Önsöz

Önsöz

Bu esere adını veren Hızır, halk arasında “Hızır gibi yetişti.” Her geceyi kadir, her geleni Hızır bil.” Hızır uğramak.” deyimleriyle sıkıntı, zorluk, çaresizlik ve darda kalanlara yardım eden, kişiye, evlere bolluk, bereket getiren olarak tasvir edilir. Hızır’ın “ab-ı hayat” yani ölümsüzlük suyunu içtiği söylenir. Ayrıca yeryüzüne bolluk, bereket dağıttığına ve baharla birlikte tabiatın canlanmasına yardım ettiğine inanılarak, Anadolu’da 6 Mayıs Hıdırellez günü kutlamaları yapılır.
İslâm inancı içerisinde Hızır, insanların müşkillerini çözen, tayyimekân eden, uzaklık, yakınlık, gün ve saat ölçümlerini sınırsız kullanan, yer, zamân, mekân kavramı olmayan, yardımcı ve kurtarıcı anlamına gelir.
Hızır adı ve olayı İslâm ilâhiyatında Kur’an-ı Kerim’in Kehf suresindeki Hz. Musa ve Hızır kıssasına dayanır. Bu surede Hızır, “bir salih kul” olarak zikredilir, gerçek adının ise ne olduğu açıklanmaz. Hızır veya Hızır-İlyas olarak Hadis ve Tasavvuf kitaplarının genelinde çeşitli rivâyetlerle zenginleştirilerek anlatılır. Hızır, özellikle Horasan Mektebine mensup Türk sufilerinin düsturu addedilmiştir.
Tarih kitaplarında Hızır’ın adı ve kimliği hakkında çeşitli yorumlar yapılır. Hızır, Sünnî İslâm inancında olduğu gibi Alevî-Bektaşî İslâm inancında da dînî bir motif haline gelmiştir. Yine Alevî-Bektaşî inancına göre bazı yörelerde üç gün Hızır orucu tutulmaktadır.
Hızırnâme adlı bu eser, Alevî-Bektaşî İslâm inancını, kültürünü ve ritüellerini şiirsel bir dille ortaya koymaktadır. Dil ve anlatım tarzıyla da Anadolu’ya özgü bir özellik taşır. Hz. Peygamber, Hz. Ali, On İki İmâmlar, Hacı Bektaş Velî ve Şeyh Safi başta olmak üzere Alevî-Bektaşî önderlerinin faziletlerini dile getirir. Dört kapı kırk makâm, şeriat, tarikat, marifet, hakikat, yol, erkan, rehber, musahiplik, kurban ve cem konularını detaylıca anlatır. Eser, içerik olarak incelendiğinde bunun eski bir Buyruk olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle eserin tam adı Hızırnâme olmasına rağmen “Alevî-Bektaşî Cem Kültürü ve İnanç Kuralları, Buyruk” şeklinde alt başlık verdik.
Eserin hazırlanmasına ilmî her türlü katkılarını esirgemeyen ve Arapça metinlerin çevrimlerini yapan Yusuf Turan Günaydın’a burada sonsuz şükranlarımı sunarım. Osman Altınok’a teşekkür ederim.

15 Haziran 2005
Sıhhıye / Ankara
Baki Yaşa ALTINOK

Haz: Baki Yaşa Altınok, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 373, Ankara, 2007, 719 S., ISBN 978-975-389-511-8

 

Takdim

Takdim
Yüce Yaratıcının insanlık tarihiyle başlayan evrensel mesajının yeni ve kapsamlı bir tezahürü olan İslâm, ortaya çıktığı VII. yüzyıldan bugüne kadar çeşitli dönem ve coğrafyalarda ulaştığı fert ve toplumların zihin ve gönül dünyasını aydınlatmış; huzur, barış ve esenliğe kaynaklık etmiştir.
Temelde Allah’ın varlığı ve birliği ile insanın hem yaratıcısına hem de diğer insan ve varlıklara karşı saygı, ilgi ve sevgisini içeren bu mesaj, tarihî süreçte farklı sosyo-kültürel geçmişe sahip birçok topluluk tarafından kendi özelliklerine paralel olarak algılanıp yorumlanmış, böylece aynı zamanda zengin bir kültürel miras oluşmuştur.
IX ve X. yüzyıllarda bu ilâhî mesajla daha yakından temasa geçip İslâm’ı kabul etmeye başlayan Türkler, öteki topluluklar gibi bu dini kendi sosyal gerçeklikleriyle ilişkili biçimde idrak edip hayatlarına taşımışlardır. Bu süreçte İslâm’ın hem ilmî, hem de ahlâkî ve tasavvufî birikimi Türklerin dinî hayatına rehberlik etmiş, İmam Mâtürîdî, Hakîm Semerkandî, Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî gibi mümtaz ve öncü şahsiyetler ve çevreleri ortaya çıkmış, neticede on asır gibi uzun bir tarihî dönem sonunda insanlık sadece Türk kültürü için değil, aynı zamanda İslâm kültürü için de oldukça zengin bir kültürel hazineye kavuşmuştur.
Orta Asya’dan, Anadolu’ya, oradan Balkanlara kadar ulaşan Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî çizgisine mensup âlim, pir, ozan ve yol büyükleri her dönem ve bölgede son ilâhî mesaj olan İslâm’ı kendi anlayış ve duyuşlarıyla yansıtan farklı türlerde çok sayıda kitap, risale, şiir kaleme almış ve çok değerli koleksiyon bırakmışlardır.
Özgün bir karaktere sahip olan bu eserler başta ilâhî aşk, Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt sevgisi, Hz. Ali ve onun soyundan gelen tertemiz insanlara övgü, Yaratıcı ve yaratıklara karşı dostluk, hoşgörü, adalet, haksızlıkla mücadele olmak üzere inançtan ahlâk ilkelerine kadar değişik birçok hayatî konuyu ele almıştır. Bu konular bazen doğrudan anlatımla, bazen bir yol ulusunun etrafında gelişen menkabelerle, bazen adab-erkân kalıpları içinde, bazen da şairin dizeleriyle dile getirilmiştir.
Söz konusu eserler tabiî olarak dil, üslûp ve kurgusu itibarıyla kaleme alındığı dönem ve coğrafyanın özelliklerini taşımakla birlikte, verdikleri mesaj itibarıyla çağlar üstü bir niteliğe sahiptir. Onların yüzyıllar boyu korunarak günümüze ulaşmış olması, bazılarının çeşitli devirlerde yer yer ezberlenerek kuşaktan kuşağa aktarılması bunun açık delilidir.
Kütüphanelerde yahut bazı ailelerin özel sandıklarında kendi hâline bırakılmış olan bu eserlerin bugünün insanına da çok güzel mesajlar vereceği muhakkaktır. Ne var ki bazı istisnalar dışında bu eserlerin neşredilerek günümüz insanıyla buluşması sağlanamamıştır. Kültür tarihçilerinden din görevlilerine kadar toplumumuzun her kesiminin yararlanacağı bu eserlerin neşri âdeta bir zorunluluk arz etmiştir. Bu zorunluluğu gören Türkiye Diyanet Vakfı, “milletimizden aldığı imkân ve desteği, milletimize hizmet olarak sunma” mantığı içinde, hiçbir ayırım yapmadan gerçekleştirdiği sosyal ve kültürel faaliyetlerin yanına bu eserlerin neşrini de katmıştır.
Özgünlükleri muhafaza edilerek tamamen bilimsel metotlar çerçevesinde hazırlanıp yayımlanan bu eserlerin herkes için yararlı olmasını umuyor ve diliyorum.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı ve
TDV Mütevelli Heyeti Başkanı

Alevî-Bektâşî Klasikleri’ni Yayınlarken
Türkiye Diyanet Vakfı, kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği yayınlar ve etkinliklerle toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na destek veren bir kuruluştur. Yüzyıllardır Anadolu’da çok farklı kültür, inanış biçimleri ve değerler yaşama imkânı bulmuştur.
Ülkemizin zengin dinî, fikrî, ahlâkî, felsefî, bediî kültür mirası herkesi hayran bırakacak bir çeşitliliğe ve renkliliğe sahiptir. Ancak bu mirasın ülkemiz insanları tarafından yeterince tanındığı ve entelektüel olarak özümsendiği kolaylıkla söylenemez. İslâm kültürünün Anadolu birikiminin bilimsel ve objektif olarak gün yüzüne çıkarılması, araştırma kurumlarının olduğu kadar sosyal ve kültürel hizmet veren sivil teşekküllerin de önde gelen ödevidir.
İşte bu bilinçten hareketle Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulumuz “Anadolu Halk Klasikleri” üst başlıklı bir yayın serisi plânlamıştır. Bu seri içerisinde, farklı kültür gruplarının klâsikleri başta olmak üzere dinî-ahlâkî düşünce eserleri, sanat ve edebiyat eserleri ile neşredilecektir. Vakfımız bu kabil yayınları aracılığıyla toplumumuzun dinî kültürünü tanıtmayı ve bu alandaki bilgi eksikliğinin giderilmesine katkı yapmayı amaçlamaktadır. Bu suretle toplumun muhtelif katmanları arasındaki kaynaşma ve dayanışmayı güçlendireceğine inanmaktadır.
Serimizin bir kategorisini Alevî-Bektâşî Klasikleri oluşturmaktadır. Alevîlik son zamanlarda üzerinde çok durulan dinî-sosyal bir fenomen olmasına karşın, bu konuda ciddî bilgi eksikliği olduğu aşikârdır. Özgün ve otantik bilgi kaynaklarının neşredilmesiyle bu bilgi eksikliği bir nebze olsun giderilebilecektir.
Yayınlarımızın halkımızın ilgisine mazhar olacağını umuyoruz.

Prof. Dr. M. Saim YEPREM
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
ve TDV Yayın Kurulu Başkanı

Alevî-Bektâşî Klasikleri Hakkında
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 31 Ekim-02 Kasım 2003 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen I. Dinî Yayınlar Kongresinin sonuç bildirgesinde ifade edildiği gibi, toplum katmanları arasında birbirini anlama sorununun giderilebilmesi, barış ve kaynaşmanın, millî birlik ve bütünlüğün sağlanması, doğru ve bilimsel bilgiyle bu konudaki bilgi boşluğunun doldurulması ve küreselleşen dünyamızda birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi açısından Alevî-Bektâşî Klasiklerinin, sahasında uzman ilim adamlarınca ilmî neşirlerinin yapılarak dinî-kültürel hayatımıza kazandırılması, izaha gerek duyulmayacak kadar önemlidir.
Söz konusu kongreden sonra Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun başkanlığında alanın uzmanı akademisyenlerin ve bir grup Alevî-Bektâşî inanç önderinin katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir. Toplantıda Alevî-Bektâşî Klasikleri projesinin toplumsal uzlaşma ve hoşgörü kültürünün geliştirilmesine, Alevî-Bektâşî toplumunun, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev yapan din görevlilerinin ve ilgi duyan insanların bilgi ve kaynak ihtiyaçlarının karşılanmasına önemli katkılarının olacağı sonucuna varılmıştır. Projenin ilke ve esasları, hangi kitapların nasıl bir formatta basılacağı ve proje çalışma grubunun kimlerden oluşacağı belirlenmiştir. Milletimizin birlik ve beraberliği açısından önem taşıyan bu tarihî görevin şahsımın koordinatörlüğünde yürütülmesine karar verilmiş olmasından dolayı mutlu olduğumu belirtmek isterim.
Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi Çorum Şubesi vasıtasıyla el yazması eserlere ulaşılmasına yardımcı olan Hacıbektaş evlâdı merhum (Çelebi) Ali Nâki Ulusoy’a, (Çelebi) Veliyettin Ulusoy ve (Çelebi) Doğan Ulusoy’a, Hacı Bektaş Velî Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı (Baba) Durmuş Aslan’a, Çorum-Dodurga-Mehmet Dede Tekkeköy’de ikâmet eden (Dede) Eyüp Öztürk ve (Dede) Hasan Uysal’a, Amasya-Gümüşhacıköy’de ikâmet eden merhum (Baba) Durmuş Topal’ın oğlu Hasan Topal’a ve Hasan Akdeniz’e, ilmî neşirleri yapan değerli bilim insanlarımız Yard. Doç. Dr. Hamiye Duran’a, Dr. Ali Öztürk’e, Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’e, Doç. Dr. Muhit Mert’e, Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Özdemir’e, Dr. Nurgül Özcan’a, Doç. Dr. M. Mahfuz Söylemez’e, Araştırma Görevlisi Doğan Kaplan’a, Uzman Ceyhun Ünlüer’e ve çevirisi yapılan her eseri büyük bir dikkatle okuyarak çeviri metnindeki gerekli düzeltmeleri yapan Prof. Dr. Ali Yılmaz ve Prof. Dr. Mehmet Akkuş’a, eserlerin tasarımını yapan Yazıevi İletişim Hizmetleri’ne ve yayımını gerçekleştiren Türkiye Diyanet Vakfı’na teşekkür etmeyi tarihî bir görev addediyorum.

Doç. Dr. Osman EĞRİ
Proje Koordinatörü

Giriş

HIZIRNÂME’YE GİRİŞ

Alevî-Bektâşî inanç ve kültürünü en güzel ve sıhhatli bir biçimde yansıtan kaynak eserlerden biri de Hızırnâme'dir. Elimizdeki Hızırnâme nüshası söz konusu inancı ve kültürü değerlendirmede bize önemli ip uçları vermektedir.

Eser şu ana bölümlerden oluşuyor:
1. Hızırnâme metni: Elyazması nüshanın 1a-138a varakları arasında yer alan bu ana metin ağırlıklı olarak Hz. Muhammed, Hz. Ali, İmâm Ca’fer Sâdık [702-765], Şeyh Safî [ö. 1334] ve On İki İmâmlar ile Hızır arasında geçen konuşmalar biçiminde düzenlenmiştir. Burada Alevî-Bektâşî inançları, cem ve musâhiplik kuralları soru-cevap yöntemiyle işlenmektedir.
Eserin asıl istinsah ve istishab kayıtları da bu bölümün sonunda yer almaktadır.
2. 138a-148a varakları arasında başlıksız bir bölümde Ehl-i Beyt sevgisinin önemini işleyen bir metin yer almaktadır. Burada konuyla ilgili âyet yorumları ve hadîslere yer verilmektedir. Bölümde yer alan bir Düvâzdeh İmâm Hutbesi Necmeddîn-i Kübrâ [ö. 1221/22]'nın adı söz edilmeyen bir eserinden Feriştah oğlu Abdülmecîd [?] tarafından Arapçadan Türkçeye tercüme edilmiştir. Bu mütercim metin içinde kendi adını vermektedir.

3. Fî Beyâni Ehl-i Resûl ve Şefâat Kücâ Bâşed ve Evvel-ezîn Kücâ Bûd: 148b-158a varakları arasında yer alan bu bölüm de yukarıdaki bölümle aynı doğrultuda bir muhtevaya sahiptir. Bölüm içinde Esrârü'l-Ârifîn adlı bir eserden alıntı yapılmaktadır.

4. Hâzâ Hutbe-i Düvâzdeh İmâm Rahmetu'llâhi Aleyhim Ecmaîn: Bir paragrafı Farsça, kalanı tamamen Arapça olan bu bölüm 158a-163a varakları arasında yer almaktadır. On İki İmâmlar'a övgü içeren bir tür evrad metnidir. Bu bölüm tamamen Arapça olduğu için Türkçeye tercüme ederek Arapça metinle birlikte verdik.

5. Hemen peşinden 163b-164b varakları arasında kısa bir Hutbe-i Düvâzdeh daha yer almaktadır. Tercümesini metnin peşinden verdik.

6. On İki İmâm'ı Bildirir: 164b-166a varakları arasındaki bu çok kısa bölümde ise On İki İmâmlar'ın isimleri, kaç yaşında vefât ettikleri ve kim tarafından şehîd edildikleri sıralanmaktadır.

Eser, bu hâliyle Alevî-Bektaşî müntesipleri için rehber makâmında bir kitaptır.



Metnin Dili ve İmlâsı:

Metinde sade bir Türkçe ve konuşma dili kullanılmıştır. Müellif ve müstensihin Türkçe dışında bir dil bilmediğini düşünmekteyiz. Çünkü Arapça ve Farsça kelimelerin yazımında kesinlikle bu iki dilin yazım kurallarına uyulmamış, Türkçe söyleyişe uygun bir yazım kullanılmıştır. Arapça ve Farsça kelimelerin orijinallerinde kullanılan ve Türkçede bulunmayan seslerin yazımında genellikle yanlış harfler kullanılmıştır. Bunun en çarpıcı örneği de sanırız Hızır adıdır. Bu ad Arapça orijinalinde "Dat" harfiyle yazılmasına rağmen metinde sürekli "Zı" harfiyle yazılmış ve Türkçe söyleyişteki ikinci "ı" sesi bir "y" harfiyle gösterilmiştir. Bu ve benzeri çok sayıdaki örnek, müellif ya da müstensihin Arapça bilmediği sonucunu ortaya koymaktadır.
Metinde sık rastlanan bir durum da aynı anlama gelen bazı kelimelerin Arapça ve Farsçasının art arda yazılmış olmasıdır. Arapça çoğul kelimelerin sonuna Türkçe çoğul eki getirilerek kullanıldığını da görüyoruz. Metne yansıyan bu dil özelliklerinin halk dilinde hâlâ yaşayan bir vâkıa olduğu malûmdur.
Farsça terkiplerde kullanılan terkip -i'si de Türkçedeki ses uyumuna göre yazılmıştır. Bunun tipik örneği ise metinde çokça kullanılan "dürr-i meknûn" terkibidir. Bu terkip metinde Türkçe ses uyumuna göre "r" harfinden sonra "ü" sesi veren bir vav harfi konularak sürekli "dürrü meknûn" şeklinde yazılmıştı. Biz yazımda "dürr-i meknûn" biçimini esas aldık. Çok az kullanılan Farsça terkiplerdeki terkip -i'lerini de aslına göre yazdık.
Metnin dili sanatkârâne değilse de bazen şiirsel bir ifadeye bürünmektedir. Ağırlıklı olarak konuşma dili hakimdir. Kesik ve devrik cümlelere sık rastlanır.
Metinde bolca Arapça âyet ve hadîs metni de alıntılanmaktadır. Fakat bunlar çoğunlukla hafızadan direkt aktarılmış durumdadır ve dolayısıyla asıl metinde bulunmayan bazı kelimeler de âyet ve hadîs metinlerine karışmıştır. Bunları dipnotlarda gösterdik. Fakat bazen alıntılanan Arapça âyet ve hadîs meâllerinin anlaşılamayacak kadar bozuk olduğu yerlere de rastlanmaktadır. Biz genellikle alıntılanan Arapça metinleri ıslah etmek zorunda kaldık.
Metni sadeleştirmeden veriyoruz. Dilini sadeleştirmek gerekmese de çokça yer alan tekrarlar ve günümüz Türkçesine (yazı diline) uymayan söyleyişler yer yer metne adapte olmayı önleyebilir boyutlardadır. Fakat Hızırnâme'nin konuya ilgi duyan okuyucuya sıcak gelecek bir üslûba sâhip olduğunu da belirtmeliyiz.
Âyet ve hadislerin tahriçlerini yaptığımızı ve metinde geçen diğer Arapça ifadelerin tercümelerini de dipnotlarda verdiğimizi belirtmeliyiz. Ayrıca metinde kudsî hadis de olmayan bazı hadis metinleri, âyet olduğu belirtilerek verilmekteydi: Böyle durumlarda okuyucuyu yine dipnotlarda uyardık.
***
Nüsha Tavsifi:
Baki Yaşa Altınok Nüshası:
Bölümlerini yukarıda tanıttığımız elimizdeki Hızır-nâme tek nüshadır. Araştırmalarımız esnasında şu âna kadar başka bir nüshasına rastlayamadık. Toplam 166 varaktır.11x.16 cm. boyutlarındadır. Su yolu çizgili kâğıda yazılmıştır. Cildi basit ve siyah deridir. Sırtı bez yapıştırmalıdır. Metin ustalıklı olmayan bir nesihle yazılmıştır ve imlâ bakımından sık sık aksamaktadır. Sayfalarda bazen 12 bazen de 14 satır bulunmaktadır; bu da 12 İmâmlar ve 14 Mâsûm-i Pâklar'ı remzetmektedir. Metin, birkaç sayfası hariç çizgi içine alınmamıştır.
Başı: Bi’smi’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Resûlu’llâh’a Salavât. Hâzâ Kitab-ı Hızır aleyhi's-selâm [ve] rahmetu’llâhi aleyh. Evvel diyelim salavât. Secde kılalım şehâdet. Kaf ile nûn oldu eşyâya bî-aded.
Sonu: Ve bu fânî dünyâ hem yar-i vefâdâr
Bulam dersen sana yâr ol sana yâr.

İstinsah tarihi: Eserde istinsah tarihi iki kez verilmiştir. İlki ana metin olan Hızır-nâme metni sonunda, ikincisi ise diğer bölümlerin en sonundadır. Buna göre Hızır-nâme metni h.1264/m. 1848 senesinde istinsah edilmiştir. Diğer bölümler ise kitaba bir sene sonra eklenmiştir ve h. 1265/m. 1849 tarihini taşır. Müstensih ikinci kayıtta da adını vermiş ve istinsah tarihini belirtmiştir.

İstinsah eden: Seyyid Ali-zâde Hasan b. Müslim. Aynı zamânda Hızırnâme’yi düzenleyen kişi olan bu müstensih eserin bütününü istinsah etmiştir. Çünkü hat tamamiyle tek elden çıkmadır.

İstinsah yeri: Amasya.

I. İstinsah kaydı: “Sevvedehû el-hakîrü’l-fakîr es-Seyyid Ali-zâde Hasan bin Müslim el-muhtâc ilâ rahmeti Rabbi’l-Gafûr ve’l-gufrân zünûbi’s-seyyiât ve’l-hasenât. Ve ketebehu’t-tahrîr [fî] Zi’l-hicce fî yevmi [?] vakti’z-zuhr. Es Senete erba‘ate sittîn [ve] mieteyni elf. Sene 1264 (1848). Amasya.”
II. İstinsah kaydı: “Temmeti’l-Kitâb bi ‘avni’llâhi ve’t-tevfîk. Sene hamsete sittîn ve mieteyni elf. 1265 (1849).”
III. İstishab kaydı: “Sâhibü’l-kitâb Halîl bin Ali el-Mehdî-zâde. Memleketi Amasya, kazâsı Öz.”

İstinsah Kayıtlarının İncelenmesi:
Müstensih ve istishab kayıtlarını incelediğimizde şu hususlardan söz edebiliriz:.
İlk istinsah kaydında kullanılan “Sevvede-hû” tabiri istinsah belirtirse de metnin müellif hattı olduğunu da gösterebilir. Dolayısıyla bu kayıtta geçen ve biyografisi hakkında bir bilgi sahibi olmadığımız Seyyid Alizâde Hasan b. Müslim’in hem müellif, hem de müstensih olduğunu düşünüyoruz.
Hızır-nâme’den sonra yer alan metinler ise çeşitli kaynaklardan alıntılanmıştır. Hattın değişmemesinden öyle anlaşılıyor ki, Müellif-müstensih, kendisi için gerekli gördüğü ve daha çok evrad olarak okumak amacıyla kullanacağı bazı metinleri 1 yıl sonra yazmasına eklemiştir.
İstishab kaydında geçen Öz kazası bugün biri Amasya’ya, diğeri Çorum’a bağlı olan Mecitözü ve Hamamözü kazalarıdır. Bu iki yer adı o tarihlerde kullanılmaktaysa da müstensih sadece “Öz” adını kullanmayı yeğlemiştir. Bunun nedeni o tarihlerde halk arasında bu beldelerden kısaca “Öz” adıyla bahsedilmesi olabilir. Tarihsel bağları itibarıyla Hamamözü de Mecitözü de eski Amasya’ya bağlıdır. Bu nedenle Abdizâde Hüseyin Hüsameddin’in Amasya Tarihi adlı eserinde ikisi de yer almaktadır. Bu eserde verilen bilgilere göre Hamamözü nahiyesine “(…) eskiden beri Türk oymaklarından Göçeri, Göçerli aşireti ile meskûn olarak bir miktar Çepni Türkleri de iskân edilmiş ve Çepni Göçeri köyleri bunların isminden galat bir surette kalmıştır.”
Mecitözü hakkında Amasya Tarihi’nde verilen bilgileri ise şöyle özetleyebiliriz: Kazanın adı Danişmendliler döneminde Abdülmecit Herevî mülkü olması dolayısıyla, bu şâhsın adına izafe edilmiştir. Kazada yerleşmiş olan Türklerin ekserisi Bayındır ve Kayı uruklarındandır. Kasaba eskiden Bayındırlı sülâlesinin nüfuz ve idaresi altındaydı. Bayındır uruğundan olan Baba İlyas Horasanî evlâdının Amasya’da nüfuzları kaybolunca bu kazada ikamet etmişler ve varlıklarını burada sürdürmüşlerdir. Balım Sultân demekle meşhur eş-Şeyh Şihâbeddîn Balî Baba’nın Mecitözü kasabası yakınında tekkesi ve türbesi vardır. Ayrıca Zünnun Baba adlı bir zatın türbesi de kazanın güneybatı tarafına yakındır.
Anadolu’da Hızır’a tahsis olunan makâmlardan biri de Mecitözü/Elvançelebi köyünde bulunan tekkedeki Hızır’a izafe edilen bir makâmdır. Ayrıca burada yine Hızır’a izafe edilen bir çeşme de mevcuttur. “XVI. yüzyılda Tekkeköy diye anılan bu köye uğrayan Busbecq, burada Hızır menkıbesini dinlemiş, dervişler kendisine Hızır’ın atının bastığı kaya ve toprakları göstermişlerdir. Seyyahın anlattığına göre, dervişler Saint Georges’un bir tablosunu göstererek Hızır’ın bu zat olduğunu bildirmişlerdir.” Dolayısıyla biz müellifin bir Hızırnâme yazarı olarak iki Öz kazısından Mecitözü’nde yaşadığını düşünüyoruz. Burada bir Hızır makâmının bulunması müellifi etkilemiş olmalıdır.

Eserin Telif Sebebi: Bu hususta eserde herhangi bir bilgi verilmemekteyse de Müellif-müstensihin Amasya’ya bağlı Öz kazasında yaşamış olması bizde şu düşünceleri uyandırmıştır: İstinsah ve istishab kayıtlarını değerlendirdiğimiz bölümde de değindiğimiz gibi Amasya’daki iki Öz kazasından Mecitözü yakınındaki Elvançelebi köyünde bulunan tekkede Hızır’a izafe edilen bir makâm ve bir çeşme vardır. Dolayısıyla müellif Hızır’la manevî bir yakınlık kurarak bu eseri yazmış olabilir. En azından bu eserin Hızırnâme olarak düzenlenmesinde yöredeki Hızır makâmının bir etkisi söz konusu edilebilir.

Eserin Müellifi: Hem müstensih hem de müellif olarak kabul ettiğimiz es-Seyyid Ali-zâde Hasan b. Müslim hakkında elde hiçbir bilgi yoktur. Eserin telif yeri olan Öz kazasının Amasya’ya bağlı olması nedeniyle Müellifin Amasya’da yaşadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. O bölgenin nüfus dairelerinde yaptığımız araştırmalar ve bölgede yaşayan kimselerle yaptığımız görüşmeler bu zat hakkında bir ipucuna ulaşmamızı sağlayamamıştır. “es-Seyyid Alizâde” adlandırması mensup olduğu ailenin unvanı olmalıdır. Bu durumda sadece ailesinin Seyyid olarak tanındığını ve Alizadeler olarak adlandırıldıklarını, müellifin adının ise Müslim oğlu Hasan olduğunu söyleyebiliyoruz.






Hızırnâme ve Diğer Hızırnâmeler
Hızır’ı konu alan Türkçe eski eserler içinde elimizdeki Hızırnâme’yle muhteva benzerliği kurulabilecek olanları inceledik. Bu eserler; Eğridirli Şeyh Muhyiddîn Tolu [1426-1495]’nun Hızırnâme’si , Niyâzî-i Mısrî [1618-1694]’nin Risâle-i Hızriyâ-i Cedîdâ’sı ve Süleyman Nahîfî [1643?-1738]’nin Risâle-i Hızriyye’sidir.
Söz konusu üç eser, her ne kadar Hızır’ı konu alıyorsa da elimizdeki Hızırnâme’yle hiç ilgisi olmayan eserlerdir.
Muhyiddîn Tolu XV. yüzyıl sûfî şairlerindendir. Asıl adı Mehmed Dede Sultân’dır. Hızırnâme’si manzum bir eserdir.
Eğridirli Muhyiddîn’in Hızırnâme’si peygamberlerin ve velilerin rûhlarının, Hızır ile diğer evliyaların buluşması üzerinde yoğunlaşmakta, Hızır’ın yardımıyla bu uluların tayy-i mekân yapmaları gibi olağanüstülüklere yer vermektedir. Elimizdeki Hızır’a böyle bir rol verilmemektedir. Bu iki eser arasında muhteva olarak bir benzerlik yoktur; birbirinden farklı eserlerdir. Bir karşılaştırma imkânı sağlaması açısından Eğridirli’nin Hızırnâme’sinin ara başlıklarından bir kısmını sadeleştirerek şöyle gösterebiliriz: “Yedi Kat Göğün Seyranı, Nebîlerin Rûhlarının Karşılıklı Sohbeti ve Melek Tabakalarının Buluşması”, “Kaf Dağına Seyir ve Süleyman Nebî’nin Tahtını ve İnsanlığın Babası Âdem Safiyyullah’ı Ziyaret”, “Kutbü’l-Aktâbın Vasıfları ve Allâh’ın Kubbeleri Altındaki Velîler”, “Ricâl-i Gayb Muhabbeti” “Cisimle Tayy-i Mekân ve Sübhânî Tecellî Tasarrufları”, “Şam, Kudüs, Kubbetü’s-Sahra ve Aksâ, Kaf Dağı ve Sayılamayacak Acayiplikler Diyârı”, “Fırat, Deşt-i Kıpçak Beldeleri, Hârût ve Mârût Mağarası, Semerkand ve Mehdiyy-i Sâhib-Zamân’ın Mekânı”, “Ummân Deryâsında Seyir, Ricâl-i Gayb ve Hızır’ın Gelişi”, “Merendil Dağı, Çin ve Hıtâ Diyarı ve Dünyanın Bazı Bölgeleri”….
Niyâzî-i Mısrî’nin eserinde ise Hızır ile Mûsâ kıssası esas alınmıştır. Bu eserde ayrıca Zülkarneyn, Ashâb-ı Kehf, gayb erenleri ve Hızır’ın duaları gibi konular da yer almaktadır.
Nahîfî’nin eseri ise Hızır ile bizzat Nahîfî arasındaki konuşmaları içermektedir. Bu üç eser, Alevî-Bektaşî edebiyatı ürünü olmaktan uzak görünmektedir.
Çorum, Dodurga, Mehmet Dede Tekkeköy’de ikamet eden Eyüp Öztürk Dede’nin elinde bulunan ve Osman Eğri tarafından bize ulaştırılan Osmanlıca bir mecmua içindeki baştarafı eksik kısa bir bölüm ise Hızırnâme metniyle büyük benzerlikler taşımaktadır. Bir benzerlik de iki metnin aynı hattatın kaleminden çıkmışçasına birbirine yakın olmasıdır. Ne yazık ki istinsah kaydının bulunması gereken son varağın mevcut olmaması nedeniyle hangi tarihte ve kim tarafından yazıldığını tespit edemedik.
Yalnız, metnin bir mecmua içinde olması nedeniyle bir önceki metnin istinsah kaydının bulunduğu satır Besmele ve “Hazâ Farz ve Sünnet Beyânı” başlığının üstüne yazılmıştır. Burada bir önceki metnin 1258/1842’de Kâtib el-Harun Halil Efendi tarafından yazıldığı kayıtlıdır. Yazı değişmediğine göre tüm mecmuanın aynı kişi tarafından yazıldığı anlaşılır. Bu durumda söz konusu metni de Katib el-Harun Halil Efendi yazmıştır diyebiliriz. İstinsah tarihlerini karşılaştırdığımızda Hızırnâme ve devamındaki metinlerin, bu metinden beş yıl sonra (1847-1848’de) yazıldığı görülmektedir. Yukarıda değindiğimiz XVI. yüzyılda Busberg’in uğrayıp Hızır menkıbesini dinlediği Tekkeköy belki de burasıdır.
Hızırnâme, Amasya’nın Öz kazasında yazılmıştır. Diğer metin de Çorum’da bulunmuştur. Ayrıca Hızırnâme metnindeki istishab (sahiplik) kaydında adı geçen Mehdîzâde Ali oğlu Halil ile diğer metinde müstensih olarak adı geçen Kâtip Harun Halil Efendi aynı kişi olabilir mi diye düşünülebilir. Yaptığımız karşılaştırma sonucu elimizdeki Hızırnâme ile bu nüsha arasında metin olarak sadece bir bölüm arasında benzerlikler vardır. Bu bölüm elimizdeki nüshanın 62a -137b varakları arasında yer almaktadır. Bu benzerlik ise cümlelerin tıpatıp aynı olması biçiminde değil daha çok içerik bakımındandır. Elimizdeki metin Çorum nüshasına göre daha açıklamalı ya da diğer bir deyişle şerhlidir.
Yayına hazırladığımız Hızırnâme’de, Hızır ile Hz. Ali, Ca’fer Sâdık, Şeyh Safî, On İki İmâmlar arasında geçen konuşmalar nakledilmektedir. Bu nedenle eser Hızır risalelerinden çok İmâm Ca’fer ve Şeyh Safî Buyruklarıyla karşılaştırılabilir. Bu da esere tamamen Alevî-Bektaşî kültürünün damgasını vurduğunu gösterir. Bu yoldaki karşılaştırmalarımız Hızırnâme’nin yukarıda tanıttığımız son eser hariç, diğerleriyle Hızır motifinden başka herhangi bir benzerliği olmadığını, çok farklı bir eser olduğunu ortaya koyar.
Dolayısıyla Hızırnâme’nin özgün bir metin olduğunu düşünüyoruz.

Hızırnâme ile İmâm Ca’fer ve Şeyh Safî Buyrukları Arasındaki İlişki
Hızırnâme, muhtevası itibariyle Buyruklara çok benzemektedir. Bu nedenle çalışmamızın alt başlığına “Buyruk” adlandırmasını da koymuş bulunuyoruz. Alevî-Bektaşî çevrelerinde yaygın Buyruklar olan İmâm Ca’fer ve Şeyh Safî Buyrukları ile bir karşılaştırma bu hususta aydınlatıcı olacaktır.
Bu üç eserin karşılaştırması bize şunu göstermektedir ki, öncelikle ele alınan ortak konuların yer alış sırası farklıdır. Ayrıca ortak konulardan Dört Kapı Kırk Makâm, Musahiplik, Mürebbîlik gibi konular İmâm Ca’fer Buyruğunda asıl olarak hep Ca’fer Sadık ekseninde, Şeyh Safî Buyruğunda ise Safiyyüddîn Erdebilî ekseninde ele alınmaktadır. Hızırnâme’de ise hem Ca’fer Sâdık, hem de Safiyyüddîn Erdebîlî’nin Hz. Ali, On İki İmâmlar, On Yedi Kemerbest, Hızır ve diğer Ricâl-i Gayblerle olan mülâkatları söz konusudur. Bu nedenle Hızırnâme’nin İmâm Ca’fer ve Şeyh Safî Buyruklarını cem eden ve bunlara Hızır motifini de ekleyen bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Müellif, bu Buyrukları uygun gördüğü bir tarzda birleştirmiş, onlardaki ortak noktaları öne çıkarmış, bununla birlikte Hızır’la olan ve hakkında kesin bir şey söyleyemeyeceğimiz manevî irtibatını da esere yansıtmış gözükmektedir.
Bu durumda Hızırnâme, hem İmâm Ca’fer hem de Şeyh Safî Buyruklarıyla akraba ama onları da kapsayan farklı bir eserdir.

Hızırnâme’nin Muhtevâsı
Alevî-Bektaşî geleneğindeki cem âyini erkân ve ritüellerini tam anlamıyla anlatan bir eser olan Hızırnâme’de geçen belli başlı konuları şöyle sıralayabiliriz:
-Dört kapı kırk makâm.
-Musâhiplik, yol ve erkânı.
-Mürebbî, kurban, tercemân kavramları.
-İkrar vermek, erkân çalmak, gülbank okumak.
-Erkân değneğinin (Tarık) cennetteki Tûbâ ağacından kesilmesi.
-On İki İmâmlar, On Yedi Kemerbest.
-Hz. Cebrâîl’in Arş-ı Eflâkta Hz. Ali’ye ikrar vermesi; bu münasebetle Cebrâîl’in bir horoz kurban etmesi ve etinin Kırklara taksim edilmesi.
-Dâra durmak
-Tecellâ, tevellâ.
-Ak taşa sikke çalınması. Bu olay eserde geçen bölümün dipnotunda anlatılmaktadır.

Bütün bu konular, eserde, geleneksel Alevî-Bektaşî edebiyatındaki yerine uygun bir biçimde ele alınmaktadır. Ayrıca bu eser, Alevî-Bektaşî cem âyininin önemli ve farklı yazma bir metnidir.

Hızırnâme’de Tarihî Kişilikler ve Özel Adlar
a) Ehl-i Beyt’e mensup zevât: En çok Muhammed-Ali, Ali-Muhammed, şeklinde hem Hz. Ali hem de Hz. Muhammed bir arada zikdredilmektedir. Hz. Muhammed tek başına zikredildiğinde “Resûlullah” ya da “Muhammed Mustafâ” şeklinde; yalnızca Hz. Ali zikredildiğinde ise “Şâh”, “Şâh-ı Merdân”, “Sultân Ali”, “Aliyyü’l-Murtazâ” ve “Şâh-ı Hûb” gibi ad ve tamlamalar kullanılmaktadır.
b) On İki İmâmlar: Hz. Ali’den sonra, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, İmâm Zeynelâbidîn, İmâm Muhammed Bâkır, İmâm Ca’fer Sâdık, İmâm Mûsâ Kâzım, İmâm Ali Rızâ, İmâm Muhammed Takî, İmâm Ali Nakî, İmâm Hasanü’l-Askerî ve İmâm Mehdî.
Bunlardan Hz. Hasan ve Hz.Hüseyin bazen “Şebber ü Şübber” olarak da geçer. Bilindiği gibi bu isimler İbranicedir ve Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin doğduklarında Hz. Cebrail tarafından Hz. Muhammed’e indirilmiştir. Hz. Peygamber de bu adları kavminin anlayamayacağını, dolayısıyla halkın da anlayabileceği kendi dillerinde isimlerle değiştirilmesini ister. Bunun üzerine Cebrâîl, Şebber ve Şübber kelimelerinin Arapçadaki karşılığı olan Hasan ve Hüseyin adlarını getirir.
c) Peygamberler: Hz. Muhammed’in dışında Âdem Nebî, Hz. İbrâhîm Halîl, Hz. Süleyman, Hz. Yûsuf, İdrîs Nebî, Nuh Nebî, Hz. Davût’un adı geçmektedir.
Ayrıca Âl-i İmrân da sık geçmektedir. Bilindiği gibi bu Kur’ân-ı Kerîm’deki Âli İmrân Sûresinin de adıdır. Allâh Âdem’in zürriyetinden bütün peygamberleri bir nûr olarak süzerek getirmiştir. Allâh, Âdem’i Nuh’u, İbrâhîm âilesini ve İmrân âilesini seçip âlemlere üstün kıldı. Birbirinden türeyen nesillerdir. Kur’an 3/33-34. Bu zürriyet nûru, bazı dönemler açık, bazı dönemler gizli olarak Hz. Peygamber ve soyuna intikal etmiştir. Hz. Muhammed ve soyu bütün peygamberler zürriyetinin özü, hulâsasıdır. Burada “Âl-i İmrân” sözcüğü “Âl-i Beyt” yüce, kutlu, seçilmiş soy anlamında kullanılmıştır. Ayrıca metinde çokça tekrarlanan “Dürr-i meknûn” (muhafazalı parlak inci) sözcüğü de aynı anlamı içermektedir.
d) Melekler: Başta dört büyük melek Cebrâîl, Mîkâîl, İsrafil, Azrail olmak üzere, meleklerden en çok Rızvan (Irızvan)’ın adı geçmektedir.
e) Ehl-i Beyt’e mensup zatlar ve sahabîler: H. Ali’den, Hz. Hasan’dan, Hz. Hüseyin’den ve 12 imâmlardan sonra en çok, Hz. Hatîce, Hz. Fâtıma, Kanber, Bilâl-i Habeşî, Selmân-ı Pâk, Şâh Abbâs gibi isimler geçmektedir.
f) Alevî Bektaşî büyükleri: On Yedi Kemerbest, Hünkârü’l-Evliyâ Hacı Bektaş Velî, Abdal Musa Sultân, Battal Gâzî, Şeyh Safî, Şâh Hatâyî, Baba Kaygusuz, Kızıl Deli Sultân, Hallâc Mansûr, Nesîmî, Şâh Firâz, Abdal Melek, Şâh Huşenk (Tâhir Huşenk), Sultân Veyis (Veys-i Dem).
g) Gayb Erenleri: Kırklar, Abdallar, Kutbü’l-Aktâb, Hızır Nebî.
h) Kötücül tipler: Nâlet Yezîd, İblis, Firavun, Zebânîler, Zengî Mırmır, Yezid soyu.
i) Diğer özel adlar: Kur’an (Mushaf), Seyhun, Ceyhun, Düldül, Zülfikâr, İlm-i Câvidan gibi adlar sık sık kullanılmaktadır..
Bu isimlerin hemen hepsi tanınan ve bilinen isimlerdir. İçlerinden Şâh Huşenk ya da Tâhir Huşenk olarak geçen zâtın Siyam b. Kiyumerz’in oğlu ve Câvidan Hıred’in müellifi olduğunu sanıyoruz. İslâm Ansiklopedisi’ne göre Huşenk, “Adalet timsali olarak kabul edilen bir İran bilge-hükümdarıdır.” Câvidan Hıred ise kendisine izafe edilmektedir. Bilindiği üzere Fazlullah Hurûfî’nin de Câvidannâme adlı bir eseri vardır ve bu eser Alevî-Bektaşî edebiyatında önemli bir yere sahiptir. Bu durumda Hızırnâme metninde “İlm-i Câvidan” tabiriyle de bu iki kitap içindeki bilgiler kastedilmektedir diyebiliriz.
Yine bilindiği gibi Sultân Veyis, Veysel Karanî’dir. Şâh Firâz, Safiyyüddîn Erdebîlî’nin atası olan Zerrin-külâh Firuz Şâh olmalıdır. Abdal Melek ise sık rastlanmayan bir isim olarak karşımıza çıkar.




Alevî-Bektaşî Kültüründe Hızır
Hızır, genel İslâm kültüründe Kur’an’da adı verilmeden Hz. Mûsâ’nın yoldaşı olarak anılan kişi kabul edilegelmiştir. Alevî-Bektaşî inanç ve kültüründe de böyle kabul edilmektedir. Mûsâ Peygamber’in arkadaşı olan ama onun bilmediği şeyleri bilen böyle bir şâhsiyetin etrafında bir kült oluşturulmuştur. İnanca göre o da Mûsâ Peygamber gibi bir peygamberdir.
Hızır’ın varlığı tüm sufilerce kabul edilir. Fakat Hızır, özellikle Türk kültüründe çok önemsenen bir şâhsiyettir. “Her geceyi kadir, her geleni Hızır bil” sözü Horasan Mektebine mensup Süleyman Hakim Ata başta olmak üzere Türk sufîlerinin düsturu addedilmiştir. “Hızır uğramak”, “Hızır gibi yetişmek” gibi deyimler de Türkçede yaygın olarak kullanılır.
Günümüze kadar ulaşan ve Hızır’ın etrafında şekillenen söz konusu kültün oluşmasında Alevî-Bektaşî Türk geleneğinin önemli katkısı olmuştur. Her ne kadar Hızır, gerek Alevî gerekse Sünnî çevrelerde ortak bir değer ise de, Hızır makâmlarının bulunduğu yerler genellikle Alevîlere ait yerleşim bölgeleridir. Ahmet Yaşar Ocak Hızır kültüne tahsis ettiği eserinde bu bölgeleri göstermiştir.
Alevî-Bektaşî inancı Hızır’ı kutsal bir kişilik kabul eder. O Rical-i Gayblerdendir ve hâlen sağdır. “Hıdrellez” bayramı Hızır ve İlyas peygamberlerin buluşması nedeniyle kutlanır. İran Azerbaycanında ise Şubat ayının ikinci haftasında kutlanan bayrama “Hızır Nebi Bayramı” denilmektedir. Alevîlikte bir de “Hızır-İlyas kurbanı” vardır. Bu, “Yaşanan sevinçli bir olayın ya da bir dileğin yerine gelmiş olması anısına Mayıs ayının altıncı günü yapılan tören ve bu tören gereği tığlanan kurban”dır. Ayrıca Alevîlikte “Hızır orucu” ve “Hızır postu” kavramları da vardır.
Türkiye’de yaygın halk inançlarına göre Hızır, evlere zamân zamân uğrar ve bereket getirir. O âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) içmiştir. Darda kalanların yardımına koşan bir semboldür ve tüm halk kesimlerinde ortak bir değerdir.
‘Kerâmatı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’ adlı yazma eserde Hacı Bektaş Velî “Sarı İsmail’e: Sen benim sırdaşımsın. Bugün Perşembe, ahirete göçüm hazır oldu. Halveti ört, Hızır gelir beni yıkar, kefenler” dedi. Nikaplı er yıkadı. Kefenlediler. Hızır imâm oldu. Nice yetmiş saf durup namâzın kıldılar.” denilmektedir. 23
Yine ‘Hacı Bektaş Velî Vilâyetnâmesi’nde Hacı Bektaş Velî’nin öldükten sonra “Boz atlı ve yüzü örtülü bir er” tarafından yıkandığı, namâzının kıldırıldığı, bu kişinin de Hızır donunda Hacı Bektaş Velî’nin kendisi olduğu belirtilir. 24
Yaygın halk söylencelerine göre Hz. Ali şehit edilmeden önce oğullarına; “Ben ölünce beni yıkayın, kefenleyin ve namâzımı kılın. Gâibden bir deveci gelir. Tabutumu onun devesine yükleyin ve gönderin” diye vasiyet eder. Hasan ve Hüseyin de Hz. Ali’yi yıkar, kefenlerler, namâzını kılarlar. O sırada gelen ve Hüseyin’e kırmızı, Hasan’a sarı birer don veren yüzü örtülü deveciye Hz. Ali’nin tabutunu teslim ederler. Önce onun Hızır olduğunu düşünürler. Bir müddet sonra kuşkulanan Hasan ve Hüseyin tabutun peşine düşerler. Yaklaştıklarında görürler ki deveyi çeken Hz. Ali, deve Hz. Ali’nin devesidir. Hz Ali evlâtlarına dönerek, “Benim sırrımın binde birine vakıf oldunuz; Ali sırrı arı sırrıdır. Devecinin verdiği kırmızı ve sarı donları gün gelir giyeceksiniz” der. Bu olay ressamlar tarafından resimlendirilerek tablolaştırılmış ve Anadolu’nun birçok yöresinde evlere asılmaktadır.

Kaynakça

KAYNAKLAR
Abdizade Hüseyin Hüsamettin [Yasar], Amasya Tarihi, c. I, Hükûmet Matbaası, İstanbul 1327-1330.
Aclunî, İsmâîl, Keşfü'l-Hafâ ve Müzîlü'l-İlbâs amme'ştehera mine'l-Ehâdîsi alâ Elsineti'n-Nâs I-II, Müessesetü'r-Risâle, Beyrut, 1985.
Aksu, Hüsamettin, “Câvidânnâme”, DİA, c. 7, İstanbul, 1993, s. 178.
Altınok, Baki Yaşa, Alevilik, Hacı Bektaş Veli, Bektaşilik, Oba Kitabevi yayınları, Ankara 1998.
Altınok, Baki Yaşa, Anadolu’da Türkmenler/Bir Türkmen Ozanı Âşık Hüseyin, Ocak yayınları, Ankara 2000.
Altınok, Baki Yaşa, “Hacı Bektaş Veli Hakkında Yazılmış Bir Menakıbnâme Ve Bu Menakıbnâmede Belirtilen Anadolu’daki Alevi Ocakları, Kerâmatı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli” Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, Gazi Üni. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi, Güz 2003/27, Ankara, ss. 177-194.
Ateş, Süleyman, Kur’ân-ı Kerîm Tefsîri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, c. 1, s. 264.
Bekrî, Mustafâ Kemâlüddîn, Hz. Peygamber'in Dilinden Dört Halîfesi ve Ashâbı, Çeviri: Ali Fikri Yavuz, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1967.
Bisâtî, Şeyh Safî Buyruğu “Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr”, Yay. Haz. Ahmet Taşgın, Ankara, 2003.
Busbecq, O. G., Türk Mektupları, Çeviri: Hüseyin Cahit Yalçın, İstanbul, 1939.
Buyruk, Derleyen: Sefer Aytekin, Emek Basım-Yayınevi, Ankara, tarihsiz.
Çağrıcı, Mustafâ, “Câvidan-Hıred”, DİA, c. 7, İstanbul 1993, s. 176-178.
Çelebioğlu, Âmil, “Nahifî’nin Rısâle-i Hıdriyye’si”, Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, Millî Eğitim Bakanlığı yayınları, 1. baskı, İstanbul, 1998, s. 335-347.
Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi yayınları, 7. baskı, Ankara, 1986.
Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerîr, Tarihî Taberî, Ahvât Matbaası, İstanbul, 1327, c. II, s. 356.
Erdebilli Şeyh Safî ve Buyruğu, Sadeleştirme: Mehmet Yaman, Ufuk Matbaası, 1. baskı, İstanbul, 1994.
Gölpınarlı, Abdülbaki, Alevî Bektaşî Nefesleri, İnkılâp Kitabevi yayınları, 2.baskı, İstanbul 1992.
Gümüşhânevî, Ahmed Ziyaeddîn, Râmûz el-Ehâdîs I-II, Çeviri: Abdülaziz Bekkine, Yayına Hazırlayanlar: Lütfi Doğan-M. Cevad Akşit, Milsan Basımevi, İstanbul, 1982.
Hinz, Walter, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, Çev. Tevfik Bıyıklıoğlu, TTK yayınları, 2. Baskı, Ankara 1992.
Karaduman, Ruken, Şeyh Muhyiddin Tolu ve Hızırnâmesi, 100. Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2004.
Kocatürk, Vasfi Mahir, Tekke Şiiri Antolojisi, Edebiyat Yayınevi, 2. basım, Ankara, 1968.
Korkmaz, Esat, Ansiklopedik Alevilik-Bektaşilik Terimleri Sözlüğü, Ant yayınları, 1. baskı, İstanbul, 1993.
Köksal, M. Asım , İslâm Tarihi/Hz. Hüseyin ve Kerbelâ Fâciası, Akçağ yayınları, 3. basım, Ankara, 1984.
Kur’an-ı Kerim Meâli, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, 5 baskı, Ankara, 2003.
Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, beşinci baskı, Ankara 1998.
Nahifî, Süleyman, Risâle-i Hıdriyye, İstanbul Belediyesi Kütüphanesi, Osman Ergin Koleksiyonu, no: 401, 22 varak.
Neseî, Hadîslerle Hz. Ali, Tercüme: Naim Erdoğan, Yayına Hazırlayan: Yusuf Özbek, İz yayıncılık, İstanbul, 1992.
Niyazî-i Mısrî, Hızır (as)/Hızriya-yı Cedida, Hazırlayan: Ali Toker, Fulya yayınları, İstanbul, 2001?.
Ocak, Ahmet Yaşar, İslam-Türk İnançlarında Hızır yahut Hızır-İlyas Kültü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayınları, 2. b., Ankara, 1990.
Öztürk, Yaşar Nûri, Kur'an-ı Kerim Meali (Türkçe Anlamı), Yeni Boyut yayınları, 118. baskı, İstanbul, 1999.
Pakalın, Mehmet Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri Ve Terimleri Sözlüğü, c. III, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1993.
Tolu, Şeyh Muhyiddîn, Hızırnâme, Yapı Kredi Sermet Çifter Kütüphanesi, no: 115, vr 1a-40b arasında.
Türkiye'de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü-X, TDK yayınları, Ankara 1978.
Vilâyet-nâme/Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli, Haz. Abdülbâki Gölpınarlı, İnkılâp Kitabevi Yay. İstanbul, 1995 s. 89.
Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi Yazmalar Kataloğu.
Yeşil, Şemseddin , Hz. Muhammed, Ş. Yeşil Kütüphanesi, 8. baskı, İstanbul 2000.