SEYYİD NESÎMÎ

SEYYİD NESÎMÎ

İmâdüddîn Nesîmî, yedi büyük ozandan birisidir. Seyyid Nesîmî olarak da bilinir. Hayatı hakkında kesin bilgiler bulunmamakla birlikte, doğum tarihinin 1339- 1344 yılları arasında olduğu, idamının da 1417 veya 1418 yılında gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Latîfî’ye göre Bağdad civarında Nesim adlı nahiyede dünyaya geldiği için Nesîmî mahlasını almıştır. Âşık Çelebi’ye göre Diyarbakırlı, Rızâ Kuli Han Hidayet’e göre ise Şiraz’lıdır. Azerbaycan Şirvan bölgesinde doğduğu ve Mardin Nusaybin'de doğduğu da söylenir. Küçük yaşta Kuran’ı öğrendiği, Türkçe-Farsça-Arapça bildiği söylenir.

Anadolu’ya gelişi Sultan Murad Hüdâvendigâr zamanındadır. Şiirleri Anadolu, Azerbaycan ve İran'da yaygındır. Nesîmî'nin yaşadığı dönemde Azerbaycan'da Fazlullah Nâimî'nin (1340-1394) kurucusu olduğu Hurûfîlik hareketi geniş ölçüde yaygınlaşmıştır. Nesîmî Nâimî'den öğrendiği Hurûfîliği kabul etmiş ve bu tarîkat uğrunda mücadele etmiştir. Kendisinin de Mevlana'dan etkilendiği ileri sürülmektedir.
Seyyid Nesimi

‘Alī ‘Imādu d-Dīn Nasīmī, often known as Nesimi, (1369 Unknown) –1417 Aleppo) was a 14th-century poet. Known mostly by his pen name of Nesîmî, he composed one divan in Turkish, one in Persian, and a number of poems in Arabic. He is considered one of the greatest Turkic mystical poets of the late 14th and early 15th centuries and one of the most prominent early divan masters in Turkic literary history.

Very little is known for certain about Nesîmî’s life, including his real name. Most sources indicate that his name was İmâdüddîn, but it is also claimed that his name may have been Alî or Ömer. It is also possible that he was descended from the Messenger, since he has sometimes been accorded the title of sayyid that is reserved for such people.

Nesîmî’s collected poems, or dîvân, number about 300, and include ghazals, qasidas (“lyrics”), and rubâ’îs (“quatrains”) in Turkish, Persian, and Arabic. His Turkish Divan is considered his most important work, contains 250–300 ghazals and more than 150 rubâ’îs.

Nesîmî’s tomb in Aleppo remains an important place of pilgrimage to this day.

MESNEVÎLER

MESNEVÎLER

-1-
Deryâ-yi muhît cûşa geldi;
Kevn ile mekân hurûşa geldi.

Sırr-ı ezel oldu âşkârâ;
Ârif nice eylesün müdâra?

Her zerre güneşden oldı zâhir;
Toprâğa sücûd kıldı tâhir.

Nakkâş bilindi nakş içinde;
La’l oldı iyân Bedahş içinde.

Âcı su şerâb-i Kevser oldı;
Har-zehre nebât-i şekker oldı.

Tiryâk mizâcı tutdı âğû;
Lü’lü-yi müdevver oldı dârû.

Küllî yer ü gök Hak oldı mutlak;
Söyler def ü çeng ü ney “Ene-‘l Hak!”

Ma’şûk ile âşık oldı bir zât,
Mahv oldı vücûd-i nefy ü isbât.

Her katre muhît-i a’zem oldı;
Her zerre Mesîh-i Meryem oldı.

Taş ü kesek oldı verd ü nesrin,
Ferhâd ile Husrev oldı Şîrîn.

Mescûd ile sâcid oldı vâhid;
Mescûd-i hakîkî oldı sâcid.

Îmân ile küfr bir şey oldı;
Âcı ile datlu bir mey oldı.

Şirket aradan götürdi zahmet;
Vahdetden açıldı bâb-i rahmet.
Cân île ten old bir hakîkat;
Birleşti şerîat ü tarîkat.

Eşyâ ikilikden oldı hâlî,
Bâkî Ahad oldı lâ-yezâlî.

Ey tâlib eger değülsen a’mâ,
Gör va’de-i “Küllü men aleyhâ.”

Ref’ oldı hicâb-i mâ-siva-’llâh;
El-kudretü ve ’l-bekâ’ü li-’llâh.

Gayr oldı helâk ü vech kaldı;
Bahr oldı şu kim bu bahre daldı.

Ger âçuh ise basîretün bâh;
Gör sende Hak’ı vü gitme ırâh!

Gör sende senî ne cism ü cânsen;
Maksûd-i vücûd-i “Kün fe-kân” sen.

Çün mü’mine mü’min oldı mir’ât,
Mir’âtuna bâh u anda gör zât!

Her kimse ki esrüdi bu meyden,
Hayy-i edeb oldı zât-i Hayy’den,

Nefsin tanıdı vü bildi Rabb’i;
Tevhîd yolında ekdi habbi.

Ey Hak’dan irâh olan Azâzîl,
Ger dîv değülsen Âdem’i bil!

Hak’dan sana “Lâ-tuti’hu!” geldi;
Hem “Ve‘scüd va‘kterib!”deyildi.

Çâlındı Kıyâmet’in nefîri;
Ey sâğır eşitmedün safîri?

Haşrin güni geldi; uyhudan dür!
Înanmaz isen gözüni aç gör!
Uyhûdan uyan ki Mahşer oldı;
Gör nîce zemâne pür-şer oldı.

Neşr oldı, uyan! Kuruldı Mîzân;
Haşr oldı, inan! Bilindi Yezdân.

Sûr ünin eşitmedi kulâğun?
Dâyandı bu Köpriden ayâğun?

Çün mahrem-i “Kul kefâ” değülsen,
Bîgânesen âşnâ değülsen.

Yerden çıha-geldi Dâbbetü’l-Arz,
Uş sirrini eyledüm sana arz.

Çün sen geçesen bu istivâdan,
Âzâd oladan gam ü belâdan

Ya’nî ki bu istivâdadır Hak,
Ol Mâlik-i Mülk, Hayy-i Mutlak.

Hak’dan bu bu Sırât-i Müstakîm’i,
Bil-gil ki budur Hakk’ın Naîm’i.

Hem hâtem ü uş elümde fermân;
Ya’nî ki benem bu gün Süleymân.

Mûsâ benem, uş asâ elümde;
Hakk’dan ezelî kılıç bekümde.

Müşrikden ider muvahhidi fark;
Eyvây ana kim işi ola zerk.

Halkın eline basar asâyı;
Ya’nî ki bilün bu istivâyı.

Hem Cennet ü Hûr ü hem Likâdur,
Rahmân ile Arş ü İstivâdur.

Âdemde tecelli kıldı Allâh;
Kıl Âdeme secde, olma güm-râh!
Şeytân-i lâîne uyma zinhâr!
Ânın sözine inanma ey yâr’

Yüzün bu cihetden ola beyzâ,
Min-Fazli ilâhinâ teâlâ.

Âdem dükeli Hak oldı bil-gil!
Mescûd-i hakîka secde kıl-gil!

Fazl ister isen hâkikate var!
Sa’y eyle bu îşe, kalma zinhâr!

“Enfâs-i Nesîmi gör ne cândır;
Deryâ-yi muhît ü dürr-i kândır.

Bir bahre dalupdurur Nesîmî;
Ya’nî n’ider ol zer île sîmi?

-2-
Ey Hak ehli, yakîn imiş bu haber,
Ki bilen nefsinidür ehl-i nazer.

Nefsini kim ki bildi, bildi Hakk’ı;
Nefsini bilmeyenler oldı şakî.

Ey Hakk’ı isteyen gel insân ol!
Kara dâş olma, la’l ü mercân ol!

Ger dilersen saâdet-i ebedî
Tamu’yı bil ki, n’îçün oldı yedi,

Sekiz oldı kapusı Uçmâğ’ın?
Niye dört oldı suyı ırmâğın?

Tûbi âğacının nedür yemişi?
Hakk anı er yaratdı, yohsa dişi?

Hûr u gılmân neden ibârettür?
“Hüve men hû” neye işarettür?


Kevser ü Selsebîl ü Mâ’i maîn,
Mak’ad-i Sıdk ile Makâm-i Emîn.

Ne dimekdür, banâ beyân eyle!
Bu nihân sırrını iyân eyle!

Ne aseldür, ne mâ, ne hamr ü leben?
Ol ki Kur’ân’da Hakk didi rûşen.

Buların aslıni nedendür, bil!
Ger ne Şeytânsan olma eğri-dil!

Buları bilmeyen ne bilmiş ola?
Adı ânın: “Evi yıhılmış” ola!

Kim ki bildi bu ince esrârı,
Kodı elden cihân-i gaddârı,

Fânî oldu özünden, oldu Hakk;
Bildi kim cümle Hakk imiş mutlak,

Işk u ma’şûk u âşık oldı yâr;
“Leyse fi-’d-dâri gayrühû deyyâr.”

Ey Nesimî sözündür: Âb-i Hayât;
İçmeyen ânı kaldı fi-’z-Zulümât.

Ne bilür degme cân-ver cânı ?
Hızr’e sor, Hızr’e Âb-i Hayvân!

NA’T-İ ŞERÎF

NA’T-İ ŞERÎF

Ey Resûl ü Fahr-i Âlem, seyyid-î zât ü sıfât!
Bahr-i Zât’ın gevherîsen, hem sıfâtun ayn-i zât.

Ahmed ü Mahmûd u Kasım şâh ü sultân-ı rusûl;
“Küntü kenz” in ma’dinî, hem keşf ü hall-i müşkilât.

Mazher-î sirr-î hakâyık, matla’-i nûr-î ezel,
Ma’din-î sirr-î dekâyık, menba’î her mu’cizât.
Vasfüni “Ve ‘n-Necmi”, “Ve ‘ş-Şemsi”, “Tebârek” söyledi;
Şânuna “Tâ-Hâ” vü “Yâ-Sîn” geldi Hak~k’den beyyinât.

Sûretün envârının her zerresî şems ü kamer;
Turre-î anber-feşânun leyle-î Kadr ü Berât.

Gevher-î deryâ-yi işkun katresindendür yakîn:
İsm ü resm üfevk u taht ü Dört Tabâyi’, Şeş Cihât.

Ey Mutahher, geldigün dem sen vücûda âneden,
Kâfirin deyrî yıhıldı, ditredî Lât ü Menât.

Sensen ol âyîne-î Hakk, matleb-î uşşâk kim
Halka fazlünden irişdî Rûze vü Hacc ü Zekât.

Mü’min-î sâdık müvahhid cân nisâr itdî sanâ;
Şübheden pâk olmadı gerçî o müşrük bî-sebât.

Kıl Nesimî’ye terahhum yâ Şefîa’l-Müznibîn!
Hâsılî İkî Cihân’da sensen ey pâkîze-zât!

MUHARREMİYYE


MUHARREMİYYE

Saçdı bu âleme yine müşg-i siyeh semâ;
Kadd-i benefşe oldı gam ü derd ile dü-tâ.

Kan doldı lâlenin cigeri derd ü dâğ ile,
Sârardı, sayru oldı çemenler çü keh-rübâ.

Zerd oldı yîne şâhid-i sîmîn-ber-i çemen;
Geydi birî kızıl, biri sârû, biri karâ.

Gelmez bu gül-sitâna dahî gonce ganc ile;
Gelmez bu âsitâna dahî nükhet-i sadâ.

Sürmez sürûd zevkıni bülbül neşât ilen;
Görmez huzûr vaktini gül bülbülün revâ.

Sûsen dilin çıhardı, ne dir erguvâna gör;
“Yahma elün hinâya Muharrem’de, kıl hayâ!”

Cevr itdiler bu ayda çü Âl-i Muhammed’e,
Ger mü’min îsen ağla, di-gil: “Vâ musîbetâ!”

Âl-i Muhammed’e nice zulm itdi ol Yezîd;
Lâ’net anın vücûdına, her subh u her mesâ’

Gonce, çemende dop-dolu kan bağrı derd ile;
Bülbül, ağaçda nâle kılur: “Âh ü hasretâ!”

Nergis, çemende uyhuya varmaz bu derd ile;
Gül-şende gül gülerse dutar yüzlerin bükâ.

Ol gündürür bu gün ki şehîd oldı Şâh-i Dîn;
Ol demdürür bu dem ki dem ahdı be-misl-i mâ.

Ol gül budâğı kim var anın îki goncesi:
Bîrî Hasen’dürür, birisî Şah-i Kerbelâ.

Zeynü’l-İbâd ü Bâkır ü Sâdık İmâm-i Hak,
Mûsî-i Kâzım, ol Şeh-i Dîn Mûsi-i Rizâ,

Şâhum Takıyy ü bâ-Nakî hem Şâh-i Askerî,
Sultân-i Dîn Muhammed-i Mehdî-i muktedâ.

Her kim ki sevdi cân ile Âl-i Muhammed’i,
Yârın şefî’ olur ana mecmû’i enbiyâ.

Âh eyle âh, gör nicedür âlemin işi,
Kim Âl-i Mustafâ’ya müselmân kılur cefâ.

Sen kim Resûl’in âlini sevmezsen ey pelîd!
Tâât ü zikr ü hayrün olur cümleten hebâ.

Ger gark-i bahr-i ma’sıyet îsen Nesîmi sen,
Gam yîme kim şefî’dürür sâna Mustafâ.

GAZEL


GAZEL

Ey yüzün “Nasrün min-Allâh”, ey saçun “Fethun karîb”!
Ey beşer sûretlü Rahmân, ey melek-sîmâ habîb!

Vâlihem husnünde, ey müşgîn şaçundan münfail:
Cennet’in bâğında reyhân, sünbülin çîninde tîb.

Zülf ü ruhsârundur “Er-Rahmân ala-l-Arşi’stevâ”,
Mescid’in mihrâbı kaşun, fitnelü aynün hatîb.

Anber-efşân sünbülün esrârı oldı âşkâr;
Geldi Rûhu-‘llâh, mensûh oldı zünnâr ü salîb.

Sûretün levhinde indirmiş Kelâm’ı Cebraîl;
Ey cemâlün Hak Kitâbı, “İnnehû şey’ün acîb.”

Âşikun esrârını Hakk’ı bilen ârif bilür;
Âşinâ halin ne bilsün kendini bilmez garîb ?

Kim ki sevdâsından oldı sayru şehlâ gözlerün,
Şerbetî şîrîn lebündür, Îsevî nutkun tabîb.

Hûblar işkınden ey zâhid benî men’eyleme!
Çün-ki işk oldı banâ Kısmet Günî Hak’den nasîb.

Ey edîb, öğ virme âdâbundan ehl-î vahdete!
Epsem ol, n’îçün ki işk âdâbını bilmez edîb.

Cennet-î Adn’in gülistânı yüzündür, şek degül!
Ey gül-istânında Rûhu’llâh u Rizvân andelîb.

Ey Nesîmî çün rakîbün Fazl imiş, ya’nî Îlâh,
Lûtf ilen kahr oldı vâhid, hem habîb oldı rakîb.

Kaynak: Seyyid Nesîmî Dîvânı’ndan Seçmeler, haz: Kemal Edip Kürkçüoğlu, İstanbul, 1973, M. E. B. Y.

 

 

ŞAH HATÂYÎ

ŞAH HATÂYÎ

Pîr ve mürşidler (dedeler) yedi büyük ozandan birisi olan Hatâyî’den cemlerde sıkça söz ederler. Zâkir ve âşıklar onun deyiş, nefes ve düvâz-imâmlarını okurlar. Şah İsmail Hatâyî’nın doğum tarihi 17 Temmuz 1487 olarak kayıtlara geçmiştir. Babası Şeyh Haydar, annesi Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Halime Begüm Sultan’dır.

Şah Hatâyî’nın Türkmen ve Seyit bir aileden gelmesi, Türk bölgelerinde Erdebil Ocağının bağlılarının olmasını beraberinde getirmiştir. Bu durum Safevî Devletinin kuruluşunda Şiîlikten çok Türklüğün ön plana çıkmasına da sebep olmuştur. Erdebil Ocağı’nın kökleri Şeyh Safiyüddün’e kadar dayanır. Şah Hatâyî’nin dedelerinden Şeyh Safiyüddün, 1334 tarihinde Erdebil’de ölmüş ve öldüğü yerin avlusuna gömülmüştür. Daha sonra gömütünün üstüne görkemli bir türbe yaptırılarak bağlılarının sürekli ziyâretgâhı haline gelmiştir. Hatâyî’nın soyu daha sonra şöyle gelmektedir. Hâce Ali Şah, Şah İbrahim ve Anadolu ve bölgesinde oldukça etkili olan ve Safevî devletinin çekirdeğini oluşturan ve aynı zamanda da Akkoyunlu Devletinin başı olan Uzun Hasan’ın damadı Şeyh Cüneyt.

Şah İsmail Hatâyî, devletini kurduktan sonra sarayda kendi çevresini oluşturmuş, ne kadar sanatçı, bilim adamı, ozan varsa artık Safevî sarayının içinde toplanmıştır. Sarayda sık sık şiir okuma, atışma günleri düzenlenir. Saz ve söz, sarayın en vazgeçilmez unsurlarıdır. Şah İsmail, “Hatâyî” adını şiirlerinde mahlas olarak kullanmaktadır. Kısa sayılacak ömründe (37 yıl) Oğuz-Türk kültürünün ve birliğinin yaşaması için çırpınan Şah İsmail, bu alanın Hacı Bektaş’dan sonraki ikinci odağıdır. Onun hükümdarlığıyla birlikte Tebriz sarayında Türkçe şiir okuyanların sayısı günden güne çoğalmış ve adeta saray bir ozanlar evi haline gelmiştir.

Shah Hatayi

Ismail (July 17, 1487 – May 23, 1524), known in Persian as Shāh Ismāil, was a Shah of Iran (1502) and the founder of the Safavid dynasty which survived until 1736. Born in Ardabil in Northwestern Iran, he reigned as Shah Ismail of Iran from 1502 to 1524.

Ismail was also a prolific poet who, under the pen name Khatā’ī (“Sinner”) contributed greatly to the literary development of the Azerbaijani Turkish.

TASAVVUF’LA İLGİLİ DEYİŞ ve NEFESLERİ


TASAVVUF’LA İLGİLİ DEYİŞ ve NEFESLERİ

-1-

Lâmekân ilinden misâfir geldim
Şu fenâ mülküne bastım kademe
Nerenin selâmın getürdün dersen
Şu fenâ mülküne gelüb bu deme

Şu fenâ mülküne gelüb giderken
Sarvân olub bin bir katar yederken
Yoğurub çamurum balçık ederken
Şecerimle su taşıdım Âdem’e

Âdem’den ön Âdem çok geldi gitti
Mülk sâhibi bu cihânı halk etti
O yuğurdu yaptı hem o yarattı
Yedi kez emeğim geçti bu deme

Ben bu dam içinde ırmağ akıttım
Celâlimden âdemoğlun kakıttım
Muhkem tuttum kab evimi berkittim
Anın içün İblis girmez kubbeme

Şu fenâ mülküne gelüb yetmeden
Ekilüben can tohumu bitmeden
Kaldırub binâsın tamâm etmeden
Arş altında yönüm döndüm kıbleme

Be kıblemi kıblem beni bilübdür
Evliyâ enbiyâ andan olubdur
Ben bilürem anam benden gelübdür
Ol vakitte nikâh kıydım babama

Ben hocamı kucağımda büyüttüm
Kudret meyin emzik verüb avuttum
Ders verüben ben hocamı okuttum
Dört kitabdan ders verirdim hocama



Ben obam içinde mekânda iken
Muhammed’le bile mi’racda iken
Mûsâ’la doksan bin kelâmda iken
Doksan bin ilmi koydum abama

Ben obam içinde bâkî can idim
Ali idim, din idim, imân idim
Kendisi Hakk idi ben zindân idim
Şimdi gelmiş sultan olmuş obama

Şükr olsun Hatâyî sırdır sözlerim
Aşk âteşin derûnumda gizlerim
Günden ayan aslâ görmez gözlerim
Âhır kârdan bu yazıldı adıma

-2-

Zâhid Hû demeyi inkâr eyleme
Ne içün çağırır insan Hû deyu
Hû demenin aslı nedir nedendir
Eyleyeyim sana beyan Hû deyu

Evvel Hû âhır Hû Allahu ekber
Sıfât-ı zâtında doğdu bir Güher
Muhammed Mustafâ Şah İmam Hayder
Oldu ol gevherden ayan Hû deyu

Aşkın tecellisi çün başa geldi
Gevher eriyüb deryâ cûşa geldi
Çerh-i felek anda çünbişe geldi
Dem bu demdir döner devran Hû deyu

Muhammed Hâtem-i Peygamber oldu
Ali cümle evliyâya ser oldu
Şah anda Cebrâil’e rehber oldu
Ol demde kuruldu erkân Hû deyu

Anlar gizli idi ol lâ-mekânda
Mustafâ Murtezâ bir idi anda
Lâfetâ okuyub karşu gelende
Yedi kez çağırdı sultan Hû deyu
Âşık ma’şûkuna yâr yâre karşu
Nâz ü niyâz eder Settâr’e karşu
Nice yüz bin yıllar Dîdâr’e karşu
Baktılar kaldılar hayran Hû deyu

Bir üzüm dânesi ol şâh elinde
Kırklara verildi kısmet gününde
Hak Habîbullah’a mi’rac yolunda
Şey’en lillâh dedi Selman Hû deyu

Ol üzüm dânesin getürdü Selman
Kırklar da ol demde olmuştu üryân
Muhammed şerbetten nûş etti ol ân
Sâkî kadeh sundu peyman Hû deyu

Kırklar içti ol şerbetten mest oldu
Şâh-ı Merdân cümlesinden üst oldu
Setişpuş bağlandı kemer best oldu
Semâa girdiler üryân Hû deyu

Kırkların birine neşter uruldu
Aktı kan cümleden isbât olundu
Hak Muhammed anda mevcud bulundu
Hû Allah çağırdı irfan Hû deyu

Hû demenin aslı böyledir böyle
Zâhid nedir sözün gel beri söyle
Tasdik îman getür şehâdet eyle
Gel sen de bu renge boyan Hû deyu

Hatâyî bu meydan sarhoş olalı
Can gözü tecelliye duş olalı
Hak Habib aşkına yoldaş olalı
Hayâli gönlümde mihman Hû deyu

-3-

Ey ki yoktan bu cihânı var eden Perverdigâr
Yeri sâbit gökleri devvâr eden Perverdigâr
Küntü kenzen âyeti vasfında olmuştur nüzûl
Varlığına Künfekân ikrâr eden Perverdigâr
Cümle bu âlemde sen günden dahi zâhir iken
Dilde dâim adını Settâr eden Perverdigâr
Mü’mine mesken kılubdur bâğ-ı cennât-ı nâim
Münkire kâfir makamın nâr eden Perverdigâr
Cümle eşyâlar gözün der hâb ettin giceler
Gökte kevkebler gözün bîdâr eden Perverdigâr
Üşte doğdu ay ü gün hem gölge saldı âleme
Künfekânın sırrını izhâr eden Perverdigâr
Mısr içinde Yûsuf’u bir kul iken sultân edüb
Derd ile Ya’kub’unu bîdâr eden Perverdigâr
Yunus’u deryâ içinde yutturan bir balığa
Âteşi İbrahim’e gülzâr eden Perverdigâr
Bir kulunu zâr edüb hışm ile fin-nâr-ıs-sekar
Bir kulunu mahrem-i esrâr eden Perverdigâr
Yağdıran deryâya gökten âb-ı nîsan yağmurun
Katresinden lü’lü-i şehvâr eden Perverdigâr
Enbiyâlar cem’ine yazdırdı a’lâ mertebe
Mustafâ’yı cümleden Muhtâr eden Perverdigâr
On iki ma’sûm imamı pîş eden kerâmete
Murtezâ’yı Hayder-i Kerrâr eden Perverdigâr
Lûtf ile ahvâline kılgın Hatâyî’nin nazar
Aşk içinde vâlih-i dîdâr eden Perverdigâr

-4-

Kırklar meydanına vardım
Gel beru ey cân dediler
İzzet ile selâm verdim
Gel işte meydân dediler

Kırklar bir yerde durdular
Otur deyu yer verdiler
Önüme sofra yazdılar
El lokmaya sun dediler

Kırkların kalbi durudur
Gelenin kalbin arıdır
Gelişin kanden beridir
Söyle sen kimsin dediler


Gir semâa bile oyna
Silinsün açılsun ayna
Kırk yıl kazanda dur kayna
Dahi çiğ bu ten dediler

Gördüğünü gözün ile
Söyleme sen sözün ile
Andan sonra bizim ile
Olasın mihmân dediler

Düşme dünyâ mihnetine
Tâlib ol Hak hazretine
Âb-ı zemzem şerbetine
Parmağını ban dediler

Şeyh Hatâyî’m nedir hâlin
Hakk’a şükr et kaldır dilin
Gaybetten kese gör dilin
Her kula yeksân dediler

-5-

Men dahi nesne bilmezem
Allah bir Muhammed Ali
Özüm gurbete salmazam
Allah bir Muhammed Ali

Anlar birdir bir olubdur
Yerden göğe nûr olubdur
Dört köşe sırr olubdur
Allah bir Muhammed Ali

Mü’min Müslim etek tutar
Bir gölünde mekân tutar
Hû deyicek gelür yeter
Allah bir Muhammed Ali

İki yavru var yuvada
Muallâk döner havada
Dağda deryâda ovada
Allah bir Muhammed Ali
Bindikleri burakdürür
Yaktıkları çırakdürür
Yerden göğe direkdürür
Allah bir Muhammed Ali

Anlar bir kılağuz işler
Her dem doğru yola başlar
Üçler beşler ile işler
Allah bir Muhammed Ali

Hatâyî bu yolda serdir
Serin verenler de erdir
Ayda sırdır günde nurdur
Allah bir Muhammed Ali

-6-

Bir gün Muhammed evde otururken
Dört melâik ana nidâ getürdü
Selmân’ın çeğnide geldi bir oğlan
Ne güzel izzetle kelâm getürdü

Muhammed oğlanın selâmın aldı
Kalkuben ayağa buyurun dedi
Muhammed oğlana yerini verdi
Oğlan geçti seccâdeye oturdu

Cebrâil der bu oğlanı bilsevüz
İzzet edüb selâmını alsavuz
Üstümüzde benlik vardır görsevüz
Ayağına yüzümüzü sürüdü

Muhammed ider bu oğlan Ali’dir
İns ü cinn ü meleklerden uludur
Gerçeklerin izzet etmek yoludur
İşitti Cebrâil özün yitürdü

Ali yaradılmış mısın sen dedi
Muhammed yüzünü gördü dost dedi
Melekler Ali’den nişan istedi
Zühre yıldızın alnında getürdü
Oğlanın Ali idüğün bildiler
Mürvet deyüben dârına durdular
Özlerine hayli sitem sürdüler
Birisi cennetten elma getürdü

Elmayı getürüb tercemân kodu
Şah eline alub çâr pâre kırdı
Birini Muhammed nitti gördü
Uçan melekler dergâha yetürdü

Hakk Teâlâ gör nice nazar kıldı
Cümle velâyeti Şah ana verdi
Biri Düldül biri Zülfikâr oldu
Fâtıma vü Kanber anda yaturdu

Şah Hatâyî eydür özün bilenler
Arayub özünde gevher bulanlar
Üstad nazarında kâmil onlalar
Anlar da özün dergâha yetürdü

-7-

Çıktım kırklar yaylasına
Çağırdım üçler aşkına
Özümü ummâna saldım
Muhammed Ali aşkına

Gelsin Muhammed’im gelsin
Düşmüşlerin elimi alsın
Cânım Hakk’a kurban olsun
Muhammed Ali aşkına

Gelin şu faktan geçelim
Akı karayı seçelim
Âb-ı kevserden içelim
Muhammed Ali aşkına

Bu dünyâ kurulu bir faktır
Gerçeklere sözüm yoktur
Allah bir Muhammed haktır
On iki imam aşkına
Şah Hatâyî’m der varalım
Anda dîdarlar görelim
Gerçeğe canlar verelim
Muhammed Ali aşkına

-8-

Hakk’dan bir nidâdır geldi
Yan ey deniz tutuş deyu
Köpüğünden dağlar durdu
Tütününden arş kürs deyu

Arşa direk oldu zârım
Pîre hizmete varalım
Kandilden ayrıldı nûrum
Muhammed’e yoldaş deyu

Can kandilden gevher ister
Gör ki rakîbe ne ister
Yâ Ali kerâmet göster
Kanber sofrayı aç deyu

Sofr-açıldı ni’met oldu
Sundu destisini aldı
Dolandı kapuya geldi
Sefîlim kapuy-aç deyu

Kapudan içeri vardı
Mü’minlere selam verdi
Birine bir neşter urdu
Kırkından kan aksın deyu

Kırkından da kan döküldü
Dürlü bedenler söküldü
Selman bir üzüm getürdü
Ez de Muhammed iç deyu

Muhammed içti esridi
Abdallar samâha girdi
Şemlesin kırk pâre böldü
Kalksın başından tâc deyu
Tâc-ı devlet seri idi
Gül Muhammed teri idi
Veyis emekdârı idi
Yalan söylemen hiç deyu

Yalanlar anda mat oldu
Ali’nin sırrı zât oldu
Muhammed Mi’râc-atıldı
Dur hey mübarek taş deyu

Taş anda muallak durdu
Hacılar devâha indi
Arafat’tan bir koç geldi
İsmail’e kurbân deyu

Arafat koçu meledi
Arşı Cennet’i eledi
Şah Hatâyî’m bile idi
Her kardeşe yoldaş deyu
-9-

Önüme bir çığır geldi
Bir ucu var şâr içinde
Atarları dükkân açmış
Her ne dersen vâr içinde

Gir dükkâna Pazar eyle
Hışmı yenip hazer eyle
Aya güne nazar eyle
Ay Muhammed nûr içinde

Ay Ali’dir gün Muhammed
Üç yüz altmış altı âyet
Balıklardır suya hasret
Çarhı döner göl içinde

Kudretinden verdi balı
Bahânesi oldu arı
Men kılarım âh ü zârı
Arı inler bal içinde

Can Hatâyî’m adın hezâr
Aynımızda ak yazılar
Tâlibler pîrin arzular
Bülbül oynar gül içinde

-10-

Gönülleri şâd eyleyen
Hak bir Muhammed Ali'dir
Bu yolda irşâd eyleyen
Hak bir Muhammed Ali'dir

Gönüllere gevher ekenler
Ehl-i Hak özün dökenler
Mîzan terâzu çekenler
Hak bir Muhammed Ali'dir

Biçildi hulle-i kisbe
Cümle âlemin eyisi
Gazîlerin sermâyesi
Hak bir Muhammed Ali'dir

Terâzûsun heng eyleyen
Dört kapuyu deng eyleyen
Küffâr ile ceng eyleyen
Hak bir Muhammed Ali'dir

Balık kursağında yatan
Oynayub hırkatı üten
Gemi gark oldukta tutan
Hak bir Muhammed Ali'dir

Ak deveye binüb giden
Gülzârından yedüb giden
Kırklar ile sohbet eden
Hak bir Muhammed Ali'dir

Hatâyî’m der efendimiz
Hem pîrimiz üstâdımız
Heman bizim murâdımız
Hak bir Muhammed Ali'dir
-11-

Gel Ali’m yola gidelim
Ali’m kendi yolu ile
Açlar doyar susuz kanar
Leblerinin balı ile

Ali’m bana neler etti
Aldı elim dâra çekti
Üstüme yürüyüş etti
Elindeki dolu ile

İçilmez dolu içilmez
Sevgili dosttan geçilmez
İkisi birdir seçilmez
Has bağçenin gülü ile

Aşı urur devrân döner
Kuş budağa bir dem konar
Doldurmuş dolusun sunar
Ali’m kendi eli ile

Erenler lokması nurdur
Lokmaya elini sundur
Şah Hatâyî’m doğru yoldur
Ali’m kendi yolu ile



-12-

Bizim içtiğimiz dolu
Erenlerin dolusudur
Ummânlara dalub giden
Erenlerin gemisidir

Hiç ummâna dalmadın mı
Dalub gevher almadın mı
Tâlib yola gelmedin mi
Yine kendi bilisidir

Ulu şarlar bedestânlar
Al çiçekli gülistânlar
Ala gözlü mestâneler
Pîrim Ali korusudur

Kimdir bunu böyle deyen
Erenlerden öğüd alan
Yeşil alem çeküb gelen
Pîrim Ali kendisidir

Şah Hatâyî Didâr’a bak
Mansur ipin boynuna tak
Nesîmî oldu Hakk’la Hak
Ol üzülen derisidir



 

 

FUZÛLÎ

FUZÛLÎ

Şâirin adının Mehmed, babasının adının Süleymân olduğu bilinmekle birlikte, hangi yılda ve nerede doğduğu kesin olarak bilinmemektedir; ancak, başta Bağdad olmak üzere Kerbelâ, Necef, Hılle, Kerkük, Menzil ve Hît gibi yerleşim merkezlerinden birinde doğduğu söylenebilir. Fuzûlî’nin, büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanından beri Irak’ta yerleşen ve büyük bir Oğuz aşîreti olan Bayat aşîretinden olduğu bilinmektedir. Fuzûlî’nin iyi bir öğrenim gördüğü; devrinin bütün bilimlerini öğrendiği; Türkçe’yi olduğu kadar Arapça’yı ve Farsça’yı da bu dillerde şiir yazacak, divan düzenleyecek ölçüde iyi bildiği eserlerinden de anlaşılmaktadır. Şâirin edebî bilgilerde olduğu kadar, İslâm bilimlerinde de derin bir kültürü bulunduğu görülmektedir. Yaşadığı sürece bugünkü Irak topraklarının dışına çıkmayan, hayatını Hılle-Kerbelâ-Bağdad dolaylarında geçiren Fuzûlî, Farsça divanının önsözünde belirttiği gibi yabancı memleketleri gezmekten hoşlanmamış ve yine Irak’ta, 963/1556 yılında ölmüştür.

FUZÛLÎ

Fuzûlî is generally believed to have been born around 1483 in what is now Iraq, when the area was under Ak Koyunlu Turkmen rule; he was probably born in either Karbalā’ or an-Najaf.[9] He is believed to belong to Bayat tribe, one of the Turkic Oghuz tribes who were related to the Ottoman Kayı clan and were scattered throughout the Middle East, Anatolia, and the Caucasus at the time. Though Fuzûlî’s ancestors had been of nomadic origin, the family had long since settled in towns.

Söz:
Temelsiz duvar da değersizdir.

Şiir:
Beni candan usandırdı, cefadan Yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan, muradın şemi yanmaz mı
Kamu bimarına Canan, devayı derd eder ihsan
Niçin kılmaz bana derman, beni bimarı sanmaz mı
Değildim ben sana mâil, sen ettin aklımı zâil
Beni tan eyleyen câhil yarın Hakk’tan utanmaz mı
Fuzuli rindi şeydadır hemişe Hakk’a rüsvâdır
Sorun ki bu ne sevdadır, bu sevdadan usanmaz mı

Kerbelâ Şehîdi’ne Mersiye


Kerbelâ Şehîdi’ne Mersiye:

Mâh-ı Muharrem oldı şafakdan çıkup hilâl
Kılmış azâ töküp kad-ı ham birle eşk-i al
Evlâd-ı Mustafâ’ya meded kılmamış Fırât
Giçürmesün mi yerlere anı bu infi’âl
Çokdur hikâyet-i elem-i Şâh-ı Kerbelâ
Elbette çok hikâyet olur mucîb-i melâl
Fehm eylesen gam-ı şühedâ şerhin itmege
Her sebze Kerbelâ’da çekübdür zebân-ı hâl
Tecdîd-i mâtem-i şühedâ kıldı rûzgâr
Zâr ağla ey gönül bugün oldukça ihtimâl
Meydân-ı çarhı cilve-geh-i dûd-i âh kıl
Gerdûn-i dûna kisvet-i mâtem-siyâh kıl
Mâh-ı Muharrem oldı meserret harâmdur
Mâtem bugün şerî’ate bir ihtirâmdur
Tecdîd-i mâtem-i şühedâ nef’siz degül
Gaflet-sarây-ı dehrde tenbîh-i âmmdur
Gavgâ-yı Kerbelâ haberin sehl sanma kim
Naks-ı vefâ-yı dehre delîl-i tamâmdur
Her zerre eşk kim tökilür zikr-i âl ile
Seyyâre-i sipihr-i ulüvv-i makâmdur
Her medd-i âh-kim çekilür Ehl-i Beyt içün
Miftâh-ı bâb-ı ravza-i dârüs’s-selâmdur
Şâd olmasun bu vâkı’adan şâd olan gönül
Bir dem belâ vü gussadan âzâd olan gönül
Tedbîr-i katl-i Âl-i Abâ kıldun ey felek
Fikr-i galat hayâl-i hatâ kıldun ey felek
Berk-ı sehâb-ı hâdiseden tîgler çeküp
Bir bir havâle-i şühedâ kıldun ey felek
İsmet harem-serâsına hürmet revâ iken
Pâ-mâl-ı hasm-ı bî-ser ü pâ kıldun ey felek
Sahrâ-yı Kerbelâ’da olan teşne leblere
Rîg-i revân ü seyl-i belâ kıldun ey felek
Tahfîf-i kadr-i şer’den endîşe kılmadun
Evlâd-ı Mustafâ’ya cefâ kıldun ey felek
Bir rahm kılmadun cigeri kan olanlara
Gurbetde rûzgârı perîşân olanlara
Basdıkda Kerbelâ’ya kadem Şâh-ı Kerbelâ
Oldı nişân-ı tîr-i sitem Şâh-ı Kerbelâ
Düşmen okına gayr siper görmeyüp revâ
Yakmışdı câna dâg-ı elem Şâh-ı Kerbelâ
A’dâ mukâbilinde çekende saf-ı sipâh
Kılmışdı medd-i âhı alem Şâh-ı Kerbelâ
Dûd-ı dil-i pür-âteş-i ehl-i nazâreden
İtmişdi perde-dâr-ı harem Şâh-ı Kerbelâ
Oldukça ömri râhat-ı dil görmeyüp demî
Olmış hemîşe hem-dem-i gam Şâh-ı Kerbelâ
Yâ Şâh-ı Kerbelâ ne revâ bunca gam sana
Derd-i dem-â-dem ü elm-i dem-be-dem sana
Ey derd-perver-i elem-i Kerbelâ Hüseyn
V’ey Kerbelâ belâlarına mübtedâ Hüseyn
Gam pâre pâre bağrunı yandurdı dâgla
Tîg-i cefâ ile bedenin oldı çâk çâk
Ey bûstân-ı sebze-i tîg-i cefâ Hüseyn
Yakdı vücûdını gam-ı zulmet-sarây-ı dehr
Ey şem’-i bezm-i bâr-geh-i kibriyâ Hüseyn
Devr-i felek içürdi sana kâse kâse kan
Ey teşne-i harâret-i berk-i belâ Hüseyn
Yâd it Fuzûlî Âl-i Abâ hâlin eyle âh
Kim berk-ı âh ile yakılur hırmen-i günâh




 

 

ÂŞIK VİRÂNÎ

ÂŞIK VİRÂNÎ

Vîrânî Baba’nın nerede ve hangi tarihte doğduğu, nerede ve hangi tarihte vefat ettiği hakkında kaynaklarda bir bilgi bulunmamaktadır. Abdülbâki Gölpınarlı, Pir Sultan Abdal adlı eserinde Vîrânî

Baba’yı, Nesîmî, Hatâyî, Fuzûlî, Kul Himmet, Yemînî ve Pir Sultan Abdal’la birlikte Alevî-Bektâşîler tarafından kabul edilen yedi şâir (âşık) arasında saymaktadır.

Gölpınarlı, Alevî-Bektâşî Nefesleri adlı eserinde, onun 1587-1628 yılları arasında yaşayan Şah Abbas’la görüştüğünü söylemektedir. Gölpınarlı, Bektâşî geleneğinde Vîrânî’nin ölmediği, sırrolduğu şeklinde bir inancın bulunduğunu da nakletmektedir. Necef Bektâşî Dergâhı’nda üstünde tâcı olan bir sütunun Vîrânî’nin sırrolduğu mekân kabul edilerek ziyaret edildiği de Gölpınarlı’nın bize ulaştırdığı bilgiler arasındadır.

Sadettin Nüzhet Ergun, ilk yayınladığı Bektâşî Şâirleri adlı eserinde Vîrânî Baba hakkında kısa bir bilgi vermekle yetinmiştir. Ergun, 1944 yılında yayınladığı Bektâşî Şâirleri ve Nefesleri adlı eserinde ise Vîrânî Baba’nın Hacı Bektâş Velî’nin evlâdı olan Balım Sultan’a intisab ettiğinden bahsetmektedir.

Vîrânî Baba, eserlerinde de görüleceği üzere din ve tasavvuf bilgisi oldukça yüksek bir “gönül eri”dir. Bedri Noyan, Vîrânî Baba’nın Necef Bektâşî Dergâhı’nda postnişinlik yapmış olma ihtimalinden söz etmektedir.

M. Hâlid Bayrı, arûz vezni ile üçyüz kadar şiir söylemiş olan Vîrânî’nin tahsil görmüş birisi olduğundan bahsetmektedir. İlm-i Câvidân’da yüz civarında âyeti ve otuz civarında hadîsi anlamları ile birlikte zikredebilen ve açıklayabilen Vîrânî’nin iyi bir Kur’an ve hadîs bilgisine sahip olduğu anlaşılmaktır.

ASIK VIRANI

Little is known about Virani. He is considered among the top seven poets highly regarded among the Alevi-Bektasi community. There is a possibility that he was head of the Bektasi Lodge in Necef.  As can be understood from his poems, he is a man of love with great knowledge of religion and sufism. He has  than 300 poems. These poems and other work indicate that he knew Kuran and sayings of the Messenger very well.

EHL-İ BEYT SEVGİSİYLE İLGİLİ ŞİİRLER


EHL-İ BEYT SEVGİSİYLE İLGİLİ ŞİİRLER

I
Her kim ki sever cân ile Şâh-ı Velâyet’i
Hakk’ın anadır çünkim bilesin inayeti
Dünyâda kimin sevgisi ol Şâh-ı Velîdir
Mahşer gününde çekmeye ol dalâleti
Fehm eylemeyen kim durur ol Şâh-ı Salâtîn
Tarh eyledi mâi-yi o zann-ı cehâleti
Ehl-i dûzehi dünyede görmek diler isen
Gör sâhib-i cifeyi kim oldu alâmeti
Âl-i Resul’e anlar kılıptır hiyâneti
La’net oların cânına her demde bi-gâyet
Kimden bulalar dünye sevenler şefâati
Virânî özün verdi hemen Âl-i Alî’ye
Geçti dü cihandan vü kıldı ferâgati

DÜVÂZ-İMÂMLAR (ON İKİ İMÂM’I MEDHEDEN ŞİİRLER)

I
Hamdülillâh biz Muhammed’den okuduk defteri
Nokta nokta harf-be-harf bildik rumûzu Hayder-i
Şah Hasan Şâhım Hüseyn-i Kerbelâ meydânının
Merdiyim sevdim gönülden Âbidîn ü Bâkır’ı
Uymazam hergiz Yezîd’in kavline vü fi’line
Mezhebim Hak’tır hakîkat Ca’ferî’yim Ca’ferî
Ben İmâm-ı Kâzım’ın râhında kurbân olmuşam
Şâh Alî Mûsâ Rıza destinden içtim Kevser’i
Hem Muhammed’dir Takî tâcım serimde âşkâr
Gün gibi verdi ziyâ zâhir oluptur enverî
İlm-i vahdet câvidânı bil Nakî’dir vâizâ
Bir nazar kıl vechim üzre hatt-ı Şâh-ı Askerî
Mehdi-i sâhib-zamandır asl ü fer ü mü’minân
Huccetü’l-Kayyum O’dur olduk biz anın çâkeri
Dünye vü ukbâdan el çekmiş ferâgat kılmışız
Ne hesâbı ne azâbı ola yevm-ı mehşeri
Hâk-pây-i Haydar’ım ismim Virânî’dir benim
Olmuşam bin cân ile uş Kanber’inin Kanber’i


II
Mustafâ’dan dinle ey ârif benim evrâdımı
Gel beri gör Murtazâ’dan dem-be-dem feryâdımı
Tâ ezelden hubb-ı Haydar ördüler bünyâdımı
Sevmişim cân u gönülden ben İmâm-ı Kâzım’ı

Şah Hasan Hulk-ı Rızâ’dan zâhir oldu her sıfât
Hem Hüseyn-i Kerbelâ’dan keşf olur envâr-ı zât
Nesl-i Şâh’ı sevdi her kim buldu memâtta hayât
Sevmişim cân u gönülden ben İmâm-ı Kâzım’ı

Şah Alî Zeyne’l-Abâ’dır cânımız cânânımız
Hem Muhammed Bâkır u Ca’fer’durur bürhânımız
Âl ü evlâdına tâ bin candan kurbânımız
Sevmişim cân u gönülden ben İmâm-ı Kâzım’ı

Şah Alî Mûsâ Rızâ’dır kıblegâh-ı mü’minân
Şah Takî vü bâ-Nakî zikrim dilimde her zamân
Bunların dostluğuna var oldu hep cümle cihân
Sevmişim cân u gönülden ben İmâm-ı Kâzım’ı

Bu Virânî derd-mendim medh-i Şâh’i söylerim
Askerî hem Mehdi-i Peşt ü Penâh’ı söylerim
Gayriden el çekmişim ol Pâdişâh’ı söylerim
Sevmişim cân u gönülden ben İmâm-ı Kâzım’ı

III
Ey gönül âşık gel dem-be-dem Dîdâr’a bak
Terk-i ağyâr eyle herdem aç gözün ol yâra bak

Kurretü’l-aynım buyurdu ol Resûl-i Kibriyâ
Şebber ü şübber buyurdu Hayder-i Kerrâr’a bak

Bâkır u Ca’fer İmâm’ı Kâzım’a ver cânını
Şah Alî Mûsâ Rızâ ol sâhib-i esrâra bak

Hâdi-i ehl-i tarikattır Takî vü bâ-Nakî
Sâhib-i erkân isen inkârı ko ikrâra bak


Askerî’ye Askerî dersen muhakkak ey kabâ
Bülbül ol zâg olma herdem hârı ko gülzâra bak

Mehdi-i Sâhib-Zamân’ın derdmendi sen şehâ
Derdine gam çekme herdem erişen timâra bak

Ey Virânî zâhirin vîrân eden Âl-i Alî
Bâtının ma’mûr eden anlardurur mi’mâra bak

IV
Hudâ vü Mustafâ’nın bendesiyem
Gulâmım, Murtazâ’nın bendesiyem

Hasan’dır hüsn içinde ferd-i yektâ
Cemâl-i Kibriyâ’nın bendesiyem

Ezelden abdiyem ben Şâh Hüseyn’in
Şehîd-i Kerbelâ’nın bendesiyem

Gulâm-ı âl u evlâdım gümânsız
Alî Zeyne’l-Abâ’nın bendesiyem

Muhammed Bâkır’ın yolunda cânım
Fedâdır hânedânın bendesiyem

Tarik-i Ca’fer’i bâtıl bilenler
Gel ey münkir ben ânın bendesiyem

İmâm-ı Kâzım’ın cân u dilden
Muhibbiyem o hânın bendesiyem

Yedi yer gök yedi Mushaf hakkıçün
Alî Musâ Rızâ’nın bendesiyem

Takî’dir dü cihânın âfitâbı
Ben ol Nûr-ı Bekâ’nın bendesiyem

Hakîrem sâilem bâb-ı Nakî’de
Bil ol Sâhib-Atâ’nın bendesiyem


İmâm-ı Askerîdir sırr-ı Hayder
Bu Hayy-i Câvidân’ın bendesiyem

Dahî evvel dahî âhırda Mehdî
Zuhûr eden Hudâ’nın bendesiyem

Virânî’yem dilimde evvel âhır
Hudâ birdir ki anın bendesiyem

ÂDÂB ve ERKÂN’LA İLGİLİ ŞİİRLER

I
Nebîlerdir benim cismimde cânım
Velîlerdir velî dînim imânım
Nebîlerdir vücûd-ı (men ledün) nüm
Velîlerdir ve lâkin asl-ı kânım
Nebîlerdir şehâ zikrim hemîşe
Velîlerdir dilimde destânım
Nebîlerdir kelâm-ı ilm-i vahdet
Velîlerdir kitâb-ı câvidânım
Nebîlerdir gönül tahtında sultan
Velîlerdir doğan nutka zebânım
Nebîlerdir serimde akl ile hûş
Velîlerdir görürler dîdebânım
Nebîlerdir velîlerdir Virânî
Dilimdeki şehâdet, yok gümânım

II
Zâhidâ fakr olmayanlar sâfi insân olmadı
Okumaz vechi hurûfun ehl-i Kur’ân olmadı
Sûretâ abdâl olursa sâhib-i erkân olmadı
Terk ü tecrîd olmayan âlemde sultân olmadı.

Bî-hisâb oldu o kim vermez hutûtundan hisâb
Görüserdir âhirette zahmet-i nâr u azâb
Böyle emr etti inip vahy-ı havâdis, dört kitâb
Terk ü tecrîd olmayan âlemde sultân olmadı.




Bir palâsı fahr edip olmak diler isen bekâya
Ferd-i yektâ ol görem dersen cemâl-i kibriyâ
Bu sözü böyle buyurmuş enbiyâ vü evliyâ
Terk ü tecrîd olmayan âlemde sultân olmadı

Ey Virânî geç geçenden Şâha dönder gel yüzü
Sûret-i imred cemâl-i Hak’tır ana aç gözü
Cümle irfân erleri geldi dediler bu sözü
Terkü tecrîd olmayan âlemde sultân olmadı

III
Çün cemâlin levhine yandım bugün Mûsâ gibi
Mürdeyi zinde kılar nutkum benim İsâ gibi
(Külli şey’in hâlikun lâ reybe illâ vechehu)
Gör bu vechi ne vecihtir Hâlik-ı eşyâ gibi
Sûret-i Âdem değil mi mazhar olan dört kitab
Hiç kelâmullah olur mu (alleme’l esmâ) gibi
Vech-i âdem vech-i hâtem vech-i Hak’tır bî-gümân
Zâhiren sûret kanı bul ahsenü’l-hüsnâ gibi
Hem şehâdet hem ibâdet savm u hem hacc u zekât
Secde-i külli vü cüz’i şol yed-i beyzâ gibi
Hem anâsır hem mürekkeb hem hurûf u müfredât
Hılkat-i Âdem hutûtu defter-i Mevlâ gibi
Kâinâtın mebdei mîâdı ey Şâh-ı Güzîn
Fâriğ olmuş dünyeden bir akl-ı kül dânâ gibi
Bu vucûdum kaf imiş andan bu dem pervâz eder
Mürg-ı dil şehbâz olup doğdu kelâm Ankâ gibi
Bu cihan Bezm-i Elest’tir bunda mest olan bilir
Hılkatim câm-ı (sakâhüm) devr eder sahbâ gibi
Çûşa geldiçün kelâmullâh-ı nâtık ârifân
Mevc eder evc ü hevâdan ol yedi deryâ gibi
Ey Virânî dilberin alma elinden elmayı
Zehri bal etmiş elinde oynatır elmâ gibi

IV
Tâlib isen gel ey gönül eyle nazar şerîata
Sırr-ı ilâhı anlayıp bas kademin tarîkata
Ma’den-i ilm fazl-ı Hak ister isen ey gönül
Aşk ile âyine sen ol ir ma’ni-i ma’rifete


Oku cemâl-i hattını bunca kitâb-ı remz ile
Tâ bilesin (men aref) i kim varasın hakîkate
İlm ü kemâl-i vahdetin bâbı Alî imiş Alî
Bende-i hânedân olup süre yüzün velâyete

Âl-i Resûl’e her zaman eyle niyâz u meskenet
Şâhid ola deli gönül erişesin sehâvete
Fahr-ı fenâyı kıl kabûl gel keremeyle ey gönül
Dünyeye sunmagıl elidüşme sakın dalâlete

İşte Virânî dervişin zâtı ile sıfâtı hem
Bende-i şâh-ı Kanber’im saldım özüm melâmete

Kaynak Eser: Âşık Virânî Divanı, haz: M. Halid Bayrı, İstanbul Maarif Kitaphanesi, İstanbul, ts.

Gazel:
Gel ey mü’min berî, farz-ı Hüdâ’dur,
Hakk’ı bilmek, çün kavl-i Mustafâ’dur.

Hakk’ı bilmek dilersen, bil Ali’yi,
Oku ilmin kapusı, Murtazâ’dur.

Hasan’ım, hem Hüseyin’im, Âbidîn’im,
Benim gözüm nûru, İmam Bâkır-ı Bekâdur.

Beri gel, Ca’fer-i Kâzım, Rızâ’ya,
Takî’ye vir özün, lutf-i sehâdur.

Nakî, hem Askerî, Mehdî’yi Hâdî,
Olubdur ey Vîrânî, ol senâdur.

Beyit:
Gel ey âşık kabul et bu fenâyı,
Fenâdan maksûd, uş bulmak bekâyı.

Kimin kim yokdurur, fakri Rasûlü,
Muhakkak görmez, ol hod likâyı.

Öliserdir, gümânsız bil burayı,
Geçüp nefsinden, idrâk eyledinse.
Ki kimdir mürüvveti çok Murtazâ’yı
Vîrânî Abdal şükür kıl Hakk’a, her dem,
Gözünle gördün uş Âl-i Abâ’yı.

Şiir:
Cihânın şûr-ı şerrinden emîn ol,
Sana direm, işit sözüm sakın ol.

Kanâat kıl, ibâdet eyle her dem,
Elin çek gayriden, Hakk’a yakın ol.

Eğer sözüm işidüp, dinlemezsen,
Yürü şeytân gibi, hodbîn laîn ol.

Beri gel tâlib isen, râh-ı Hakk’a,
Oku bu defteri, ehl-i yemîn ol.

Vîrânî kıl tevellâ Hânedâna,
Cemî’ âşıklar içinde emîn ol.

Beyit:
Gel ey âşık, bulam dirsen hayâtı,
Gider küfr ü dili, bul Nûh-ı necâtı.

Oku! Hatt-ı hutûtun defterini,
Göresin, ayn ile esmâ-i Zât’ı.

İriş! Ka’be-i kalbe pâk-i bâz ol,
Süregör aradan, Lât ü Menât’ı.

Tavâf idüp, oku! “el-Hamdü li’llâh”,
Yedi âyât sıfâtın ümmehâtı.

Vîrânî Abdal, Alî’nin sâyesinde,
Muayyen eyledi, her müşkilâtı.

Şiir:
Murtazâ’yı sevmeze, bî-had la’net söylerem,
Zâlime la’net olupdur, işte âyet söylerem.


Murtazâ’yı sevmeyen, kande bulur îmânı u dîn,
O Yezîd’in cânına la’neti, bi-gâyet söylerem.

Murtazâ’nın düşmânına la’net var, sad hezâr,
La’net-i Hak o Yezîd’e, bî-nihâye söylerem.

Murtazâ’nın bendesiyem, canla, dilden yakın,
Şânına tahkîk idüp, dilde şehâdet söylerem.

Murtazâyîdir Vîrânî, bî-şübhe ve bî-nazîr,
Şâh-ı Haydar, mâh-ı Haydar uş hidâyet söylerem.

Şiir:
Her kim irdi pîrlere, ol nûrdur,
Dört kitâb, anın yüzünde mestûrdur.

Uş sekiz Cennet yüzüne, intizâr,
Hüsn-i hulkun, anlara meşhûrdur.

Kim ki virmez, âl-i evlâda özün,
Balı yoktur, bir kuru zenbûrdur.
Maksûda irmiyeserdir, son ucu,
Bu sıfâttan âkıbet, ol dûrdur,

Ey Vîrânî! Kıl tevellâ dâimâ,
Hânedâna çun sana destûrdur.

Beyit:
Hakk’ı bunda görmeyen, a’mâdır,
Her ki gördü, zübde-i a’lâdır.

Gâfil olma! Gözün aç! Ey ehl-i dîn!
Hatt-ı zâtın, alleme’l-esmâdır.

Men arefle, nefsini fehm eyle var,
Ol ki bildi, vâkıf-ı Mevlâ’dır.

İşte her kim bildi, bu hikmeti,
Câhil lâ-şeydir, ol rüsvâydır.


Ey Vîrânî! Zülf, kaş ve kirpiğin,
Arş-ı Rahmân, leylet-ü’l-isrâdır.

Şiir:
İhtiyâr-ı âlem oldu, şâh-ı âlem ihtiyâr,
Rûşen oldu, gün yüzünden arş u ferş-i her diyâr.

Mustafâ’nın gözü nûru Hasan, hem şâh Hüseyin,
Kurratü’l-ayn dedi, ona Habîb-i Kird-gâr.

Âbidîn, hem ve Bâkır u hem Ca’fer, İmâm Ka’zım’ın,
Dün ü gün medhin iderem, yok dilimde gayrı kâr.

Şâh-ı heştümdür Rızâ, Takî vü hem Nakî, hem Askerî,
Bunları sevmeyene, la’net sad hezâr.

Mehdî yi Sâhib-i Zamân’ın kuluyem, kurbânıyam,
İsmile Virâniyem, hubb-ı Alî’yem âşikâr.


Beyit:
Beri gel! Dinle imdi, ey birâder,
Cevâbım cevâbıdurur, mukarrer.

Eğer dinlersen, tutgıl kulağın,
Murâdın virüpdür, Şâh-ı Haydar.

Yürü, nefsin hevâsından hazer kıl,
Sakın, şeytâna uymagil berâber.

Teberrâdır, ol abdâla hemîşe,
Gezer, nefsi hevâsında serâser.

Vîrânî, budurur Allâh u a’lem nasîhat,
Kendi kendi, başına vir.

İmdi ey birader-i âşıkân ve ey tâlib-i Merdân,
Eğer bulayım dirsen îmân, gönülde kalmasın şekk ü gümân.


Zîrâ şek bâtıldır, bâtıl bir yerde olmaz Rahmân,
İmdi evde olsa Rahmân, ol hânede olmaz şeytân.

Şiir:
Gel berü, olma bu demde gâfil,
Ekserü’n-nâsi ve hüm lâ yü’minûn.

Ol sebepten size eyledim kitâb,
Vessâküm [bihî] lealleküm ta’kilûn.

Her ki tasdîk eylemez nutk-ı Hakk’ı,
Ve Rasûlühüm fehüm lehû münkirûn.

Kim ki evlâda hıyânet eyledi,
Feulâike hümü’z-zâlimûn.

Ey Vîrânî, Zât-ı Hakk’ı kim görür,
Ve innehüm ileynâ râciûn.


Şiir:
Her kim ki tutar onlara buğz ile kîn,
Olmadı, ol nâr-ı dûzahdan emîn.

Ger ister isen saâdet bulasın,
Cân ile ol âl ü evlâda yakın.

Her ki virmez anların yolunda baş,
Gözü kördür, görmez ol mâ-i maîn.

La’net-i Hak sad hezâr olsun ona,
Oldur ol deyû, şeytân-ı lâ’în.

Men Vîrânîyem Alî’nin yoluna,
Cân bâş virmişem, ayne’l-yakîn.






Şiir:
Âdem olmaz, lâ-cerem İblîstir,
Fi’ili beddir, sözleri teblîstir.

Dünyâya meyl eyleyenler, ey ahî,
Sanma baydır sen anı, müflistir.

Sûreti Âdem, içi Âdem değildir,
Aslı gayrıdır anın, nâ-cinstir.

Gice var şehveti, hırs u emel,
Ma’nide insan değil, harîstir.

Bu Vîrânî, dünyâya meyl eylemez,
Fâriğ oldu, cümleden perhîzdir.

Beyit:
Ey Cemâl’in harfi, Bismillâh’tır,
Dest-i kudret, hikmet-i Allâh’dır.

Kim Ana secde idüp, baş eğmedi,
La’net ol şeytâna kim, gümrâhtır.

Uş salât ü savm u hacc u hem zekât,
Bilmişem hüsnün, ana miftâhtır.

Her kim, pîr izini izlemedi,
İremez ol Maksûda, bî-râhtır.

Men Vîrânî, derd-mendem hâk-i pâyî,
Dilde virdim, her zamân ol Şâhtır.

Beyit:
Edebsiz Âdem’in olmaz îmânı,
İçinde dopdolu, şekk ü gümânı.

Hayâsız olanın yanına varma,
Kulak tutup işit, işbu beyânı.

Amelsiz uş âlim, bil âlim olmaz,
Ana la’net idin, yoktur ziyânı.

Odur şeytân, ana la’net hemîşe,
Kimin kim da’vâsı var, bî-maânî.

Vîrânîyim, Şâh’a gerçek gulâmım,
O virmiştir, benim ismim Vîrânî.

Şiir:
Ki bunda görmeyen cân, anda görmez,
Kalur hâsılı, cânâna irmez.

Görenler, bunda gördü, Hak Cemâl’i,
O kim görmez, anın yoktur kemâli.

Kemâli olmayan, câhildür ol,
Ne bilsün ol nedir, celle Celâl’î.

Ana yoktur, visâl-i cân u cânân,
Şu kim hemdem edindi, kîl ü kâli.

İrişmişdir ana, tahkîk-i mutlak,
Yine kendi gurûbundan, zevâli.

Vîrânî Abdal, niyâz-ı şükr içinde,
Görür herdem, ider secde-i visâli.

Şiir:
Her ki, şirkten arınup, âbâd olur,
Cismini pîrlerden ezel bünyâd olur.

Ol ki ister pîrleri, bin cân ile,
Tâlib iken, gâyet üstâd olur.

Murtazâ’nın fakrına, dil vermeyen,
Bu tarîkatta, belki mürtâd olur.

Fakr u şâhî, her kime mîrâs kalur,
Kûh-ı aşk içre, şehâ Ferhâd olur.

Ey Vîrânî! Virme dil! Dünyâya sen,
Ana dil vermeyen âzâd olur.
Şiir:
Lâmeliften seyr ü seyrân eyledim,
Hakk’ı buldum, cismi cânân eyledim.

Nuh felek burcunda kurdum haymeyi,
Tahta çıktım, aklı sultân eyledim.

Kâf, nun emrinde kıldım, meskeni,
Dile geldim, nutku kân eyledim.

Keştî-i Nûh ile gezdim, ser-te-ser,
Heft deryâ, seyr-i ummân eyledim.

Bu Vîrânî Abdal, garîbem Şah’ımı,
Şükr ü minnet, dilde mihmân eyledim

Şiir:
Ay yüzündür, harf-i Bismillâh’ımız,
Sûretin Hak, hatm-i Beytu’llâhımız.

Kâf nûndan, perdeyi ref’ eyledik,
Zâhir oldu, küntü kenzü’llâhımız.

Ayn zâtın, lâm bânın ma’nâsı,
Âşikâre gün gibi, Allâh’ımız.

Hâl-i hattın, sûre-i yâsîn dürür,
Uş sırâtü’l-müstakîmdir, râhımız.

Ey Vîrânî! Perdeyi dûr eylemek,
Gösterildin gün yüzün, ol Şâh’ımız.

Şiir:
Aliyyen dir ki, Furkân’da bil ey cân,
Vasiyy-i Mustafâ, ol Şâh-ı Merdân.

Ki İncîl içre söylerler, İlyâ,
Zebûr’da dir, Beriyyâ, ism-i pinhân.

Velî, Tevrât ile böyle bilürler,
Bî-riyâdır bî-riyâ, günden ayân.
Biri dahi, Türâbî’dir, ana nâm,
Bir ismi dahi, Haydar’dır, sırr-ı Sübhân.

Ey Vîrânî! Yedi isim oldu tamâm,
Ve ma’nâda şakku’l-kamer, seb’u’l-mesânî.

Şiir:
Gel ey tâlib! Kulak tut bu sadâya,
Gönülden vir irâdet Murtazâ’ya.


Eğer olmak dilersen, hâs ümmet,
Niyâzmend ol sen Âl-i Mustafâ’ya.

İrersin, mürşid-i hâss-ı penâha,
Açarsın gözünü Rabbü’l-Alâ’ya.

Görürsün, zât-ı Hakk’ı gümânsız,
Virirsin özünü ana bahâne.

Vîrânî, nutk-ı Hak, böyle buyurmuş,
Özün ver aşk ile, Âl-i Abâ’ya.

Şiir:
Kulak tut sözüme, ey cân berî ol,
Hevâ-yı nefs ü şehvetten, geri ol.

Özün pâk eyleyüp, gel râh-ı aşka,
Hakîkat, cân u dilden Ca’ferî ol.

Üç nesneyi etme sen, sana yâr,
Muhabbet-i Âl-i Şâh’ı Askerî ol.

Dilersen maksadın, meylin, murâdın,
Mücellâ, tayyibî ve hem tâhirî ol.

Vîrânî, sıdk ile bende ol Alî’ye,
Kemâlin evveli ve âhiri ol.



Şiir:
Her ki bildi bunları, bir zât-ı hak,
İrüsen oldu gözüne, mir’ât-ı Hak.

Fâtiha ve Besmele’nin aynıdır,
Uş Muhammed, hem Alî, âyât-ı Hak.

Gel beri, gel! Anla birlik rumûzunu,
İsmi birdir, hem sıfât-ı zât-ı Hak.

Görmüşem ayne’l-yakîn, Şâh’ın yüzün,
Virdi çünkim, uş bana fursat, Hak.

Men Vîrânî, derd-mendem âşikâr,
Eyledim, bu uş isbât-ı Hak.

Şiir:
Dilimde tesbîhim, Merdân olupdur,
Sücûdum sâcidim, insan olupdur.

Vücûdum şehrinin şâhı muhakkak,
Bilin kim fazl-ı Hak, Yezdân olupdur.

Erenler meclisinde ey dil, irâdem,
Gıdâmız, çeşme-i hayvân olupdur.

Vîrânî, dervişe lutfetti Haydar,
Erişti üçlere, Selmân olupdur.



 

 

PİR SULTAN ABDAL

PİR SULTAN ABDAL
Yedi büyük ozandan birisi olan Pir Sultan Abdal, 16. yüzyılda yaşamıştır. Asıl adı Haydar’dır. Pîr Sultan Abdal'ın yaşamı üzerine, yazılı kaynaklarda pek bilgi yoktur. Şiirlerden, halk söylentilerinden çıkarılan bilgilere göre, Sivas'ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır Bucağına bağlı Banaz köyünde doğmuştur. Şiirlerinde soyunun Yemen’li olduğunu, bir yerde Peygamber'in torunu olduğunu söyler. Bir yerde de İmâm Zeynel-Âbidin'den "Zeynel dedem" diye söz eder. Genel kanı, şairin İran'ın doğusundaki Horasan'dan Anadolu'ya göçüp Sivas'a yerleşen bir Türkmen soyundan geldiği yolundadır.

Çocukluğu çobanlıkla geçen Pîr Sultan'ın okuma yazma bildiği anlaşılmaktadır. Pîr Sultan Abdal, Alevî-Bektâşî tarîkatındandır. Tarîkata girme arkadaşı, yani musâhibi, Ali Baba'dır. Bağlandığı tekkenin piri ise, Ahmet Yesevî'nin Anadolu'ya gönderdiği dervişlerden Koyun Baba’nın tekkesinden Şeyh Hasan'dır. Tekke eğitimi çerçevesinde İslâm Tarihi’ni, Peygamber ve evliyâ menkîbelerini, tarîkat kurallarını öğrenmiştir. Hatâyî (Şah İsmail), Kul Hüseyin, Yunus Emre ve Kul Himmet'ten etkilenmiştir. Hakk ve Peygamber sevgisi, Ehl-i Beyt sevgisi, on iki imâm, tasavvuf ve sosyal hayatla ilgili deyiş, nefes ve düvâz imâmları bulunmaktadır.

Asıldığı yer Sivas'ta eskiden Keçibulan adını taşıyan, sonra uzun süre Darağacı diye anılan, simdi ise Kepçeli denilen yerdir. Bir menkîbeye göre mezarının Erdebil'de, Bektâşî geleneğine göre de Merzifon'da olduğu söylenir. Daha başka söylentiler de vardır, ama gerçeğe en yakın görünen söylenti asıldığı yerde gömülü olduğudur.

PIR SULTAN ABDAL 

Pir Sultan Abdal (ca. 1480–1550) was a legendary Turkish poet, whose direct and clear language as well as the richness of his imagination and the beauty of his verses led him to become loved among the Turkish people. Pir Sultan Abdal reflected the social, cultural and religious life of the people; he was a humanist, and wrote about love, peace, death and God.
Most of the information about him and his era we find in his verses, which reveal him as cultivated well educated and intellectual. His early work is dedicated to lyrical and pastoral themes and to the religious approach he had adopted.
According to literary historians, there were at least six other poets bearing the same name.

DÜVÂZ İMÂMLAR

DÜVÂZ İMÂMLAR (ON İKİ İMÂMLARA OKUNAN MEDHİYELER)

-1-
Allah birdir Hak Muhammed Ali’dir
Anın ismi cümle âlem doludur
Bu yol Hak Muhammed Ali yoludur
Gel Muhammed Ali dergâhına gel

Arıduben kalbin pasın silersen
Bahrîleyin ummanlara dalarsan
Hakk’ın cemâlini görmek dilersen
Gel Muhammed Ali dergâhına gel

Şah Hasan’ın ismi gönülden gitmez
Şah Hüseyin deyen diller yorulmaz
Bu yolda ölene sorgu sorulmaz
Gel Muhammed Ali dergâhına gel

İmam Zeynelâbidin’in âbına
Yezid sığmaz oldu derler kabına
Livâ’ül-Hamd sancağının dibine
Gel Muhammed Ali dergâhına gel

Kurbân olalım gel Bâkır oğluna
Uymayalım ol Yezid’in fi’line
Biz uyalım İmam Ca’fer yoluna
Gel Muhammed Ali dergâhına gel

İmam Mûsâ Kâzım canlar cânıdır
Ali Mûsâ Rızâ mürvet kânıdır
Yarın varacağımız Hakk divânıdır
Gel Muhammed Ali dergâhına gel

Takî’yi bilen Nakî’le buluşur
Varır Hasan Askerî’ye karışır
Anlara ulaşan Hak’ka ulaşır
Gel Muhammed Ali dergâhına gel

Pîr Sultan Abdal’ım mürvet Hudâ’dan
Çıkıp gidelim şu fânî dünyâdan
El’aman dilersen pîrim Mehdî’den
Gel Muhammed Ali dergâhına gel

-2-
Evvel başta Muhammed’e salavât
Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru
Ecel gelüb pervânemiz solmadan
Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru

Hasan Hüseyn Ali’nin oğulları
Şehidler yoluna giderler doğru
İmam Zeynelabâ Hüseyn’in oğlu
Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru

İmâm-ı Bâkır’da uralım demi
Ca’fer-i Sâdık’dan alalım kâmı
İmam Mûsâ kaldır gönülden gamı
Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru

İmâm-ı Rızâ’dan olsun hidâyet
Takî ile Nakî kılsın inâyet
Ol Hasan Askerî Şâh-ı Velâyet
Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru

Pîr Sultan Abdal’ım söyledi hemân
Yezîd’in kalbinden gitmedi gümân
Âhır nefesinde on iki imam
Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru

KOŞMALAR


KOŞMALAR

-1-
Vîran bahçelerde bülbül öter mi
Gönül eğlencesi gül olmayınca
Merhemsiz yâreler unar biter mi
Bir gerçek velîden el almayınca

Nefse uyan Hakk’a uymuş değildir
Gâzîler namâzın kılmış değildir
Bu gezen abdallar derviş değildir
Arkasında hırka şal olmayınca

Tabib olmayınca yârem sarılmaz
Mürşid olmayınca pîre varılmaz
Yüz bin asker olsa yezid kovulmaz
Eli Zülfikarlı Al(i) olmayınca

Bu aşk meydanında bir divân olur
O meydana düşen nev-civân olur
İ’tikadsız tâlib boş kovan olur
Vızılar arısı bal olmayınca

Değme ârif böyle bilemez
Bilir ama yine ârif olamaz
Her mürşid ölüyü diri kılamaz
Hünkâr Hacı Bektaş Vel(i) olmayınca

İki melek gelir sual sorarlar
Döker hurcunu da gevher ararlar
Bir kılın üstüne köprü kurarlar
Geçemezsin Hakk’a kul olmayınca

Pir Sultan’ım baştan dalga aşırır
Bu aşkın dolusu aşka düşürür
Her bildiğin rehber çiğ mi pişirir
Yanıp ateşlere kül olmayınca

-2-
Eğer farz içinde farzı sorarsan
Yine farz içinde farzdır musâhib
Dört kapudan kırk makâmdan ararsan
Yine farz içinde farzdır musâhib

Musâhibsiz kişi cem’e gelür mü
Ettiği niyazlar kabûl olur mu
Muhammed Ali yolundan derman bulur mu
Yine farz içinde farzdır musâhib

Musâhibsiz kişi cem’e götürmem
Tecellîsi bozuk Hakk’a yetürmen
Musâhibsiz ile durup oturman
Yine farz içinde farzdır musâhib

Farz Allah’tan kaldı ya sünnet kimden
Musâhibin işi dâima sırdan
Musâhibli kişi ol Şâh-ı Merdan
Yine farz içinde farzdır musâhib

Pîr Sultan Abdal’ım hey kerem kânı
Yine sensin dü cihânın sultânı
Aşnanı buldun musâhibin kani
Yine farz içinde farzdır musâhib

-3-
Ey erenler çün bu sırrı dinledim
Huzûr-u mürşide indim bu gece
Hakîkat sırrını andan anladım
Erenler meydanı gördüm bu gece

Mürşidim Muhammed bildim yolumu
Rehberim Ali’dir verdim elimi
Tiğbend ile bağladılar belimi
Evliyâ erkânın gördüm bu gece

Erenler râhına eyledim iman
Kalmadı gönlümde zerrece güman
Ne bilsin bu sırrı Yezîd ü Mervan
Küllî varım Hakk’a verdim bu gece

Andelip misâli âvâz ederek
Kati semâ’ edüb pervâz ederek
Yedi azâ ile niyâz ederek
Erenler erkânın gördüm bu gece

Pîr Sultan’ım Hakk’a niyâz ederim
Erenler râhına doğru giderim
Küllî varım Hakk’a teslîm ederim
Hakk’ın cemâlini gördüm bu gece

-4-
Meded senden âlemleri Yaradan
Zâhirde bâtında sen imdâd eyle
Âlem’i Âdem’i yoktan var eden
Zâhirde bâtında sen imdâd eyle

Cennet-i â’lâda taç hulle giyen
Melekler önünde yere yüz koyan
Yeryüzünün hak halifesi olan
Zâhirde bâtında sen imdâd eyle

İkrar edüb dedik anlara belî
Hakk’ın kudret eli anların eli
Ezel ebed pîrim Muhammed Ali
Zâhirde bâtında sen imdâd eyle

Okumu atayım yayım basayım
Hâricî’nin damarını keseyim
Bu yolun sâhibi İmam Hüseyin
Zâhirde bâtında sen imdâd eyle

Cümle erenlere pîşüvâ hümâm
Cümle evliyânın her işi tamâm
Evlâd-ı Muhammed on iki imâm
Zâhirde bâtında sen imdâd eyle

Cümle erenlere hazretindir baş
Yürü dedi taşa yürüdü beş taş
Pîrim üstâdım yâ Hazret-i Bektaş
Zâhirde bâtında sen imdâd eyle

Hükmünü geçiren hep cümle nâsa
Eteğin tutanlar görmedi gussâ
Seyyid Hasan oğlu Şah Abdal Musa
Zâhirde bâtında sen imdâd eyle

Rumeli’n fethinde ey gerçek velî
Tahta kılıç tutar hem bâtın eli
Âlemlerin kutbu Şah Kızıl Deli
Zâhirde bâtında sen imdâd eyle

Eşiğine yaslanır gerçek erler
Niyaz edip yüzün yerlere korlar
Rumeli’nde yatan erenler pîrler
Zâhirde bâtında sen imdâd eyle

Evlâd-ı Ali’nin oldu şahbâzı
Cümle erenlerin şahbâzı bâzı
Sultan Şüca’ Baba Seyyid-i Gazî
Zâhirde bâtında sen imdâd eyle

Hatâyi, Kul Himmet pîrim Pîr Sultân
Hem küçük yatağan büyük yatağan
Erenler cellâdı yâ Hacım Sultan
Zâhirde bâtında sen imdâd eyle

-5-
Deli gönül bulanmışsın ne aceb
Çek bu sefîneyi bir göl üstüne
Âlemi bürümüş kulların aşkı
Bülbüllerin medhi hep gül üstüne

Yetmiş bin deryâda yetmiş bir deryâ
Anın da kilidi bir gerçek erde
Erenler oynuyor bir gizli sırda
Anı da fâş etmem şol il üstüne

Müşkül halletmeğe mürşid gerektir
Kâmil mürşid yerden göğe direktir
Yüküm ağır menzilimiz ıraktır
Dökme yüklerini sen yol üstüne

Yemen iklîminden bir yiğit geldi
Ali’ye râzını söyledi güldü
Bir gecede yedi aylık yol aldı
Ali bindird-anı Düldül üstüne

Târikat şerîat Muhammed Ali
Gönül Kâ’besinde açtılar yolu
Zâhidin nesi var şunda hey deli
Kamusu bizimdir bir al üstüne

Kimi Nâci okur danışman hacı
Kimi yolun bilmez urunur tacı
Pîr Sultan Dedem de kemter duâcı
Hızır ilmin okur bir dal üstüne

-6-
Eksiğim aldım da meydâna geldim
Aman mürvet günahkârım erenler
Kabâhatim andan cürmümü bildim
Aman mürvet günahkârım erenler

Şerîat taşından bir taş kaldırdım
Ma’rifet ehlinin gülün soldurdum
Ne yaman kanlıyım nefes öldürdüm
Aman mürvet günahkârım erenler

Altıncımız yer altında türedi
Yedincimiz yeryüzünü bürüdü
Bize de hû demek Ali’den kaldı
Aman mürvet günahkârım erenler

Yoldan çıktım ise yola getürün
Kırılmış dallarım şunda bitürün
Pişirüp kurtarup bezme götürün
Aman mürvet günahkârım erenler

Pîr Sultan’ım eder sözün hatâsın
Kadir Mevlâm bilir bunun ötesin
Var bir amel kazan Hakk’a yetesin
Aman mürvet günahkârım erenler

-7-
Kuş olup güvercin donunu giyen
Uyan dağlar uyan Ali geliyor
Mu’cizâtın cümle âlem(e) bildiren
Uyan dağlar uyan Ali geliyor
Kara taşı konukluğa konduran
Rahmetiyle şu âlemi kandıran
On iki kurbanı bir kazana dolduran
Uyan dağlar uyan Ali geliyor

Kur(u) ağaçlara şehâdet yetüren
Gece gündüz aşk dalgasın artıran
Alıç ağacında elma bitiren
Uyan dağlar uyan Ali geliyor

Tekkesine geyik postu döşeden
Ağzının ateşi çıktı meşeden
Âl-Osman oğluna kılıç kuşadan
Uyan dağlar uyan Ali geliyor

Horasan’dan kalup Urum’a inen
Cümle evliyâlar nûrundan kanan
Darı saç üstünde namâzın kılan
Uyan dağlar uyan Ali geliyor

Pîr Sultan Abdal’ım birsin bir cansın
Gönlümün evinde kurulu hansın
Urum diyârında sen bir sultansın
Uyan dağlar uyan Ali geliyor

-8-
Gidi Yezid bize Kızılbaş demiş
Meğer Şâh’ı sevmiş dese yoludur
Yetmiş iki millet sevmezler Şâh’ı
Biz severiz Şâh-ı Merdan Ali’dir

Kırkımız da bir katara dizildik
Hak Muhammed ümmetine yazıldık
Hakîkat şerbeti olduk ezildik
Biz içeriz bize sunan Ali’dir

Gidi Yezid bizler haram yemedik
Bâtındaki gördüğümüz demedik
İkrâr birdir dedik geri dönmedik
Biz içeriz bize sunan Ali’dir

Muhammed dinidir bizim dinimiz
Tarîkat altından geçer yolumuz
Hem Cibrîl-i Emin’dir rehberimiz
Biz mü’miniz mürşidimiz Ali’dir

Pir Sultan’ım Nesîmî’dir pîrimiz
Evvel kurbân ettik Şâh’a serimiz
On ik(i) İmam meydanında dârımız
Biz şehîdiz serdârımız Ali’dir

-9-
On iki imâma uyanlardanız
Hakk’a doğru gider bu yollarımız
Biz âl ü evlâdı sevenlerdeniz
Seher tesbih eder bu dillerimiz

Bîatimiz aldık biz de uludan
Mürvet kimden kaldı Hazret Ali’den
Bizim ikrârımız Kalû Belî’den
Eldedir etekte bu ellerimiz

Mü’min idim munâfıktan üşendim
Miyan beste tarîkate döşendim
Kemer bestelerden kuşak kuşandım
Pîr ellerden bağlıdır bellerimiz

Biz mü’miniz kalbimizde kara yok
Bizde yoğa var demezler vara yok
Şimden geru ayrılmaya çâre yok
Hâr elinde açılur güllerimiz

On iki imâmların bizdedir nûru
Şâh-ı Velâyet’in bizdedir sırrı
Açıktır aynamız gönlümüz duru
Sadefli mercanlı gönüllerimiz

Düzel Pîr Sultan’ım katara düzel
Biz de ikrâr verdik kadîmî ezel
Bir sevdâya düştük sevdâsı güzel
Vardır dürlü ürlü hayâllerimiz

SEMÂÎLER


SEMÂÎLER
-1-
Güzel âşık cevremizi
Çekemezsin demedim mi
Bu bir rızâ lokmasıdır
Yiyemezsin demedim mi

Yemeyenler kalır nâçar
Gözlerinden kanlar saçar
Bu bir demdir gelir geçer
Duyamazsın demedim mi

Bu dervişlik bir dilektir
Bilene büyük devlettir
Yensiz yakasız gömlektir
Giyemezsin demedim mi

Çıkalım meydan yerine
Erelim Ali sırrına
Cân ü başı Hak yoluna
Koyamazsın demedim mi

Âşıklar kara batl-olur
Hakk’ın katında kutl-olur
Muhabbet baldan tatl-olur
Doyamazsın demedim mi

Pîr Sultan Abdal Şâhımız
Hakk’a ulaşır râhımız
On iki imam katarımız
Uyamazsın demedim mi

-2-
Geldik dârına duşlandık
İrehbere bağışlandık
Bir aşıyla aşılandık
Durmaz Yezid oklar bizi

Gönül bir ulu şehirdir
Rızâsız lokma zehirdir
Tâlib yiyemez küfürdür
Hak iyesi haklar bizi

Tarîkattadır elimiz
Hakîkattadır yurdumuz
Hak’la olunca virdimiz
Her kazâdan saklar bizi

Meydana meydan güzârım
Hak olan yere nazarım
Gâibde sırda gezerim
Göremezsin çoklar bizi

Pîr Sultan tâlib devirir
Mervân’ın külün savurur
Yedi kat bârû çevirir
Ali anda saklar bizi

-3-
Hakk bizi yoktan var etti
Şükür yoktan vara geldim
Yedi kat arşa asılı
Kandildeki nûra geldim

Eyyûb ile ten erittim
Lâ’l ü mercan gevher tuttum
Vuslatile taş arıttım
Ben bu yolu süre geldim

Yunus’la ummâna daldım
Kırk gün balık içre daldım
Dâvud’la demirci oldum
Örse çekiç ura geldim
Gurbet ilinde çatıldım
Ana rahmine yatıldım
İbrahim’le oda atıldım
Gülistanda nâra geldim

Sahâbelere uğradım
Kudret lokmasın doğradım
Er vir dedim hak bir dedim
Bini saydım bire geldim

Bir muazzam büyük şara
Ne-stersen bununur ara
Kapusu on iki pâre
İstediğim şara geldim

İçi altın dışı gümüş
Suyu şekerle bal imiş
Böyle bezesten düzülmüş
İstediğim yere geldim

Deniz çaldım asâ ile
Göğe ağdım İsâ ile
Tûr dağında Mûsa ile
Münâcatta dura geldim

Pîr Sultan Abdal coşkuna
Gel otur gönülköşküne
On iki İmam aşkına
Ben bu seri veve geldim

-4-
Gönül gel karadan aşma
Sözüm sana meveddettir
Gafillen bacadan düşme
Evvel kapu şerîattır

Şerîatten edeb öğren
İlmle üstad olur oğlan
Al bu pendi belin bağlan
Kimi farz kimi sünnettir
Eğer bu sırra erersen
Dolan kapudan girersen
Tarîkat farzın sorarsan
Yedi farz üçü sünnettir

Gelin girelim bu bâbı
Açılsın âşık kitâbı
Eğer anlarsan hesâbı
Andan sonra tarîkattır

Tarîkat bir od’dur yakar
Kimi ham kimi has çıkar
Her âşık bir çakmak çakar
Çırağın yakan üstaddır

Tarîkatte kâmil olan
İlmi ile âmil olan
Bu yolda mükemmel olan
Evvel mertebe hizmettir

Hizmet erenler yoludur
Cümler ilmin evvelidir
Ahdimiz kalû belî’dir
Bundan dönen kişi mattır

Kend-özümüze gelelim
Tarîkat nedir bilelim
Yoklukta sefil olalım
İbtidâ yüz irâdettir

İbtidâ tâlib olunca
Düşmana gâlib olunca
Dört can bir kalıp olunca
Menzili bî-nihâyettir

Hakîkat genc-i nihândır
Ma’rifet gevher-i kândır
Yedi yüz yetmiş mîzandır
Ötesi ilm-i hikmettir

-5-
Hey gönül bülbülleri
Mihmanlar hoş geldiniz
Hak zikr eden dilleri
Mihmanlar hoş geldiniz

Şen olsun ocağınız
Düzülsün devrânınız
Ey bizim sultânımız
Mihmanlar hoş geldiniz

Aşk pazarına gelen
Sırr-ı hakîkat bilen
Deryâ-yi ummân olan
Mihmanlar hoş geldiniz

Âşıklar serden geçer
Sırâtı bunda geçer
Kevser şarâbın içer
Mihmanlar hoş geldiniz

Âşık oldum erenler
Aşk hâlinden bilenler
Dost cemâlin görenler
Mihmanlar hoş geldiniz

Pîr Sultan’ım gâzîler
Yazıldı nûr yazılar
Dizildi koç kuzular
Mihmanlar hoş geldiniz

-6-
Bülbül olsam varsam gelsem
Hakk’ın dîvânına dursam
Ben bir yanıl alma olsam
Dalında bitsem ne dersin

Sen bir yanıl alma olsan
Dalımda bitmeğe gelsen
Ben bir gümüş çövmen olsam
Çeksem indirsem ne dersin
Sen bir gümüş çövmen olsan
Çekip indirmeğe gelsen
Ben bir avuç darı olsam
Yere saçılsam ne dersin

Sen bir avuç darı olsan
Yere saçılmağa gelsen
Ben bir güzel keklik olsam
Bir bir toplasam ne dersin

Sen bir güzel keklik olsan
Bir bir toplamağa gelsen
Ben bir yavru şahan olsam
Kapsam kaldırsam ne dersin

Sen bir yavru şahan olsan
Kapıp kaldırmağa gelsen
Ben bir sulu sepken olsam
Kanadın kırsam ne dersin

Sen bir sulu sepken olsan
Kanadım kırmağa gelsen
Ben bir deli poyraz olsam
Tepsem dağıtsam ne dersin

Sen bir deli poyraz olsan
Tepip dağıtmağa gelsen
Ben bir ulu hasta olsam
Yoluna yatsam ne dersin

Sen bir ulu hasta olsan
Yoluma yatmağa gelsen
Ben de bir Azrâîl olsam
Canını alsam ne dersin


Sen de bir Azrâîl olsan
Canımı almağa gelsen
Ben bir Cennetlik kul olsam
Cennete girsem ne dersin

Sen bir Cennetlik kul olsan
Cennete girmeğe gelsen
Pir Sultan üstadın bulsan
Bilece girsek ne dersin

Kaynak Eser: Pîr Sultan Abdal Hayatı ve Şiirleri, İstanbul Maarif Kitaphanesi, İstanbul, ts.


 

 

Daha Fazla İçerik...