HOCA AHMET YESEVÎ

HOCA AHMET YESEVÎ

Sûfî, şair ve Yesevîliğin kurucusu bir mürşit. 1093 yılında Türkistan da Sayram Kasabasında doğmuştur. Babası dönemin mutasavvıflarından şeyh İbrahim annesi Ayşe hatundur. Manevi eğitimini ilk evresini devrin mutasavvıf Aslan babadan almış daha sonra Buhara’ya geçerek ünlü bilgin ve sûfî olan Yusuf Hemedani’ye bağlanmıştır. Türk boylarının İslami benimsemesinde büyük etkisi olan Ahmet Yesevi Türkçe yazmış olduğu «Hikmet « adı verilen şiileri daha sonra Divan-ı Hikmet adı altında toplanmıştır. Yesevi öğretisi başta Horasan olmak üzere İran, Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlara kadar uzanan bir alanda etkili olmuş ve bölge halkının manevi eğitiminde önemli rol oynamıştır. Bir taraftan Alevi ve Bektaşiliği derinden etkilerken öte yandan Nakşibendilik olmak üzere birçok tarikata tesir etmiştir, 1166 yılında vefat etmiş olan pir-i Türkistan namı ile de bilinen Hoca Ahmet Yesevi’nin türbesi Türkistan şehrindedir.

HODJA AHMET YESEVI
Sufi, poet and the founder guide of Yesevism. He was born in the town of Sayram, Turkistan in 1093. His father is the period’s Sufi Sheikh Ibrahim and his mother Ayse Hatun. He studied his moral education’s first stage with period’s Sufi Aslan Baba and then he went to Bukhara and committed himself to famous Sufi Yousuf Hemedani. Ahmet Yesevi, has a great effect on Turkish Nomads’ adoption of Islam, wrote his poems called as “Hikmet” in Turkish and then collected under the name of “Divan-ı Hikmet”. Yesevi Discipline became effective in the region of initially Khorasan and spread to Iran, Azerbaijan, Asia Minor and the Balkans. And has an effective role in the moral education of the region’s people. When he affected in Alevism and Bektasism deeply in one side, he affected in most of religious sects especially Naksibendism. Hodja Ahmet Yesevi, known as Spiritual Guide of Turkistan, died in 1166 and his tomb is in the city of Turkistan.

DÎVÂN-I HİKMET

DÎVÂN-I HİKMET ADLI ESERİNDEN
1. H İ K M E T

Bismillah’la başlayarak hikmet söyleyip
Tâliplere inci, cevher saçtım işte.
Riyâzeti katı çekip, kanlar yutup
Ben defter-i sâni sözünü açtım işte.

Sözü didar isteyen herkes için söyleyip,
Canı cana bağlayarak damarları ekleyip,
Garip, fakir, yetimlerin gönlünü avlayıp
Gönlü bütün kimselerden geçtim işte.

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen;
Öyle mazlum yolda kalsa, hemdem ol sen;
Mahşer günü dergâhına mahrem ol sen;
Ben-sen diyen kimselerden geçtim işte.

Garip, fakir, yetimleri Resûl sordu;
Hem o gece Mirâc’a çıkıp didar gördü;
Geri inip garip, yetim izleyip yürüdü;
Gariplerin izini izleyip indim işte.

Ümmet olsan, gariplere tâbi ol sen;
Âyet, hadis her kim dese, sâmi ol sen;
Rızık, nasip her ne verse, kani ol sen;
Kani olup şevk şarabını içtim işte.

Medine’ye Resûl varıp oldu garip;
Gariplikte mihnet çekip oldu habip;
Cefa çekip Yaradan’a oldu karîp
Garip olup engellerden aştım işte.


Akıllı isen, gariplerin gönlünü avla;
Mustafa gibi ülkeyi gezip yetim ara;
Dünyaya tapan soysuzlardan yüz çevir;
Yüz çevirip, deniz olup taştım işte.
Aşk kapısını Mevlâm açınca bana erdi;
Toprak kılıp “Hazır ol!” diyip boynumu eğdi;
Yağmur gibi melâmetin oku değdi;
Tamren alıp yürek, bağrımı deştim işte.

Gönlüm katı, dilim acı, kendim zalim;
Kur’ân okuyup amel kılmaz sahte âlim;
Garip canımı harcayayım, yoktur malım;
Hak’tan korkup ateşe girmeden piştim işte.

Altmış üçe yaşım yetti, geçtim gafil;
Hak emrini muhkem tutmadım, kendim cahil;
Oruç, namaz, kazâ kılıp oldum kâhil
Kötüyü izleyip iyilerden geçtim işte.

Vah ne yazık, sevgi kadehinden içmeden,
Çoluk-çocuk, ev-barktan tam geçmeden,
Suç ve isyan düğümünü burada çözmeden
Şeytan galip, can verende şaştım işte.

İmanıma çengel vurup gamlı kıldı;
Pîr-i muğan “Hazır ol!” diyip afyon saçtı;
Lânetli şeytan benden kaçıp korkusuz gitti;
Allah’a hamd olsun, iman nuru götürdüm işte.

Pîr-i muğan hizmetinde koşup yürüdüm;
Hizmet kılıp göz yummadan hazır durdum;
Yardım etti, Azâzil’i kovup sürdüm;
Ondan sonra kanat çırpıp uçtum işte.
Garip, fakir, yetimleri kıl sen şadman;
Parçalayıp aziz canın eyle kurban;
Yiyecek bulsan, canın ile kıl sen ihsan;
Hak’tan işitip bu sözleri dedim işte.

Garip, fakir, yetimleri her kim sorar,
Râzı olur o bendeden Perverdigâr.
Ey habersiz, sen ver sebep, kendisi korur;
Hak Mustafa öğüdünü işitip dedim işte.

Yedi yaşta Arslan Bâb’a selâm verdim;
“Hak Mustafa emanetini lutfedin” dedim;
Hem o vakit bin bir zikrini tamam ettim;
Nefsim ölüp lâ-mekâna yükseldim işte.
Hurma verip, başımı okşayıp nazar kıldı;
Bir fırsatta âhirete sefer kıldı;
“Elveda!” diyip bu âlemden göçüp gitti;
Mektebe varıp, kanayıp dolup taştım işte.

İnnâ fetehna’yı okuyup mâna sordum;
Işık saldı, kendimden geçip didar gördüm;
Selam verdim “Üskut!” dedi, bakıp durdum;
Yaşımı saçıp, çâresiz olup durdum işte.

“Eya cahil, mâna ol!” diye söyledi, bildim;
Ondan sonra çöller gezip Hakk’ı sordum;
Nasip etti, Azâzil’i tutup yendim;
Kararlı olup, belini basıp ezdim işte.

Zikrini tamam edip döndüm divaneye;
Hak’tan başka birşey demedim bigâneye;
Mumunu izleyip çırak girdim pervaneye;
Kor ateş olup, kavrulup söndüm işte.
Adım, sanım hiç kalmadı lâ lâ oldum;
Allah yadını diye diye illâ oldum;
Halis olup, muhlis olup fenâ oldum;
Fena fii’llah makamına yükseldim işte.
Sünnet imiş, kâfir de olsa, incitme sen;
Hüda bîzardır katı yürekli gönül incitenden;
Allah şahit, öyle kula hazırdır Siccîn;
Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte.

Sünnetlerini muhkem tutup ümmet oldum;
Yer altına yalnız girip nurla doldum;
Hakk’a tapanlar makamına mahrem oldum,
Bâtın kılıcı ile nefsi parçaladım işte.
Nefsim beni yoldan çıkarıp bayağılattı;
İnsanlara hasretle bakıp inlettirdi;
Zikr söylemeyip şeytan ile yâr eyledi;
Hazırsın diyip nefs yarasını deldim işte.
Kul Hâce Ahmed, gaflet ile ömrüm geçti;
Vah ne hasret, gözden, dizden kuvvet gitti;
Vah ne yazık, pişmanlığın vakti yetti;
İyi amel kılmadan kervan olup göçtüm işte.

Eya dostlar, kulak verin dediğime,
Ne sebepten altmış üçte girdim yere?
Mirâç üstünde hak Mustafa ruhumu gördü,
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Hak Mustafa Cebrâil’den kıldı sual;
Bu nasıl ruh, tene girmeden buldu kemâl?
Gözü yaşlı, halka yaralı, boyu hilâl;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Cibrîl dedi: Ümmet işi size haktır;
Göğe çıkıp meleklerden dersler alır;
Yedi tabaka gök iniltisiyle iniler;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Bil, Hak önce “Elesti birabbiküm?” dedi;
“Kalû belâ” dedi ruhum dersler aldı;
Şüphesiz bilin , hak Mustafa “oğul” dedi,
O sebepten altmış üçte girdim yere.

“Oğlum” diyip hak Mustafa söze başladı;
Ondan sonra bütün ruhlar selâm verdi;
Rahmet denizi dolup taş, diye haber ulaştı;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

“Rahim içinde belir” diye nida geldi;
“Zikr et!” dedi, uzuvlarım titreyiverdi;
Ruhum girdi, kemiklerim “Allah!” dedi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dörtyüz yıldan sonra çıkıp ümmet olacak;
Nice yıllar dolaşıp halka yol gösterecek;
Yüz on dört bin müçtehit hizmet kılacak;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Dokuz ay ve dokuz gönde yere düştüm;
Dokuz saat duramadım, göğe uçtum;
Arş ve Kürsü pâyesini varıp kucakladım;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Arş üstünde namaz kılıp dizimi büktüm;
Derdimi deyip, Hakk’a bakıp yaşımı döktüm;
Sahte âşık, sahte sofu görünce söğdüm;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Candan geçmeden “Hû Hû!” demek hep yalan;
Bu hayasızdan sual sormayın, yolda kalan;
Kendisi de gizli, sözü de gizli, Hakk’ı bulan;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

2. H İ K M E T

Bir yaşında ruhlar bana nasip verdi;
İki yaşta peygamberler gelip gördü;
Üç yaşımda Kırklar gelip halimi sordu;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dört yaşımda hak Mustafa hurma verdi;
Yol gösterdim, nice şaşkın yola girdi;
Nere varsam Hızır Baba’m yoldaş oldu;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Beş yaşımda tâbi olup tâat kıldım;
Baş eğerek oruç tutmayı âdet kıldım
Gece gündüz zikrederek rahat kıldım;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Altı yaşta durmadan kaçtım insanlardan;
Göğe çıkıp ders öğrendim meleklerden;
İlgiyi kesip hep tanıdık ve bağlardan;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Yedi yaşta Arslan Baba’m arayıp buldu;
Gördüğü her sırrı perde ile sarıp örttü;
“Allah’a hamd olsun, gördüm.”dedi, izim öptü;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Azrâil gelip Arslan Baba’mın canını aldı;
Hûrîler gelip ipek kumaştan kefen biçti;
Yetmiş bin kadar melek toplanıp geldi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Namazını kılıp yerden kaldırdılar;
Bir anda cennet içine ulaştırdılar;
Ruhunu alıp İlliyyîn’e girdirdiler;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Allah Allah, yer altında vatan kıldı;
Münker, Nekîr “Men Rabbük?” diye sual sordu;
Arslan Baba’m islâmından haber verdi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Akıllı isen, erenlere hizmet kıl sen;
Emr-i mâruf kılanlara izzet kıl sen;
Nehy-i münker kılanlara hürmet kıl sen;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Sekizimde sekiz yandan yol açıldı;
“Hikmet söyle!” dendi, başıma nur saçıldı;
Allah’a hamd olsun, pîr-i muğân mey içirdi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Pîr-i muğân hak Mustafa, şüphesiz bilin;
Nereye varsanız, vasfını deyip ululayın;
Selâm verip Mustafa’ya ümmet olun;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dokuzumda dolanmadım doğru yola;
Tebbürk deyip alıp yürüdü elden ele;
İnanmadım bu sözlere kaçtım çöle;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

On yaşında oğul oldun Kul Hâce Ahmet;
Hâceliğe bina koydun, kılmadan tâat;
Hâceyim, deyip yolda kalsan, vay ne hasret;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

3. H İ K M E T

Sabahları kulağıma nida geldi;
“Zikr et!”dedi, zikrini deyip yürüdüm işte.
Aşksızları gördüm ise, yolda kaldı;
O sebepten aşk dükkânını kurdum işte.
On birimde rahmet denizi dolup taştı;
“Allah!” dedim, şeytan benden uzaklaştı;
Geçici heves, ben-sen fikri durmayıp göçtü;
On ikide bu sırları gördüm işte.
On üçümde nefs arzusuna kapılıverdim;
Nefs başına yüzbin belâ tutup saldım;
Kibirlenmeyi yere vurup yenebildim;
On dördümde toprak gibi oldum işte.

On beşimde hûri, gılman karşı geldi;
Baş eğerek, el bağlayıp tâzim kıldı;
Firdevs adlı cennetinden habersi geldi;
Didar için hepsini terk ettim işte.

On altımda bütün ruhlar nasip verdi;
“Size mübârek olsun !” diyerek Âdem geldi;
“Evladım!” deyip, boynuma sarılıp gönlümü aldı;
On yedimde Türkistan’da bulundum işte.


On sekizde kırklar ile şarap içtim;
Zikrini deyip, hazır durup göğsümü deştim;
Nasip kıldı, cennet gezip hûriler kucakladım;
Hak Mustafa cemalini gördüm işte.
On dokuzda yetmiş makam gösteriverdi;
Zikrini dedim, içim dışım temizlendi;
Nereye varsam, Hızır Baba’m hazır oldu;
Gavsu’l-gıyâs mey içirdi, duydum işte.
Yaşım yirmiye ulaştı, makamlar aştım;
Allah’a hamd olsun, pîr hizmetini tamamladım;
Dünyadaki kurt ve kuşlarla selâmlaştım;
O sebepten Hakk’a yakın oldum işte.
Mü’min değil, hikmet işitip ağlamıyor;
Erenlerin dediği sözü dinlemiyor;
Âyet, hadis mânasını anlamıyor;
Bu rivayeti Arş üstünde gördüm işte.
Rivayeti görüp Hak’la söyleştim ben;
Yüz bin türlü meleklerle yüzleştim ben;
O sebepten Hakk’ı anıp izleştim ben;
Can ve gönlümü O’na feda kıldım işte.
Kul Hâce Ahmed, oldu yaşın yirmi bir;
Ne yapacaksın, günahların dağdan ağır;
Kıyamet günü azap kılsa, Rabb’im kadir;
Eya dostlar, nasıl cevap vereceğim işte.


HACI BEKTÂŞ VELÎ

HACI BEKTÂŞ VELÎ

Büyük islam mutasavvıfı ve Bektaşi tarikatinin kurucusu olan Hacı Bektaş Veli 1209 yılında Horasan’ın Nişabur şehrinde dünyaya geldi. Soy itibariyle İmam Musa Kazım üzerinden Ehli Beyt’e dayanmaktadır. Babası İbrahim Sani, annesi ise Hatem Hatun’dur. Ahmet Yesevi ocağında yetişmiş olan Hacı Bektaş Veli 1238/48 yılları arasında Horasan’dan ayrılarak önce Necef daha sonra Mekke ve Medine’ye ulaşmış, Küdüs ve Şam’ı ziyaretlerinden sonra Anadolu’ya gelerek Sulucakarahöyük’e yerleşmiştir. Anadolu’dan Balkanlara kadar uzanan bir alanda islamiyetin ve tasavvufun yayılmasında etkili olan Hacı Bektaş Veli aynı zamanda Yeniçeri Ocağı’nında manevi piri sayılmaktaydı. Makalat, Fevaid, Besmele şerhi, Makalat-ı Gaybiye adlı eserleri ile “insan-ı kamil” yolunun gereklerini ve kurallarını izah etmiştir. Mevlana Celaleddin Rumi ve Yunus Emre ile görüşmüş olması muhtemeldir. Fikirleri halifeleri Hacım sultan, Seyyit Ali Sultan, Abdal Musa Sultan tarafından Anadolu ve Balkanlara taşınmıştır. 1271 yılında Hakk’a yürümüştür. Türbesi bugün ki ismiyle Nevşehir/Hacıbektaş ilçesindedir.
Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde
Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok
Noksanlık eksiklik senin görüşünde
Bizim erkanımız; ahlak-ı Muhammedi edeb-i Ali’dir.
İslamin temeli güzel ahlak; ahlakın özü bilgi, bilginin özü akıldır.

HAJI BEKTASH VELI
Great Islam Sufi and the founder of Bektashi religious sect Haji Bektash Veli was born in the city of Nishabur/Khorasan in 1209. His root of descent lies on the “Ehli Beyt” out of Imam Musa Kazım. His father is Ibrahim Sani, his mother is Hatem Hatun. Between the years 1238 and 1248, he studied in the school of Ahmet Yesevi and then migrated from Khorasan to firstly Necef and then reached to Mecca, Medina. After his visits to Jerusalem and Damascus, He came to Asia Minor and settled down to Sulucakarahoyuk. Haji Bektash Veli, effective person in the spread of Islam and Sufism in a region from Asia Minor to the Balkans, was reckoned as the moral master of the Janissary Guild at the same time. He explained the conditions and rules of “the ideal human being way” with his works: Makalat, Fevaid, Besmele Serhi, Makalatı Gaybiye. It is possible that he met Mevlana Celaleddin and Yunus Emre. His ideas were brought to the Minor Asia and the Balkans by his followers (Halifs) Hacim Sultan, Seyyit Ali Sultan and Abdal Musa Sultan. He died in 1271 and his tomb is in the Hacibektas that is current name today.
Never be asked Male or female in the love language
Everything created by God is on the way
In our view there is no difference between male or female
Deficiency, lacks are in your view
Our way; Moral of Mohammed and Good manner of Ali
Fundamental of Islam is Good Moral; Core of Moral is Information; Core of Information is Wisdom.

SEÇME SÖZLERİ

Seçme Sözleri
Eline, diline, beline sahip ol!
Îsâr etmek (yemeyip yedirmek, giymeyip giydirmek) dostluktur.
Muhabbeti açığa vurmak nezâkettir.
Kötülüğe karşı iyilik yapmak insanlıktır.
Sevgi kalbin hayatıdır.
İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
Kendisini Kur’ân’a layık hale getirmeyen, onunla aydınlanmayan kör olmuş demektir.
Kur’an âşıktan maşûka bir mektuptur.
Yüce Allâh’ın rızâsını kazanmak ve Hazret-i Mustafâ’ya (sav) tabi olmak, Kur’ân’ın emridir.
Kimsenin ayıbını arama!
Kendi ayıbını görür ol!
(Hakk’ı) ara, bul!
Âşıkların sözü, sohbeti hakîkî maşûktan (Hakk’tan) başkası değildir.
Derviş tüm zamanını Allah ile geçirmeli, ondan doğan her nefes, Hakk’ı anarak tükenmelidir.
Hiçbir zaman şöhret arama; şöhret afettir.
Soya, sopa rağbet etme!
Affet ki; seni de affetsinler.
Düşman hakîr olsa da, hor tutma!
Halkla mücadele etme!
Hiçbir kimseyi küçümseme!
İncinsen de; incitme!
Bir insanın gönlünü yaralamak cellatlıktır.
Herkese şefkat gözü ile bakmalısın.
Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan halka müderris olsa da; Hakk’a âsîdir.
Evliyânın makâmı odur ki; yetmiş iki milleti kabul eder ve herkese duâ ve himmetle yardım eder.
Allâh’ın velîsi, kendi zamanının Nûh’udur. O’nun yardımı, Allâh’ın kullarını tufan belâsından koruyan gemidir.
Îmânın örtüsü perhizdir. Ziyneti hayâdır. Gıdası vifâk (birlik ve beraberlik)tir.
Eğer bir yeri karanlık görüyorsan, bil ki perde senin gözündedir.
Derviş gece ve gündüz nefsiyle ve şeytanla savaşmalıdır.
Ayrılık gütmek yanlıştır.
Topluluğa ait kimseye, haksız ayrılık haramdır.
Topluluk, haklı beraberlikle ayakta durur.
Doğruluk göster; yalanla uyuşma!
Doğruyu söylemekten geri durma!
Derviş sözlerinde ve davranışlarında doğru olmalıdır.
Sorulmadan söyleme; çağırılmadan gitme!
Susucu olmak namusluluktur.
Kimseden kimsenin sırrını isteme!
Kimseye hizmet buyurma!
Dünya ile onun izzeti ve devleti ile gururlanma!
Oturduğun yeri pâk (temiz) et, kazandığın lokmayı hak et.
Çalışmadan geçinenler bizden değildir.
Ma’rifet nefsi silmek değil, bilmektir.
Asalet, duruluk ve doğruluktur.
Hakk (Allah) güneşten daha zâhir (görünür)dir.
Asıl körlük, nankörlüktür.
Gözlüye gizli yok.
En büyük kerâmet çalışmaktır.
Îmânın kemâli (olgunluğu) ahlâk güzelliğidir.
Mürşidlik alıcılık değil, vericiliktir.
Âlem (evren) Âdem (insan), Âdem de âlem içindedir.
Fikirsiz âlim (bilgin) Nuh’suz gemidir.
Zikirsiz derviş nûrsuz (ışıksız) kandildir.
İlim hakîkata (gerçeğe) giden yolları aydınlatan ışıktır.
Göze nûr gönülden gelir.
Kendisini temizleyemeyen (eğitemeyen) başkasını temizleyemez.
Bizim semâhımız ilâhî bir aşktır.
Kadınları okutunuz. Kadınları okumayan milletler yükselemez.
Doğruluk dost kapısıdır.
Ma’rifet ehlinin ilk kapısı edeptir.
Sayings About Haci Bektas Veli
Staying hungry but giving food to others, walking naked but clothing others, is true friendship.
It is courtesy to reveal love for one another.
Doing good in return for evil is essence of being human.
Love is the life of heart.
The end of the road is dark without guidance from knowledge.
He, who is not illuminated by the Kuran, is blind.
Kuran is a letter from the lover to the loved.
It is Kuran’s order to earn Allah’s liking and stay loyal to the Messenger.
Do not search for anybody’s mistakes!
See your own mistakes!
Search Allah and find him!
What the lover says is only about the real loved one (Allah).
Dervish should spend all his time with Allah, all his breath should be spent telling about Allah.
Never desire fame, fame is disaster.
Do not favor descent!
Forgive and be forgiven.
Do not despise enemy, even if he is worthless.
It is sin to seperate from community without reason, for he who belongs to them.
Community stands afoot only with staying together in just way.
Show honesty, fight lies!
Do not hold yourself from telling the truth!
Dervish should be honest in word and deed.
Do not speak without being asked, do not go without being called!
Honesty is staying silent!
Do not ask anybody secrets of others.
Do not order anybody to serve you!
Do not be proud of the glory and power in the World!
Keep clean where you sit, deserve what you eat.
He who makes a living without working is not of us.
Knowledge is not erasing oneself, but knowing oneself.
Nobility is cleanness and honesty.
Allah is more visible than the sun.
Real blindness is ingratitude.
There is no secret for he who has eyes.
Biggest wonder is work.
Maturity of belief is beauty of morals.
Guiding is giving, not taking.
Cosmos is in man, man is in cosmos.
Scientist without reason is ship without Noah.
Knowledge shines on the road to truth.
Light of eyes comes from heart.
He who cannot clean himself cannot clean others.
Our dance is love of Allah.
Educate women. Nations who do not educate their women cannot rise.
First door of those with knowledge is decency.

ABDAL MÛSÂ

Doğum ve vefatı konusunda kesin bir tarih saptanamamış ise de 14. yy içinde doğmuş ve yaşamış olduğu bilinmektedir. Velayetnamede babası Hasan Gazi olarak verilmiştir. Hasan Gazi Hacı Bektaş Veli’nin amcası Haydar Ata’nın oğludur. Türbesi Bektaşilerin dört büyük dergahından biri olan kendi adıyla anılan Elmalı’daki Abdal Musa Dergahındadır ve yine Bektaşilerin meydanlarında serilen 12 posttan “Ayakcı postu” Abdal Musa’nın adınadır. Abdal Musa edebi ve sanatkar kişiliği kadar örgütleyici ve eğitimci yanı ile de öne çıkar. Orhan Gazi ile bir çok sefere katılmıştır. Bugün Aleviler arasında hala Abdal Musa adına icra edilen Cem ayinleri yapılmaktadır.


ABDAL MÛSÂ
Abdal Musa was a sufi dervish from Horasan Erenleri, and was born in the closing years of the thirteenth century in Hoy, and was one of the halifes of Hadji Bektash Veli. In the first half of his life he lived in the Ottoman territories and preached the fame of his sheikh Hadji Bektash. He was not only an abdal, but was also a ghazi, and played a significant role in the conquest of Bursa, which is mentioned in chronicles of the following century. Therefore, it would be best to describe him as “ghazi-dervish” of the time. As a ghazi, participating ghaza raids along with warriors, he preached Hadji Bektash tradition and his keramets among ghazis. His activities among early Ottoman warriors must have provided the ground for the Bektashi Order to be the official order of the Janissary corp.

Seçme Sözleri
Bir kimsenin musîbetine gülme.
Senden ulu kimse ile mücâdele etme.
Müstakîm (dosdoğru) ol.
Musîbete sabreyle.
Evvel fikredip, sonra söyle.
İbâdetine ve mala güvenme.
Halîm (yumuşak huylu) ve selîm ol.
Münkire (Hakk’a inanmayana) gönül verme.
Dünyâya meyil verme.
Maslahat (yarar) olmadan vezîr ve ricâl (devlet adamı) kapısına varma.
Bana iyi desinler diye sûfîlik (dervişlik) satma.
Her bulduğuna şükret.
Elden gelirse, yalnız yemek yeme.
Evliyâullahdan (Allah dostlarından) ve mürşidden (yol büyüğü, inanç önderinden) ayrılma.
Hak dîvânından (katından) ayrılma.
Ahde vefâ et (Verdiğin sözde dur).
Vaktini zâyi etme (boşa geçirme).
Rasûlullâh ve Ali evlâdına cân-ı gönülden muhib ol (onları seven ol) ve muhabbet eyle, daima salavât eyle (Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt’ine salavât getir).


AHİ EVRAN VELÎ

Ahi Evran’ın asıl adı Şeyh Mahmud Nasurıddin’dir. Orta Asya’nın Türk bölgesi olan Horasan’dan Anadolu’ya göçmüş XIII. yüzyılın ortalarında Konya’ya gelip yerleşmiştir.

Hacı Bektaş Velî hakkındaki menkıbeleri bir araya toplayan Velâyetnâme adlı esere göre; Konya’da bir süre oturan Ahi Evran daha sonra Kayseri’ ye gelmiştir. Burada dericilik mesleğine girmiş, deri atölyelerinde çalışan bir işçi olmuştur.

Ahi Evran çilesini tamamladıktan ve manevî gücünü de ispat ettikten sonra Kırşehir’e gelmiş ahilik örgütünü burada kurmuştur.

Ahi Evran insan nefsinin bir ejder gücünde olduğuna nefsini yenen kişinin dünya hırslarından kinlerinden maddi isteklerinden arınacağına inanmıştır. Bu inanca bağlı olarak Ahi Evran’ın nefis denen benlik yılanını içinden söküp atarak bir kamçı gibi elinde taşıdığı söylenmiş kendisine yılanlı ahi anlamına gelen Ahi Evran denilmiştir.

Ahi Evran’ın Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’ye ahilik beratı verdiği tahta çıktığı zaman ahi töreleri gereğince beline ahilik kuşağı bağladığı söylenir. Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye de büyük saygı gösterdiği ve ahi alayları kurarak onun fetihlerine yardım ettiği bilinmektedir.
Ahilik tasavvufî inançlar içinde halka “eline beline ve diline sahip olma” ilkesini yani hırsızlık ve haramdan uzak durmayı namuslu olmayı sır saklamayı kötü söz söylememeyi telkin etmiştir. İnsanlar arasında ahlâkî prensipleri yaymıştır. İyiye doğruya ve güzele dönük kardeşçe yaşama ilkeleriyle Osmanlı Devletinin sosyal ve ekonomik düzenini ilk esnaf örgütünü kurmuş devletin yardımcısı olmuştur.

Ahi Evran’ın kaç yıl yaşadığı bilinmemekle birlikte XIV. yüzyılın başlarında Kırşehir’de öldüğü sanılmaktadır.

AHI EVRAN VELI
His real name is Sheikh Mahmud Nasuriddin. He migrated from Horasan in Central Asia to Anatolia around the the mid 13. Century and settled in Konya.
According to the book Velayetname, which actually collects stories about Haci Bektas Veli, Ahi Evran lived in Konya for some time and later moved to Kayseri. There he became a tanner.
After improving himself spiritually, he moved to Kirsehir and set up the “Ahi” system.
The “Ahi System” was a network of seperate guilds, where there was a heavy emphasis on training for ethical behaviour, feeding on the tradition of Islamic Sufism. The principles included staying away from theft and unjust gain, fidelity, keeping secrets and avoiding mean talk and behaviour. As such, the “Ahi System” predated the Ottoman State but helped it  establish social and economic order.  
It is believed he passed away (walked to Allah) around the beginning of 14th century in Kirsehir.


Eline diline beline sahip ol, kalbini kapını alnını açık tut
Ahi’nin eli, kapısı, sofrası açık, gözü beli dili kapalıdır.
Cimrilik kapısını bağla lütuf kapısını aç
Kahır ve zulüm kapısını bağla, hilim ve mülayemet kapısını aç
Hırs kapısını bağla kanaat ve riyazet kapısını aç
Halktan yana kapısını bağla, hak tan yana aç

 

KAYGUSUZ ABDAL SULTÂN

KAYGUSUZ ABDAL SULTÂN

Alâiye’de doğdu. Alâiye Beyi Hüsameddin Mahmud’un oğludur. Kaygusuz Abdal‘ın asıl adı Alaaddin Gaybi’dir.

İyi bir öğrenim görmüş, genç yaşta Abdal Musa’ya derviş olarak Kaygusuz adını almıştır.

XIV’üncü asrın sonlarında Mısır’a giderek bir tekke açmış, Hicaz, Suriye ve Irak’ı dolaşarak Anadolu’ya dönmüştür. Rumeli’nin Yanya, Filibe ve Manastır şehirlerinde de bulunmuş tahminen 1444 yılında ölmüştür. Kaygusuz Abdal, Yunus Emre‘nin yolunda yürüyen şairlerdendir.

Hem aruz ölçüsü hem de hece ölçüsü ile şiirler yazmıştır. Mensur eserleri, mesnevileri ve ilâhileri vardır. Nesri sâde Türkçe iledir.

Manzum eserleri:
1. Divan, 2. Gülistan, 3. Mesnevi-i Baba Kaygusuz (3. Cilt), 4. Gevher-nâme, 15. Minber-nâme.

Mensur eserleri:
1. Budala-nâme, 2. Kitab-ı Mfglate, 3. Vücûd nâme. Nazım-nesir karışık olan eserleri: 1. Saray-nâme, Dilgüşâ.

KAYGUSUZ ABDAL SULTÂN
He was born as son the ruler of Alanya, Hüsameddin Mahmud. His real name is Alaaddin Gaybi.
He received a good education and started following Abdal Musa in his young age.
Around the late 14th century, he went to Egypt and set up a dervish lodge there. He travelled around Hijaz, Syria and Iraq and later settled in Western Thrace and passed away probably around 1444. Kaygusuz Abdal is a follower of Yunus Emre in literature.

Dil-güşâ’dan



Dil-güşâ’dan

Eğer hakîkati (gerçeği) arıyorsan, boş hayallerin arkasından gitme. Kendi şehrinden çıkıp çöle gitme. Çünkü bunun hiçbir faydasını göremezsin. Senin dışında hiçbir şey yoktur. Her ne varsa sendedir. Enbiyâ (Peygamberler) ve evliyânın işaret ettiği yer senin kalbindir… Allah›ın bulunduğu yer insanın kalbidir.

Rehber olmadan hakîkatin özüne ulaşamazsın. Eğer Hakk’ı istiyorsan, git Muhammed’in (S.A.V.) ahlâkıyla ahlâklan. Eyyûb gibi sabırlı, Îsâ gibi zahit (kendisini Hakk’a vermiş), İdris gibi âbid (Hakk’a ibâdet eden), İbrahim gibi seven ol. Enbiyâ ve evliyânın huyunu kendine örnek al.

Elinden geldiği kadar âşıkların yolundan git. Onların söylediklerine kulak ver. Çünkü ‘âşıklar Hakk’ı tanıyan ve doğruyu görenlerdir.

Âşıklar hak-şinastırlar ve müşkillerini halletmiş (manevî problemlerini çözmüş olup), hedeflerine ulaşmışlardır. Bunlar dünyayı düşündükleri gibi âhireti de düşünürler. Peygamber’in (S.A.V.) izindedirler ve başkasına ümit bağlamazlar.

Daima arayan ol. Çünkü arayan bulur.

Ey tâlip, kendini dünya çölünde kaybetme. Vücud çölünde şaşkın dolaşıp aslını unutma. Sen öyle bir padişahsın ki, bütün kâinat seninle diridir.

Eğer bu pazarın müşterisiysen, eğer Allâh’ı görmeyi arzuluyorsan, sen kendini var sayma. Sen yoksun. Ne varsa O’dur… Tevhid sırrından haberin olsun… Ey sâlik (seyr ü sülûku gerçekleştiren; yola yürüyen kişi), her şeyin özü ve temeli Hakk’tır.

Hakk’ı tanı. Nimete minnet et. Tuzun ve ekmeğin hakkını unutma.

Aşk derdinden gâfil olma. Allah’ı kendi vücudundan dışarıda arama. Çünkü bulamazsın. Giydiğin insanlık elbisesini ganimet bil.
Doğruyu yanlıştan ayırt edebilen bir insan olmak istiyorsan, perhiz ehli ol ve her işin peşinden koşma.
İbret gözünü açık tut ve hikmetli konuş.
Su gibi berrak, toprak gibi sabırlı, ateş gibi nurlu, rüzgâr gibi hareketli ol. Hakk’ı gözeten ve sakin ol.
Gururlu ve kibirli olma. Çünkü kibir şeytanın işidir.
Komşuna ve arkadaşına karşı dürüst ol. Çünkü Hakk Teâla dürüstlüğü sever.
Edepsiz olma. Edepli ol. Çünkü hayat meydanında çok sayıda yırtıcı kuş vardır.

Kendi ilminden söz etme. Çünkü böyle davranmak kusurdur.
İnsanlara faydalı ol.
Bildiğini yerinde söyle. Bilmediğini sor. Herkese dürüst davran. Kendini beğenmişlerden olma.
Kimsenin kusurunu arama.
Nefsini, tama’dan (hırstan), hevâ ve hevesten (çirkin ve bayağı işlerden) arındır.
Büyüklere hizmet et, küçüklere karşı şefkatli ol. Bencil olma.
Gaflet uykusundan uyan. Âşıklara yoldaş ol. Arif ol ve nasîhata kulak ver. Hikmetten gözünü ayırma. İbret gözünü daima açık tut. Eğer Hakkı istiyorsan, işin yolu budur.
Hakikati gördüysen, mert ol ve doğruyu söyle. Cömertlik huyuyla huylan. Yardım eden ol. Engelleyici olma. Bütün ibadetlerin özü Hakk’ı aramaktır. Her şeyin iyisini Allah bilir.