eydür: Yâ dervîş! Hakîkatda olan kişinin üzerine lâzımdır ki, yetmiş iki tâifeye bir nazar ile baka.” şeklindeki ifadelerin devamı olamayacağı düşünüldüğünden G nüshası ile karşılaştırma yapılmış ve eksik olan bölüm “biri ma’rifet, biri hakîkatdır. Şerîat, tarîkat, ma’rifet, hakîkat ne idüğün, siz bilirsiniz Sultân’ım, söyleyin dinleyelim, didüm. Ya bilenden sonra dinlemeye sebeb nedür? Eyitdüm: Sultân’ım! Her kelâmda, bir hâl vardır. İnceden inceye, yol vardır. El üstüne el vardır. Bu asıl kelâmları dinlemek, fâidedür. Ber Hudâr ol yâ derviş! Hak’dur, didi. Ve pes eydür yâ derviş! Sana şimden gerü şerîatı, tarîkatı, ma’rifeti, hakîkatı haber vireyim, didi. Şerîat diyü; Allâh Teâlâ’nın nehyinden kaçup, emrini tutmaya, dirler. Bunları inkâr idenün, müslümânlıkla alakası olmaz. Tarîkat diyü; nefsini kahr idüp, inciden inceye gitmeye, dirler. Ma’rifet diyü; her şeyin edebin[i] tutmaya, dirler” şeklindeki metinle tamamlanmıştır. Bu eksikliğin müstensih hatasından kaynaklanmış olabileceği düşünülebilir.
Her üç nüshada da bâb başlıkları aynıdır. Ancak H nüshasının muhtevâsında diğer iki nüshadan farklı olarak bazı takdim ve tehirler bulunmaktadır. Meselâ: H nüshasının vr. 2a’da yer alan ve dervişliğin mertebelerini anlatan bölüm, M nüshasında vr. 15a-15b’de yazılmıştır.
M ve G nüshalarının baş tarafında yer alan Cabbâr Kulu’nun Veyse’l-Karanî ile görüşmesi, H nüshası vr. 4b’de bulunmaktadır.
M nüshası ile G nüshası arasında istinsâh tarihi itibarıyla 100 yıl gibi bir zaman farkı olmasına rağmen, belirttiğimiz farklar dışında büyük bir benzerlik mevcuttur. Ancak bazı ilave kelimeler de yok değildir. Meselâ; M nüshasındaki “Dîn bir olmaya o idi ki, ümmetün îmânı dürüst olsun diye, dîn bir oldu. Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Ali! Din iki olsa, îmân dürüst olmaz mı, didi. [Hazret-i Ali:] Bir ümmetin iki Peygamber’i, ol kişinün iki dîni olur. Îmânı da, ameli de dürüst olmaz” şeklindeki ifade, G nüshasında “Dîn bir olmaya sebep ol idi kim, ümmetün îmânı dürüst olsun içün, dîn bir oldu didi. Rasûlu’llâh aleyhi’s-selâm eydür: Yâ Ali! Din iki olsa, îmân dürüst olmaz mı, didikde, Hazret-i Ali eydür: Yâ Rasûla’llâh! Bir ümmetin iki Peygamberi olsa, ol kişinün iki dîni olur. Îmânı da, ameli de dürüst olmaz didi.” şeklinde yazılmıştır. Görüldüğü gibi G nüshasında metnin anlamını değiştirmeyen birkaç kelime ilave edilmiştir.
H nüshasının vr. 2b-3a’da Allah’ın isim ve sıfatlarını konu alan ve Hazret-i Peygamber’le Hazret-i Ali arasında geçen konuşma, M nüshasında vr. 109a-109b’de geçmektedir.
M nüshasındaki bir başka farklılık ise konuşmanın taraflarında ve içeriğindedir. M nüshasında Hazret-i Hızır’la Cabbâr Kulu arasında şöyle bir konuşma geçmektedir: “Hazret-i Hızır eydür: Yâ dervîş! Rabb’ini bilür misin? Bilürem, didüm. [Hazret-i Hızır:] Nice bilürsin, didi. Öyle bilürem yâ Hızır ki, Rabb’üm Vâhid-i Ehad’dür. Vâhid-i Mutlak’dur. Hayyü’l-Kayyûm’dur. Âlim’dür. Hâfız’dur. Küllü şeye Kâdir’dür. Hazret-i Hızır eydür: Yâ dervîş! Hayyü’l-Kayyûm dimek, ne dimekdür, didi. Yâ Hızır! Öyle dimekdür ki, Bâkî dimekdür. Kemâl’ine zevâl irmez, dimekdür. [Hazret-i Hızır:] Ya, Âlim dimekdür, ne ma’nâdur, didi. Ol ma’nâdur ki, ilminden taşra bir şey yok, dimekdür. [Hazret-i Hızır:] Hâfız diyi, neye dirsin? Hâfız diyi, andan dirim ki, ilmine yiğrekdür. Cümle geleceği ve geçeni bilür, dimekdür.” Benzer konuşma H nüshasında ise şu şekildedir: “Sultân-ı Enbiyâ...Hazret-i Ali’ye buyurdu ki: Yâ Ali! Allâhu Teâlâ âlim midür, hâlim midür, hâfiz midür, kâmil midür didi. [Hazret-i Ali:] Siz âlimsiz yâ Rasûla’llâh didi. [Sultân-ı Enbiyâ:] İcâzet sana yâ Ali, haber vir didi. Hazret-i Ali eydür: Yâ Rasûla’llâh! Allâhu Teâlâ, hem âlimdür, hem hâlimdür, hem hâfizdür, hem kâmildür didi…”
H nüshasında diğer iki nüshada bulunmayan bazı bölümler de mevcuttur. Meselâ; Allah’ın görülüp, görülemeyeceği, ehl-i zâhirin bu dünyada niçin göremeyeceği, ehl-i bâtının nasıl görebileceği gibi ruyetu’llâhla ilgili konular ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır.
M nüshasında Veyse’l-Karanî, Cabbâr Kulu’na şöyle bir duâ yapmaktadır: “Allâh Teâlâ sana hiç gizli şey koymaya. Cümle canlı cansız sana söyleye. Hayvân da, insân da, toprak da, taş da, kurd da, kuş da hiçbir söylemez kalmaya. Menziline varasın. Maksûduna iresin. Allâh Teâlâ, sana âkıbet hayırlığı vire.” H nüshasında ise duâ metni daha farklıdır: “Allâhu Teâlâ seni mahrûm itmeye. Kehillere katmaya. Mâ-sivâyı kalbinden çıkara. Dünyâ seni tutmaya didi. Allâhu Teâlâ sana anlamaklık müyesser ide. Seni gafletten uyara. Âkıbet hayırlığı vire.”
H nüshasında bulunan Veyse’l-Karanî’nin Cabbâr Kulu’na yaptığı nasîhat, diğer iki nüshada bulunmamaktadır. Nasîhat şu şekildedir: “Doğru yola gide gör. Eğri yola gitme didi. Gayri ameli işle, hayırsız ameli işleme didi…” Daha sonra doğru ve eğri yolun, hayırlı ve hayırsız amelin ne olduğu uzun uzun açıklanmaktadır.


Eserin Dil ve Üslûp Özellikleri
Kitâb-ı Cabbâr Kulu, yazıldığı ve istinsâh edildiği tarihlerde Anadolu’da yaygın olarak kullanılan Çağatay Türkçesi ile kaleme alınmıştır. Bugün dahi eserin dili, sözlük kullanma ihtiyacı duyulmaksızın anlaşılmaktadır.
Eserde dikkat ve merak uyandırıcı bir üslûp kullanılmıştır. Herhangi bir konu anlatılırken, bilinmeyen bir kelime, cümle veya deyim kullanılarak, devam eden satırlarda açıklama yapılmıştır. Meselâ; “kuş”la “derviş” arasında geçen konuşmalar sırasında, böyle bir üslûba müracaat edildiği görülmektedir. Dervişe nasîhat eden kuş, ona; “ölmeden önce ölmesini” söyleyerek, bir bilinmeyen konuya kapı aralamaktadır. Daha sonra da “ölmeden önce ölmenin” nasıl olabileceği, kuşun dilinden açıklanmaktadır. Birkaç sayfa sonra ise, “ölmeden önce ölme” şeklinde ifade edilen sözkonusu tasavvufî istılâha, velî-derviş münasebeti açısından yeni bir boyut kazandırılarak, konu bütünlüğü sağlanmaktadır. Kavramsal analizler yapılırken, konu devamlılığı ve bütünlüğü de gözden uzak tutulmamıştır. Aslında burada yapılmak istenen; konuşmaların ilgi uyandırıcı şahıslar arasında gerçekleşmesini sağlayarak dinî, ahlâkî ve tasavvufî kavramların anlaşılmalarını kolaylaştırmaktır. Kuşla derviş arasında cereyan eden senaryolaştırılmış konuşma, okuyucunun ilgisini canlı tutmakta ve sonuçta zor gibi görünen kavram ve deyimlerin öğrenilmesi daha kolay olmaktadır.
Eserde dikkat çeken bir başka özellik ise, açıklayıcı ve bilgilendirici bir üslûbun kullanılmış olmasıdır. Meselâ; Hazret-i Peygamber’i sevmenin dört şartı olduğu dile getirilirken, bu şartların ne anlam ifade ettiği açıklanmaktadır: 1. Gittiği yola gitmek. 2. Sünnetini tutmak. 3. Vücûdunu temizleyip, hilâf şeyleri atmak. 4. Hazret-i Peygamber’in evlâdına (Ehl-i Beyt’ine) saygı göstermek. Burada soyut bir kavram olan “sevgi”ye, davranışsal bir boyut kazandırılmış olmaktadır. Aşağıdaki ifadelerde duygu ve davranış bütünlüğü, daha da somutlaştırılarak açıklanmaktadır: “Bir kimse gelse sana dise ki, ben senün dostunum, seni pek severim dise, ammâ senün sözünü tutmasa, senün gitdüğün yola gitmese, malına eğrilik itse, evlâdını sevmese, sen ol kişinün sözüne inanur musun, sen ol kişiyi sever misin, didi.” Bu durumda, Hazret-i Peygamber’i sevdiğini iddia eden bir kişi, sevginin gereklerini de yerine getirmelidir. Yukarıdaki örneğin benzerlerine eserin içersinde sıkça rastlanılmaktadır. Açıklayıcı ve bilgilendirici üslûp, eseri okuyanlar üzerinde zihinsel bir etki meydana getirme gücüne sahiptir. Okuyucuların karakterize etmeleri istenen herhangi bir davranışın öncelikle zihinsel altyapısı inşa edilerek, o davranışı benimsemeye doğru duygusal bir isteklilik hali canlandırılmak istenmiştir.
Eserde inandırıcı, sevdirici, duygusal coşkuyu harekete geçirici ifadelere de sıkça rastlanılmaktadır. Özellikle Allah aşkının ve sevgisinin dile getirildiği şiirsel ifadelerde, yoğun bir duygu birikiminin dışa vurulduğu gözlenmektedir.
Dergâha yüz sürüp itdüm, âh.
Hüdâ’ya yüz tutuben, ağlarım.
mısralarıyla başlayan münâcâtta, bir günâhkârın rûh hali, tövbe psikolojisi, Allah’ın şefkat, merhamet ve bağışlayıcılığı okuyuculara yaşatılmaktadır. Allah’ın varlığı, birliği, varlığının eşya üzerindeki tecellîleri dile getirilirken, her türlü eşya konuşturularak, onların dilinden isbât-ı vâcib yapılmaktadır. Bir dervişin gözyaşları içersinde Allah’a yakarışını tasvir eden bu münâcât, Allah inancını hem zihinsel, hem de duygusal zeminde tazelemektedir. Okuyucuların Allah’la olan ruhsal bağlarını güçlendirmektedir.
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda inançla ilgili konuların akılda kalmasını kolaylaştırmak amacıyla, bazı olgular formüllendirilmiştir. Meselâ; “Ana rahmine düşene dünyâ yakın, dünyâya gelene âhiret yakın, îmânı kâmil olup borcu olmayana Cennet yakın, îmânı olmayup Allâh’ın emrin[i] bilmeyene Cehennem yakın” şeklindeki formüllendirme, dünya ve âhiret kavramlarıyla ilgili basitleştirilmiş bir bilgi verme amacına yönelik olabilir. Basit gibi görünen bu formüllendirme sayesinde, insanın doğumdan ebedî âleme doğru devam eden hayat serüveninde, îmân ve küfrün yeri ve önemi tesbit edilmektedir.
Eserin genel özellikleri dikkate alındığında, bir ahlâk kitabı olduğunu söylemek mümkündür. Ahlâk kitabının temel karakteristiklerinden birisi olan nasîhat cümlelerine, bol miktarda yer verilmiştir.
Hazret-i Peygamber’in nasîhatları aktarılırken, oldukça özen gösterildiği, mümkün olduğu kadar edebî sanat yapıldığı gözlenmektedir. Cabbâr Kulu, Hazret-i Peygamber’in dilinden kendisine, kendisi vasıtasıyla da okuyuculara şu nasîhatı yapmaktadır: “Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ dervîş! Sana ibtidâ öğüdüm bu olsun ki; konşunla bir hoşça ol, ehl-i beytinle bir hoşça diril, konuğa ta’zîm eyle, didi. Hiç birinin hâtırın[ı] yıkma, nirede bir hâtır yıkıcı var ise, hâtırın[ı] yap. Sana kötülük eyleyene sen eylik eyle. Kurdlar da, kuşlar da, böcükler de, sinekler de, hayvân da, insân da, hiçbir şeyin cânın[ı] incitme. Cümle senden hoşnûd olsun. Allâh Teâlâ da senden hoşnûd ola, didi. Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ dervîş! Nefsine ne sanırsan, sâir kişilere de öyle san. Îmânını nice kayırırsan, Ümmet-i Muhammed’ün îmânın[ı] da öyle kayır, didi. Dünyâ içün gam yime, nice olur hâlim dime. Kendüni, dalâletde koma. Sana iyi didiklerine sevünme, kötü didiklerine yerinme. Dünyân olursa, ilmin olursa, mağrûr olma. Sağlığına şâz olma. Dünyâ sağlığına ferahlık itme. Âhiretün azâbın[ı] unutma. Ölümü, karşundan giderme. Belâya sabr eyle. Kazâya rızâ ol. Cümlesine hayır san, hiçbir şeyin helâkin[i] isteme. Bir şeye teassür çekme. Fukarâya, yetimlere, gözsüzlere, elsizlere sadaka vir, merhamet eyle. Allâh Teâlâ sana rahmet eyleye. Virdiğine şükr eyle. Her hâlini, fikr eyle. Yaramaz ameline tövbe it. Hayırlı ameline şükr it. Harâmdan, zinâdan, bühtândan, gıybetden, riyâdan, Allâh Teâlâ’nun nehy itdiği şeyden kendini sakını gör. Sakınmazsan, yaza çıksan da, kışa uğrarsın. Gazâba müstehak olursun. Allâh Teâlâ dostların[ı] sev. Allâh’ı sev. Îmânun[ı] sev. Dünyâ sevgisinden, evlâd sevgisinden, mâ-sivâdan kalbini âzâd ide gör, didi. Bu ma’nâları düşün de, her birinde nice türlü ma’nâlar çıkar da, işleyeceğin[i] işle. İşlemeyeceğin[i] işleme. Allâh emri üzerine yürü de, vücûduna terbiye eyle, didi.”
Yukarıda yapılan nasîhat, bir kişinin hayatı boyunca karşılaşması muhtemel bütün durumları ihtiva etmektedir. Bir insan, bir komşu, bir evin büyüğü, bir mü’min olarak nasıl davranılması gerektiği ile ilgili tesbitler yapılmaktadır. Herkesi içersine alan bir mesaj verilmesi amaçlanmıştır.
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda dikkat çeken bir başka nasîhat ise, Hazret-i Hızır’ın Cabbâr Kulu’na yaptığıdır: “Hazret-i Hızır eydür: Yâ dervîş! Dört şeyden uzak ola gör, dört şeye yakın ol. Dört şeyi unudı gör, dört şeyi bile gör. Eyitdüm ki: Yâ Hızır! Dört şeyden uzak ola gör didün, nedür, didüm. Hızır eydür: Yâ dervîş! [Biri] dünyâdur. Biri dünyâya meyl iden kişiler[dür]. Biri nâ-mahremdür. Biri Allâh Teâlâ’nun hıfzından çıkan kullardur, didi. Bunlardan uzak olan Allâh Teâlâ’ya key yakındur, didi. Eyitdüm ki: Yâ Hızır! Dört şeye yakın ol, didün. Onlar kimlerdür, didüm. Hazret-i Hızır eydür: Anun biri ulemâ meclisidür. Biri sülehâ meclisidür. Biri fukarâ meclisidür. Biri merhametdür. Yakın ol didiğüm, bunlardur, didi. Bunlara yakın olan Allâh Teâlâ’nun rahmet deryâsına ğark olur, didi. Eyitdüm ki: Yâ Hızır! Dört şeyi de unud didün, o nedür, didüm. Hazret-i Hızır eydür: Yâ dervîş! Biri ucubdur. Biri çürüklükdür. Biri dünyâdur. Biri mâ-sivâ sevmekdür. İşte unud didiğüm bunlardur. Eyitdüm ki: Yâ Hızır! Dört şeyi de bile gör didün, o nedür, didüm. Hızır eydür: Yâ dervîş! Bile gör didiğümün biri oldur ki, ulu gücü bilmekdür. İkinci hakkı, bâtılı bilmekdür. Üçüncü nefse cefâ kılmakdur. Dördüncü Allah hizmetinde olmakdur.”
Cabbâr Kulu, yazmış olduğu bu eserde, zaman zaman tasavvufun temel erkânından birisi olan “nefis muhâsebesi” (öz eleştiri) de yapmaktadır. “Cabbâr Kulu! Be hey onmaduk, be hey yanılıcı!” ifadeleriyle başlayan bu eleştirilerde, okuyucuya yol gösterme, yapılan yanlışlıkların sebeplerini analiz etme gibi amaçlar gözetilmiştir.


Eserde Geçen Âdâb ve Erkânla İlgili Konu ve Kavramlar
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda inanç, ibâdet ve ahlâkla birlikte, en çok âdâb ve erkân konularına yer verilmiştir. Tasavvufî ıstılahların tanım, açıklama ve karşılaştırmaları yapılmıştır. Ayrıca tartışılan veya yanlış anlaşılan bazı konulara da açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Bu yapılırken de, bir uzlaştırma ve yanlış anlaşılmaları giderme amacı güdüldüğü anlaşılmaktadır. Zaman zaman yapılan yanlış uygulamalar eleştirilmekte ve doğrusu tavsiye edilmektedir.

a) Dört Kapı Kırk Makâm
Dört kapı (şerîat, tarîkat, ma’rifet, hakîkat) kırk makam, Bektâşîliğin temel erkânıdır ve İslâm Dîni’nin temel dinamiklerini yansıtmaktadır. İslâm’ın inanç, ibâdet ve ahlâk ilkelerinin kolay öğrenilmesi ve hâfızalarda kalıcı olması için sistemleştirilmiştir. Hoca Ahmed Yesevî’nin dinî ve tasavvufî anlayışını Anadolu’ya taşıyan Hacı Bektaş Velî, dört kapı kırk makama Makâlât adlı eserinde yer vermiştir. O, Hoca Ahmed Yesevî’den tevarüs ettiği dört kapı kırk makam formülasyonu ile, tarîkatın olmazsa olmaz temel değerlerini belirlemiş, Bektâşîliğin teolojik alt yapısını İslâm Dîni ile bütünleştirmiştir. Sonradan düzenlenen erkânnâmeler, bu sistemle ilgili herhangi bir değişikliğe gitmemişlerdir. Onların yaptıkları, erkânın pratiklerini sistemleştirmek ve tarîkatı kurumsallaştırmak olmuştur. Genel özellikleri itibarıyla, bir Bektâşî Erkânnâmesi görüntüsünde olan Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nun ana konularından birisi de dört kapı kırk makamdır.
Cabbâr Kulu, öncelikle şerîat ve tarîkat kapılarının anlam ve önemlerini nübüvvet ve velâyet kavramları açısından ele almaktadır. Böylece şerîat ve tarîkat kavramlarının dervişin inanç dünyasındaki yerlerini netleştirmek istemiştir. Cabbâr Kulu, şerîat kapısının Hazret-i Peygamber’e, tarîkat kapısının da Hazret-i Ali’ye ait olduğunu vurgulamaktadır. Bu vurgunun daha iyi anlaşılması için de, hayâlî bir senaryo ile Hazret-i Peygamber ve Selmân-ı Fârisî’yi konuşturmuş, iki soyut kavramı somutlaştırma yoluna gitmiştir. Özet olarak konuşmada şu konular geçmektedir. Selmân-ı Fârisî, Hazret-i Peygamber’den kendisine hakîkat ilmini öğretmesini ister. Hazret-i Peygamber de, ona hakîkat ilmini öğrenmek için Hazret-i Ali’ye gitmesi gerektiğini ifade eder. Selmân-ı Fârisî, bunun nedenini sorduğunda Hazret-i Peygamber şöyle bir cevap verir: “Allâh Teâlâ bana gizlü şey komadı. Hakîkatı, ma’rifeti, tarîkatı, şerîatı, cümlesin[i] bana bildürdi. Ammâ sonra, şerîat miftâhın[ı] (anahtarını) bana virdi. Tarîkat miftâhın[ı] Ali’ye virdi. Tarîkat ilmin[i] öğrenen Ali’den öğrenür. Şerîat ilmini öğrenen, bizden öğrenür… Hakîkatı biz öğretsek, sünnet olur. Hakîkat ilmi ise, bir sarb ilimdür. Değme kişi çekemez, terk ider. Sünnetin terki câiz değildür. Anın içün öğretmeye bize icâzet yokdur.” Yukarıda geçen konuşmada nübüvvet ve velâyetin sınırları çizilmekte ve dört kapının kaynakları gösterilmektedir. Aynı olayın devamında Selmân-ı Fârisî, tarîkatı öğrenmek üzere Hazret-i Ali’ye gittiğinde, Hazret-i Ali ona; Hazret-i Peygamber’e uğrayıp uğramadığını sormaktadır. Niçin Hazret-i Peygamber’den sonra kendisine gelmesi gerektiğini ise şu sözlerle açıklamaktadır: “Bir kişi şerîatı tamâm itmeyince, tarîkatı anlayamaz. Tarîkat[ı] tamâm itmeyince, ma’rifeti anlayamaz. Ma’rifeti tamâm itmeyince, hakîkatı anlayamaz…” Böylece şerîat ve tarîkat kavramları hiyerarşik bir yapı içersinde ele alınarak, zihinlerde hasıl olabilecek inanç ve erkân sıralaması yanlışlıklarının önüne geçilmek istenmiştir.
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda Hazret-i Ali, muhataplarını kendi bilgi sınırlarını aşan, nübüvvet (peygamberlik) alanına ait konularda Hazret-i Peygamber’e yönlendirmektedir. Meselâ Hacı Bektâş Velî, kendisine kıyâmetin alametlerini sorduğunda, bu soruya cevap veremeyeceğini söyleyerek, onu Hazret-i Peygamber’e göndermektedir. Hazret-i Ali, şerîatın Allâh’ın emrini tutup nehyinden kaçmakla, tarîkatın yolun incesine gitmekle, ma’rifetin ise her şeyin edebini bilmekle tamamlanacağını söylemektedir. Hakîkatın yüz bin kerre yüz bin ilmi bulunduğunu haber veren Hazret-i Ali, hakîkat ilmini öğrenebilmek için yerine getirilmesi gereken şartları da belirtmektedir. İlk olarak tâlib kendisini, yetmiş iki tâifeden aşağı görmeli, küfrüne bakmadan hepsine saygı göstermelidir. İkinci olarak da Allâh’ın emrini tutup nehyinden kaçmalı, nefsini kontrol altında tutarak dünyâdan geçmelidir. Aksi takdirde, hakîkat ilmini okumak mümkün değildir. Yine Hazret-i Ali, Hazret-i Peygamber’in bir sorusuna cevap verirken şöyle bir seyr ü sülûk formüllendirmesi yapmaktadır: “Ana îmân getürdüm ki, bir kişi şerîata, hakîkata muhkem yapışsa, seni bulur, seni bulan Allâh’ı bulur, Allâh’ı bulanun murâdı hâsıl olur.” İlk varılacak kapı Hz. Muhammed’in şerîat kapısıdır. Şerîat kapısından geçmeyene, hakkı bâtıldan seçmeyene tarîkat kapısının açılması mümkün değildir.
Cabbâr Kulu, şerîat ve tarîkat kavramlarının teolojik temellendirmesini yaptıktan sonra, tarîkat kavramının gerekliliğini tartışmaktadır. Tartışmanın daha çok şeyhlik, mürşidlik, irşâdın lüzumu üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Cabbâr Kulu, öncelikle tarîkatı inkâr edenlerin gerekçelerini çürütme yoluna gitmiştir. Sözkonusu gerekçeleri senaryolaştırılmış konuşmalar içersinde kitabına taşıyarak, cevaplandırmaya çalışmıştır: “Yâ Rasûla’llah! Tarîkatı inkâr iden, ne dir de inkâr ider, didi. [Hazret-i Enbiyâ:] Meşâyıhı neylemeli kitâb var iken, dir. Meşâyıhı inkâr ider. Tarîkatı, ma’rifeti, hakîkatı inkâr ider. İnkâr iden münâfık, münkirdür.”
Tarîkata karşı çıkanların aslında şeyhlik kurumuna karşı çıktıklarını bilen Cabbâr Kulu, şeyhlerin dervişlerin eğitim-öğretim süreçlerindeki fonksiyonlarını dile getirmiştir. Bunu yaparken de, bir sanatı veya bir bilgiyi öğrenebilmek için usta-çırak ve hoca-talebe münasebetinin gerekliliği gerçeğinden hareket etmiştir: “Eğer uşağı hocaya virsen, okuyacağın[ı] bilmez. Hoca ona, “elif”i, “be”yi, yirmi dokuz harfi gösterse, kangısı “elif” kangısı “be”dür dise, ol uşak bilemez… Bir kimse, şerîatı bilse, meşâyıha hizmet etmeyince, tarîkatı bilmez. Tarîkatı bilmeyen, ma’rifeti bilmez. Hakîkat ilmin[i] bilmez. Hakîkata varan, hakîkat ilminün cümlesin[i] okumayınca, hakîkat ilmin[i] tamâm etmez. Uşaklığı gitmez.”
Tasavvuf geleneğinde şerîat ehli “ehl-i zâhir”, tarîkat ehli de “ehl-i bâtın” şeklinde isimlendirilmiştir. Zaman zaman bu iki grup arasında tartışmalar da yaşanmıştır. Bazen bu tartışmaların, tekke ve medrese mücadelesine dönüştüğü de olmuştur. Cabbâr Kulu, tarîkatı inkâr eden şerîat ehlini Hazret-i Peygamber’in dilinden uyararak, herkesin kendi alanından sorumlu olması gerektiğini vurgulamaktadır: “Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Ali! Müslümân olan boynuna lâzımdur ki, bildiği ilmi okuya. Bilmediği ilme, karışmaya. Şeytân ile yarışmaya. [Hazret-i Ali:] Nice yarışur, yâ Rasûla’llah? [Hazret-i Enbiyâ:] Öyle yarışur yâ Ali ki, bir kimse şerîatda olur. Şerîatda olan tarîkatun, ma’rifetün, hakîkatun, bunların ilmin[i] bilmez. Ancak, şerîatı bilür. Hakîkatda olan ilimden cevâp virdi. Ol şerîatda olan kişi, onun virdüği cevâba kâil olmaz. Okumadığı ilme karışur. Şeytân ile yarışur. Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Ali! Allâh Teâlâ, sâlihlerini, böyle çekişmeden kurtara.”
Ayrıca zâhir ve bâtın kavramlarını, Kur’ân-ı Kerîm’in anlamı açısından da yorumlayarak, tasavvufî/bâtınî/işârî tefsîrin önemine dikkat çekmektedir: “Bu zâhir didiğümüz ma’nâ, kitâbdur. Bâtın didiğümüz, kitâba yazılmışdur, sakludur. Onu, ehli bilür. Ol ilmi bilmek isteyen, ehlini bulur. Bulmak içün velîler, ne zahmet çekmişler. Bâyezîd-i Bestâmî, kırk şeyhe vardı. Vücûdun[u] ıslâh idemedi, Ca’fer-i Sâdık’a varmayınca.” Şerîat kapısında dile, hakîkat kapısında kalbe sahip olmak gerekmektedir. “Dil” zâhiri, “kalp” bâtını temsil etmektedir. Dilin eğitimi kolaydır. Kalbin eğitimi için, Hacı Bektâş Velî’nin kalp ve gönül doktorları şeklinde isimlendirdiği mürşid-i kâmillere ihtiyaç bulunmaktadır. Hacı Bektâş Velî’ye göre insanda, biri zâhir (dış), diğeri bâtın (iç) olmak üzere iki türlü göz bulunmaktadır. Gerçek saâdete, ancak bâtın (kalp) gözü olanlar ulaşabilirler.
Cabbâr Kulu daha pek çok konuda olduğu gibi, dört kapıyı da eseri okuyanların hemen yanıbaşlarında bulabilecekleri nesnelere benzeterek açıklamıştır. Şerîat, tarîkat, marifet ve hakîkat kapılarından geçerek Hakk’a ulaşmayı, yemiş fidanının büyüyerek yemiş vermesine benzetmiştir. Bu benzetme vasıtasıyla bir mesaj da vermektedir: Yemiş fidanından maksat yemiş elde etmek olduğu gibi, dört kapıdan geçmekten murad da Hakk’a ulaşmaktır. Dört kapının gereklerini yerine getirmek, yani kırk makâmı geçmek amaç değil, vasıtadır.


b) Velâyet (Mürşidlik)
Kişinin evliyâ seviyesine ulaşabilmesi için uzun bir manevî olgunlaşma sürecinden geçmesi gerektiği anlatılmaktadır. Buğdayın harmandan değirmene, değirmenden sofraya kadar hangi aşamalardan geçtiği ayrıntılı bir şekilde tasvir edilerek, evliyâlığın zor ve çileli bir yol olduğu işlenmektedir. Evliyâlığa tâlib olan kişinin, buğday gibi harmanda sürülmeye ve savrulmaya, değirmende un-ufak hale getirilmeye ve fırında hamur gibi pişirilmeye râzı olması gerektiği dile getirilmektedir. Hakîkat anahtarını ele almak ve ulular halini anlamak için, sabır ve tahammül lazımdır.
Bir başka yerde ise, hakîkat anahtarını eline alarak, uluların halini yeni öğrenmiş birisi, yeni dikilmiş yemiş fidanına benzetilmektedir. Bu kişi, dalsız, budaksız, yemişsiz ve yapraksız evliyâdır. Cehennem’e gitme ihtimali her zaman bulunmaktadır. Çünkü gözünün önünden perde kalkınca, kibirlenerek, diline geleni söyleyebilir. Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda keşfi açılan bu safhadaki evliyânın, Cennet’i, Cehennem’i göreceği, ancak bunların aslını, hakîkatını bilemediği için de yanlış hükümler verebileceği dile getirilmektedir. Böyle kişilere; “Çatal Kazıklı Dağ’da gezici, çok yazıklı evliyâ” ismi verilmektedir. Keşfin evvelini ve âhirini okuyup tamamlayana ise; “dişi yitmiş, uşaklığı gitmiş, çöke durur karartıyı fark etmiş evliyâ” ismi verilmektedir. Eserde, hakîkat ilminin Muhammed nûrundan kaynaklandığına da dikkat çekilmektedir.
Evliyâlığın yedi nişanı olduğu, bunlardan ikisini geçenin tasarruf menziline ulaşacağı, tasarruf menzilini geçenin altı nişanı tamam edeceği, yedi nişanı tamamlayanın ise vücûdunu kâfirlikten kurtaracağı anlatılmaktadır. Tasarruf sahibi olan velîye “kutb-ı velî” ismi verildiğinden bahsedilmektedir.
Eserde, velîlerin uymaları gereken kurallar da belirlenmiştir. Bir velî, diğer bir velînin erkânına karışmamalı, kendi erkânını nasıl hak bilirse, bütün velîlerin erkânını da hak bilmelidir. Hiçbir erkânı kötülememelidir.
Üç türlü velîden bahsedilmektedir.
Velî olduğunu kendisi de bilir, halk da bilir.
Velî olduğunu kendisi bilir, halk bilmez.
Velî olduğunu kendisi de, halk da bilmez.
Velînin velâyetini halka bildirecek olan, istikâmeti veya kerâmetidir. Hacı Bektâş Velî, velînin kerâmet göstermesi konusunda şunları söylemektedir: “Her kim ki, kendi ihtiyariyle kerâmet gösterir, o müddeîdir. Her kim ki, istemeyerek kendisinden kerâmet zuhur ederse, o velîdir.”
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda da Hacı Bektâş Velî’nin görüşü doğrultusunda velînin halka kerâmet göstermesi yerine, istikâmet üzere olması tercih edilmiştir.
Gide gör Hak’dan yana, nefsini düşman it sana,
Velî mertebesin bulayım dirsen, yetmiş iki milleti bir dene.
mısralarında velâyete, yetmiş iki milleti kuşatan bir ahlâk anlayışıyla ulaşılabileceği dile getirilmektedir. Önemli olan kerâmet göstermek değil, İslâm ahlâkını en güzel şekilde yaşamak ve dervişlere örnek olmaktır. Hacı Bektâş Velî’ye göre mürşidin kerâmet göstermesi müridlerin gözlerinin açılması, yüreklerinin saflaşması ve aydınlanması içindir. Böylece onlar beden tutsaklığından sıyrılıp, ecel kılıcından kurtulurlar. Yani ölmeden önce ölme sırrına ererler. Hünkâr, mürşidden güzel ahlâk ve istikâmet kerâmetini gören tâliblerin, faydası olmayan dünyevî kerâmetlere yönelmeyeceklerini belirtmektedir.
Velîlerin gösterdikleri kerâmetin niteliği de, eserde öğretim konusu yapılmaktadır. Halk arasında varolan velîlerin uçtuğuna, gazâlara karıştıklarına, Ka’be’de, gökyüzünde, ulu makamlarda namaz kıldıklarına, gemiler battığı zaman yetiştiklerine dair inancın aslının olup olmadığı araştırılmaktadır. Bu işleri velînin rûhunun mu, yoksa bedeninin mi yaptığı konusunun tartışmalı olduğu belirtilerek, farklı görüşlere yer verilmektedir. Tartışmaya açıklık getirmesi amacıyla “veled-i kalb” kavramına değinilmektedir. Allah aşkı, riyâzet, vird ve tevhîd gibi seyr-i sülûkun önemli rükünleri olan duygu ve eylemlerden sonra kalbin harâm, murdar, mekrûh ve şüpheden arınacağı belirtilmektedir. Kötü duygu ve düşüncelerden arınmış kalbin nurlanarak, kalb gözünün açılacağı, velînin keşif ve kerâmetinin bundan sonra inkişâf edeceği vurgulanmaktadır.


c) Dervişlik
Eserde mürşidden tövbe alan dervişe “mut’aba” (tâbi’ olan) adı verilmiştir. Bu kişiye halk içinde derviş denildiği belirtilmektedir. Derviş, olgunlaşarak pişmiş, ayak altına düşmüş, yani mütevâzi bir kişilik kazanmıştır. Cabbâr Kulu, yarı pişmiş, yarı çiğ kişiye, “kerbiş” adını vermektedir. Çıktığı manevî yolculuk sonucunda hakîkata ulaşamayan, hakkı bâtıldan seçemeyen, dünyâdan arasını açarak, yetmiş bin hicâbı geçemeyenlere ise, “karışık düş” demektedir. “Menkûş” ise, çuvalı boş, kalbi taş, a’zâsı kış ve şeytâna iş olan kişilerin adıdır.
Eserde dervişler sekiz gruba ayrılmıştır.
Ölüler hâlini bilenler.
Diriler hâlini bilenler.
Ka’be’de namâz kılanlar.
Beyt’ül-Ma’mûr’da namâz kılanlar.
Ayağı sarı öküzde, başı arştan yukarı olanlar.
Helâli, harâmı bilenler.
Sidrede namâz kılanlar.
Yetmiş hicâbı keşf eyleyip, Allâhu Teâlâ’nın dîdârına erenler.
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda dervîşin kuşağının, hırkasının ve tâcının ne anlama geldiği açıklanmaktadır. Dervîş, mürşide bağlandıktan sonra şerîat kuşağını kuşanmaktadır. Bu safhada mürşid dervişe şerîat kapısını öğreterek, Allâh’ın emir ve yasaklarını bildirmektedir. Şerîat kapısı tamamlanınca, tarîkat kuşağı kuşanılır. Tarîkat kuşağı, hizmet etmek ve Allâh’a kul olmak anlamlarına gelmektedir. Bu safhada hizmet öyle yapılmalıdır ki, derviş kendisinde var olan yalan, gıybet, buğz, riyâ, harâm, murdâr, mekrûh ve şübhe gibi yaramaz duygu ve davranışları gidermelidir. İçini ve dışını manevî kirlerden arıtmalıdır. Bu sırada mürşid de, dervişin iç dünyasını, manevî yaşantısını keşf yoluyla gözlemelidir. Eğer dervişin içi ile dışı bir olmuş, yani manevî temizlenme gerçekleşmişse, onu Hazret-i Ali, Selmân-ı Fârisî, Hacı Bektâş Velî ve Muhyiddîn Arabî gibi meşhûr velîlerin manevî huzûruna iletmelidir. Onlar da dervişin içi ile dışının bir olduğuna kanaat getirirlerse, o derviş hırka giymeye lâyık olmuş demektir.
Hacı Bektâş Velî, şerîat kuşağını kuşanmaktan, hakîkat hırkasını giymeye kadar devam eden bu süreci üç safhada ele almaktadır. Birinci safhada, tâlib veya muhib mürşidin emriyle seyredip Allah’ın yarattığı on sekiz bin âlemi görür. İkinci safhada mürşidin yardımı ve Allah’ın tevfîki ile seyreder ve gönlün Allah’ın şehri ve fazîletin merkezi olduğunu öğrenir. Üçüncü safhada, mürşidin desteği ve Allah’ın inâyeti ile Allahu Teâlâ’nın görüşme izni verdiği yere ulaşır. Kendini Allah’ta ve Allah’ı kendinde, Allah’ın işi ve zatıyla ilgili isimlerini ve sıfatlarını manevî göz ile görür. O zaman, sevgili olma derecesine ulaşır.
Derviş nefsini öldürerek, “ölmeden önce ölme” makâmına ulaşınca, mürşid tarafından bir kez daha denenir. Dervişin gerçekten nefsini öldürüp öldürmediğine et, kemik ve iliklerine kadar gerçekten kötü duygu ve düşüncelerden temizlenip temizlenmediğine bakılır. Daha sonra tekrar Hazret-i Ali, Selmân-ı Fârisî, Hacı Bektâş Velî ve Muhyiddîn Arabî’nin huzûruna götürülür. Onlar da bu derviş, tâc giymeye lâyık olmuş diye şehâdet ederlerse, mürşid tekbirleyerek tâcı dervişe giydirir.
Mürşidi olmayan derviş, (bâr) yağmur yağmayan bağa benzetilmiştir. “Yağmur yağmayan bağda nasıl meyve, yemiş bitmezse mürşidi olmayan dervişin de manevî özellikleri inkişâf etmez” mesajı verilmek istenmektedir. Eserde bülbülün dünyayı sembolize eden güle tutulması da, mürşidsiz olmasına bağlanmaktadır. Bir süre arayış içersinde olan bülbül, sonunda şu hükmü vermektedir: “Mürşidi olmayan, yolu bulamaz. Hakk’ı bâtılı seçüp, kâmil olamaz.” Mürşid hakkı üzerinde de hassâsiyetle durulmaktadır. Mürşidin hakkına riâyet, zincirleme bir sebep-sonuç ilişkisi içersinde ele alınmıştır. “Üstâd hakkın[ı] unudman, zîrâ bir kimse üstâdı unudsa, Hazret-i Enbiyâ’yı unudmuş olur. Hazret-i Enbiyâ’yı unudan, Allâh’ı unudmış gibi olur. Üstâd hakkın[ı] bilen, Hazret-i Enbiyâ’yı bilür. Hazret-i Enbiyâ’yı bulan, Allâh’ı bulur. Allâh’ı bulanun murâdı hâsıl olur.”
Eserde derviş-mürşid ilişkisi öylesine bir münasebet içersinde ele alınmaktadır ki, mürşidler de kendi başlarına bırakılmamıştır. “Derviş, şeyhin rızâsı olmaduğı yire gitmeye. Derviş, şeyhin rızâsın[ı] gözleye. Şeyh, Allah rızâsın[ı] gözleye” ifadeleriyle şeyhin sınırları da çizilmiştir. Hem dervişi, hem de mürşidi ortak bir payda da buluşturan unsur, Allah rızâsıdır.
Eserde mürşidin görevleri, tâlibe riyâzet çektirmek, kalbini harâmdan, murdârdan, mekrûhdan, şüpheden, dilini küfürden, gözünü zinâdan, her organını kötü davranışlardan arıtmak şeklinde sıralanmaktadır.


d) Büyükleri Ziyaret
Manevî otorite sahibi tarîkat büyüklerinin ikâmet ettikleri dergâhlarda dervişler tarafından ziyâret edilmeleri, tasavvufî hayatın önemli bir parçasıdır. Cabbâr Kulu, bu ziyâretlerin nasıl bir niyetle yapılmaları gerektiği ve ziyâretten hasıl olması gereken sonuçları da eserine taşımıştır. O, büyüklerin ziyâret âdâbını Hazret-i Peygamber’in dilinden anlatmaktadır: “Bir kimse i’tikâd ile yürüyüp varayım, şol azîzi ziyâret ideyin diyü, şükür ide ide, sevüni sevüni, ol azîzin bir hayır duâsın[ı] alup, biraz nasîhatın[ı] dinleyüp, günâhlarına peşîmân olup, tövbe idüp, yaramaz amellerin[i] terk idüp, bu i’tikâda duran kişiye sevâb çok olur. Adımı başına bir Ka’be sevâbı yazılur.” Önemli olan bir mürşidi görmek, onun dergâhında bulunmak değil, yaramaz amellerini terketmek, yani güzel ahlâka yol bulmaktır. Eserde ziyâret edilen büyüklerle nasıl görüşüleceğinin edebi de öğretilmektedir. Edeb ile yanına varmak, selâm vermek, elini öpmek, el kavşurmak gibi âdâb ilkeleri muhtelif yerlerde geçmektedir.
Evliyâyı evliyâdan seçip, meşâyıhı meşâyıhdan seçip, şeytâna uyup, hak meclisden kaçanların ehl-i Cehennem olduğu dile getirilmektedir. Evliyânın bazısına iyi, bazısına kötü diyerek birbirinden seçmek, doğru değildir. Böyle yapanlar, Allâh’ın rahmetinden mahrûm kalacaklardır. Evliyânın hepsi haktır. Ancak ilimde hepsi bir değildür. Kiminin ilmi azdır, kimininki ise çoktur.


e) Sohbet
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda dervişlerin halvette, sohbette ve celvette (günlük hayatta) uymaları gereken âdâb ve erkân da sözkonusu edilmektedir. Meselâ; Kur’ân-ı Kerîm ve nasîhat dinleme âdâbı üzerinde durulmaktadır. Nasîhat dinlerken, mâ-sivâyı görmesin diye gönlün yüzüne nikâb vurulması gerektiği anlatılmaktadır. Hazret-i Ali’nin dilinden Kur’ân ve nasîhat dinleme âdâbı bedensel ve ruhsal boyutuyla ele alınmaktadır: “Dizimi çökerim, başımı aşağı iderem, cân kulağın[ı] tutaram, cân gözünü açaram, ayruk dinlemeye meşgûl oluram… Hak kelâmun birin[i] işidenden sonra, a’zâm bu mertebeye varur ki, bir kabın içine bir kurşunu koysan, ol kabun altından âteş itsen, kurşun nice eriyüp, revân olursa benüm a’zâm da öyle revân olur.”
Dinlenmeyen yerde konuşmanın ve nasîhat etmenin gereksizliği dile getirilmektedir. Vakitsiz, yani yersiz konuşmak, vakitsiz yağan yağmura benzetilmiştir. Kıymet ifade eden sözleri, onu anlamayan, dinlemeyen birine söylemek, isrâftır. İsrâf ise, harâmdır.
Eserde işlenen bir başka sohbet erkânı ise şudur: Kişi, anlayamadığı, kavrayamadığı, bilgi seviyesini aşan şeyleri dinlememelidir. Dinlediği takdirde, zarara uğrama ve îmândan çıkma ihtimali bulunmaktadır.
Görüldüğü üzere eserde aynı konu, çok farklı açılardan değerlendirilerek, konunun farklı boyutlarına dikkat çekilmektedir. “Konu merkezli” analitik ve sentetik bir yaklaşım sergilenmektedir. Nasîhat konusu merkeze alınarak, öncelikle nasîhat dinleme âdâbı üzerinde durulmuştur. Daha sonra nasîhat dinlemeyen kişilerin de olabileceği dikkate alınarak, herkese değerli fikirlerin öğretilemeyeceği, herkesin doğruyu öğrenme konusunda istekli olmayabileceği gerçeği dile getirilmiştir. Haber verilen daha da önemli bir gerçekse, anlaşılmayan şeylerin dinlenmemesi gerektiğidir. Çünkü kişi anlamadığı konularda kolaylıkla hata yapabilir, yanlış kararlar alabilir. Îmân gibi hassas konularda, kendisini yanıltabilecek hükümler çıkartabilir.
Tekke veya dergâhta cereyan eden sohbet sırasında bazen derviş mürşide, bazen de mürşid dervişe soru sorabilmektedir. Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda soru sorma âdâbına da değinilmektedir. Öncelikle nasıl ve hangi niyetle soru sorulması gerektiği üzerinde durulmaktadır. Bu amaçla Hazret-i Peygamber’le Hazret-i Ali arasında geçen bir konuşmaya yer verilmiştir: “[Hazret-i Ali:] Suâl etmenin zararı var mı yâ Rasûla’llah! didi. [Hazret-i Enbiyâ:] Din bâbında olan suâlin, zararı yokdur yâ Ali! didi. Ammâ bir kimse[yi], ilzâm etmek içün suâl itsen, zararı çoktur, didi. İlzâm itmek diye niye dirsen; bir kişi bir kişiye suâl ider, îmânun bahsinden ya helâlden, ya harâmdan, ya şerâit-i İslâm’dan biraz şeyler suâl ider. Ol suâl itdiği şeyi, îmânı, İslâm’ı öğretmek içün suâl iderse, Allâh Teâlâ, ol suâl iden kişiye, rahmet ider. Eğer suâl, bu kişiyi yiğinleyem diye ilzâm iderse, ol kişi kendüne çok zararı vardur.” Tarîkata intisâb etme eğiliminde olan tâlib ve muhiblerin, mürşidlere, onların bilgi seviyesini ölçmek amacıyla soru sormaları veya câhil bir kimsenin cehâletini açığa çıkarmak amacıyla soru sorulması, karşılaşılması muhtemel bir durumdur. Yukarıda işlenen soru sorma âdâbı ile, her iki durumun önüne geçilmek istenmektedir.


f) Halvet
Dervişlerin manevî eğitim süreçlerinde önemli bir erkân “halvet”tir. Karanlık bir odada halvete girildiğinde “ölmeden önce ölme”nin gerçekleşeceği, bundan sonra da manevî derecelere ulaşılacağı belirtilmektedir. “Ölmeden önce ölme” sayesinde kişinin kendi vücûduna nazar edebileceği, nefsini ve kalbinin içindeki vesveseyi görebileceği gibi yaşanması muhtemel manevî haller haber verilmektedir.
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda, halvetin âdâbı da maddeler halinde sıralanmaktadır:
Halvette iken dünyâ kelâmı söylenmemelidir.
Uzanıp yatılmamalıdır.
Mürşidin istemediği yere gidilmemelidir.
Dervişler, halvet sırasında birbirlerini itmeleri, ileri geri durmaları nedeniyle kırmamalıdırlar.
Uyumak ve gülmek gibi şeylerden uzak durulmalıdır.
Edebsizlik edilmemelidir. Edebi olmayanın, îmânı da olmaz.
Halvete girildiği vakit, şu duâ yapılmalıdır: “Yâ Rabbî! Meşâyıhın rızâsın[ı] kabul itdüm. Beni bu i’tikâddan dönderme!”
Meşâyıh ise şöyle duâ etmelidir: “Yâ Rabbî! Dervişlere, âşıklara ve Ümmet-i Muhammed’e ve cümlemüze, kuvvet vir. Fursandlar vir. Dîdârına ve şehâdetine lâyık ameller ve hayırlar müyesser eyle. Biz bilmezüz, hayırlusın[ı] Sen bilürsin. Senün kapuna geldim, bizi mahrûm eyleme. İblîsi bize güldürme!”
Halvete girince, dünyâ muhabbeti kalpten çıkarılmalıdır.
Halvette yapılmaması gereken davranışların maddî ve manevî cezâları da belirtilmektedir. Bir kimse halvetde iken uzanıp yatsa, iki asâ düşkünü olur. Uyursa, Allah korkusunu kalbinden gidermiş olur. Yellenirse, Hazret-i Enbiyâ’yı boğazlamış gibi olur. Gülerse, şeytânın elini öpmüş gibi olur. Kahkaha ile gülerse, şeytâna secde etmiş gibi olur.


g) Zikir (Tevhîd Okuma, Semah Dönme)
Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda Bektâşî Tarîkatı’nın önemli bir erkânı olan zikr-i cehrî (semah dönme) ile ilgili geniş bir açıklama yapılmıştır. Eserin yazıldığı tarihlerde bu konu tartışılıyor olacak ki, önce semah dönme konusunda dile getirilen iddialar gündeme getirilmiş, sonra da semahın meşrûiyyetini ispatlayan geniş bir açıklama ve delillendirme yapılmıştır.
Metinden anlaşıldığına göre, problem tevhîdin (zikrin) dönerek ve sıçrayarak okunuyor olmasıdır. Eserin yazıldığı tarihlerde bazı kimseler, bu şekilde tevhîd okumanın câiz olmadığını, böylesi bir davranışın edebsizlik olduğunu iddia iddia ediyor olacaklar ki Cabbâr Kulu, Hazret-i Peygamber’in dilinden bir kimsenin, tombalak dönerken, yatarken, at üstünde yola giderken, koyun güderken, dağ başında iş görürken, gizli veya açıktan Allah’ı zikretmesinin câiz olduğunu belirtmektedir. Sadece ayak yolunda (tuvalette) zikretmek câiz değildir. Eserde Allah’ı zikretmenin Allah’ın bir emri olduğu fikri işlenmektedir. Asıl edebsizliğin Allah’ın emrini tutmayıp, nehyinden kaçmamak olduğu dile getirilmektedir.
Açıktan ve hareketli bir şekilde Allah’ı zikretmenin cevâzını ispatlamak için çeşitli örnekler de verilmektedir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, savaş meydanında düşmanla yapılan mücadelenin göz önünde canlandırılmasıdır. Bu canlandırma ile, şu mesaj verilmektedir: Bir müslümanın gazâ ederken eûzü besmele çekip, salavât ve kelime-i şehâdet getirerek düşman üzerine gitmesi, kılıcını türlü türlü hareketlerle, çağırı çağırı, sağına soluna döne döne çalması nasıl edebsizlik değilse, yana yana, döne döne, sıçrayı sıçrayı “Allah Allah” demek de aynı şekilde edebsizlik değildir. Cabbâr Kulu namaz kılarken de, ayak üzerine durulduğunu, rükûa eğilindiğini ve secdeye varıldığını da pekiştirici örnekler olarak eklemektedir. Bütün bu örneklerden şu sonucu çıkarmaktadır: Allâh’ın emrettiği her işte, bir hareket bulunmaktadır. Dolayısıyla, hareketli bir şekilde Allah’ı zikretmek, edebsizlik değildir. Lâ ilâhe illallâh’ı okuyan inançsız bir kişi müslüman olduğuna göre, müslümanın tevhîd okuması nedeniyle inançsız ilan edilmesi, makul bir şey değildir.
Tevhîd okumanın edebsizlik olmadığı konusu açıklanırken seçilen örnekler, eserin yazıldığı tarihlerdeki Türk toplumunun sosyo-kültürel yapısı hakkında da ipuçları vermektedir. Şöyleki; tarîkatlar arasında açıktan veya gizli bir rekâbet bulunmaktadır. Hatta bazı tarîkat mensuplarının sırf erkândaki bazı değişikliklerden dolayı, diğer tarîkat mensuplarını İslâm dışı olmakla suçlamaları karşılaşılması muhtemel bir durumdur. Cabbâr Kulu, yukarıdaki yaptığı açıklamalar ve seçtiği örneklerle sosyo-kültürel barışa da hizmet etmektedir. Fütûhât ve gazâların yaşandığı bir zaman diliminde, kılıç kullanırken “Allah Allah” denilerek düşman üzerine gidilmesini örnek vermesi manidardır. Burada farklı tarîkatlara mensup olsa da, Anadolu’da yaşayan müslüman topluluğun ortak paydalarına dikkat çekmektedir. Okuyuculara, savaş sırasında düşmana karşı birlikte savaşıldığını ve barış sırasında da tarlada, harmanda birlikte çalışıldığını hatırlatmaktadır.
Eserde tevhîd okuyanları “döndü, sıçradı” diyerek ayıplayanların varacakları yerin Cehennem olduğu fikri de işlenmektedir. Cabbâr Kulu’nun burada üslûbunu biraz sertleştirdiği düşünülebilir. Ancak, Anadolu’daki derviş ve erenlerin genel bir tavrı olan birlik ve beraberliği sağlama amacı düşünüldüğünde, bu sertliğin sebebi daha iyi anlaşılabilir. Allah’ı zikreden kişilerin ise Allah tarafından rûhânî bir lezzet verildiği için, kendilerini ayıplayanları dinlemediklerini anlatmaktadır ki, bu ifadelerde de bir sakinleştirme isteği göze çarpmaktadır. Cabbâr Kulu âdâb ve erkânla ilgili konuları işlerken, sadece bireyleri (tâlibleri, dervişleri) değil, toplumu da eğitmek istemektedir.
Cabbâr Kulu, Hazret-i Peygamber’in dilinden tevhîd okumanın âşıklara ve sâlihlere helâl, kâfir ve münâfıklara harâm, dinleyenlere ise mubâh olduğunu belirtmektedir ki burada dinî kavramları seçmesi anlamlıdır. Aslında o, insanların dinî kimliklerini tanımlamak için seçilmesi gereken kavramların mensûbu oldukları tarîkatlar değil, “kâfir” ve “münâfık” gibi Kur’ânî kavramlar olması gerektiği mesajını vermektedir.
Eserde tevhîd okuma, Allah’ı zikretme gibi uygulamaları teşvik edici ifadelere de rastlanılmaktadır. Cabbâr Kulu, bir taraftan bir olan Allah’a inanan insanları birbirine düşürebilecek sığ tartışmaları sona erdirebilecek açıklamalar yaparken, diğer taraftan da iyilik ve güzellikleri teşvik ederek, onları yaygınlaştırıcı bir yol izlemektedir. “Bir kul Rabb’isini zikr eylese, cihân dolu nûr olur. Bağvend konur, bağ bahçenin yemişi biter. Lezzeti, cihânı tutar. Ol kişi ulaşturur, âleme meyve satar. Erişür, kâmil olur. Her şeyin şükrünü bilür. Lutf ıssı Allah’tan ona çok ni’metler gelür. Gözünden hicâbı alur. Perde arada az kalur. Keşf ider âlemi, her şeyi özünde bilür. Cennet köşkleri, bezenür. Hûrî kızları düzenür. Kul hizmete bel bağlar, Rabb’isine özenür. Cabbâr Kulu eydür: Hak, bâtıl bulunur. Hakîkat sırrına, dalınur. Hak ihsân itdiği kula, gizli şey kalmaz, bilinür.” Yukarıdaki ifadelerde, dinî-tasavvufî tecrübeler yaşamış bir kimsenin yapmış olduğu tesbit ve tahminler bulunmaktadır. Cabbâr Kulu, sosyo-kültürel açıdan çetrefilli olan konulara açıklık getiren birisi olarak, dinî-tasavvufî konulardaki derin bilgisini gözler önüne sermektedir.
Cabbâr Kulu, zikir konusunda daha etkileyici örnekler verme yoluna gitmiştir. Hazret-i Peygamber’in mi’râcını anlatırken, Allah’ın ilim deryasından yukarıda yaşayan, biner tane başları ve her bir başında bir dili bulunan varlıklardan söz etmektedir. Onların bütün meşgûliyetleri; “yâ Vâhidü, yâ Ehadü” diyerek Allah’ı zikretmektir. Bu örnek vasıtasıyla verilen mesaj şudur: “Allah’ı zikretmek, yerde veya gökte yaşayan her varlık için olmazsa olmaz bir ibâdettir.” Cabbâr Kulu, günâhkâr bir kişiye günâhlarının Allah tarafından affedilebilmesi için de, tövbe ettikten sonra günde beşyüz defa “hû” zikrine devam etmesini tavsiye etmektedir.