NİYÂZİ MISRÎ

NİYÂZİ MISRÎ
Niyâzi Mısrî’nin asıl adı Mehmed’dir. 1617’de Malatya’da dünyaya gelmiştir. Babası Malatya’da bir hayli saygı ve sevgi kazanmış olan Ali Çelebi’dir. Niyâzi kardeşi Ahmed’le birlikte mektebe gitmiş, İslâmî ilimlere ait temel bilgileri elde ettikten sonra, medrese eğitimi almış, Tefsîr, Hadîs, Fıkıf ve Tasavvuf alanlarında adı duyulmaya başlamıştır. Belli bir süre câmilerde vâizlik yaptıktan sonra, Halvetîye Şeyhi Malatyalı Şeyh Hüseyin Efendi’ye ikrâr vererek, halvete (tasavvuf yolunun prensip ve uygulamalarını yerine getirmek ve insan-ı kâmil olmak amacıyla insanlardan uzak bir yere) çekilmiştir. Aradığı sessizliği rûhunun derinliklerinde bularak, tasavvufun heyecan verici gönül dünyasına bütün varlığıyla bağlanmaya çalışmıştır. Bu hâl ona yeni bir olgunluk, aşk ve îmân mertebeleri kazandırmıştır.

Niyâzi Mısrî 21 yaşındayken, bilgisini artırmak ve hayatı daha iyi anlamak amacıyla Malatya’dan ayrılarak Diyarbakır’a ve oradan Bağdat’a gitmiştir. Bir-kaç ay Bağdat’ta kalmış ve yolu çok sevdiği Hz. Hüseyin’i ziyaret etmek için Kerbelâ’ya varmıştır. Burada Ehl-i Beyt’in sevgisini ve Kerbelâ şehitlerinin hüznünü bütün kalbiyle yaşadıktan sonra, yeni insanlarla tanışmak ve Arapça’sını ilerletmek amacıyla dört yıl süren bir yolculuktan sonra Kahire’ye ulaşmışmıştır. Uzun yıllar Kahire’de kalmasından dolayı kendisine Mısrî lakabı verilmiştir. Kahire’den İstanbul’a gelen Niyâzi, Sultanahmed civarında Mehmet Paşa Tekkesi’nde halvete çekilmiş ve bu sıralarda yazdığı şiirlerini duymayan kalmamıştır. O, artık aşk âlemindedir ve halvetin ebedî ve ilâhî aşk şerbetini doyasıya içerek, mest olmuştur. İstanbul’da uzun zaman kalmamış, Bursa’ya ve oradan da Ümmi Sînân’la tanışacağı Uşağa gitmiştir.

Yaptığı mumları satarak, hem kendi ailesinin geçimini sağlayan, hem de yoksullara yardım eden Niyâzi’nin ilmin sırlarına olan hakimiyeti ve Allâh’ın eşya üzerindeki yansımalarını (vahdet-i vücûd) konu edinen şiirlerinin yanı sıra güçlü hitâbeti her gittiği yerde çevresinde kalabalık bir dinleyici kitlesi oluşturmuştur. Kendisini çekemeyenlerin şikâyeti üzerine bir yıl kadar Rodos adasına, on beş yıl da Limni adasına sürülen şâir dervişliğin verdiği kalender mizâcından dolayı hiçbi zaman halinden şikâyet etmemiştir. Ölümünden bir sene evvel Bursa’ya dönen Niyâzi’yi halk büyük bir merasimle karşılamıştır. Tekrar şikayet edilen Hakk âşığı Mısrî’nin yolu, âşıkların çoğunun başına geldiği gibi yine gurbete düşmüş ve son olarak sürüldüğü Limni Adası’nda 1683 yılında, tam kırk gün kimseyle konuşmayıp zikirle meşgul olduktan sonra Hakk’a yürümüştür.

NİYÂZİ MISRÎ

Muhammad Niyazi al-Misri was born in Malatya, Turkey, to a devout family. His father was a sheikh of the Naqshbandi Sufis. In his early twenties, Misri began a spiritual search of his own, traveling quite a bit, and spending three years in Egypt. Following the guidance of his dreams, he returned to his homeland in the Ottoman Empire and became a disciple of the Sufi poet-saint Ummi Sinan of the Halveti Sufi order.
Niyazi Misri married three times and supported himself by working as a candle maker.
In the mid-1600s, Niyazi Misri became the spiritual leader of the Istanbul Tekke (or lodge) of the Helveti Sufis, and established another tekke in Bursa.
Niyazi Misri’s poems and songs continue to be recited in Sufi lodges to this day.

ALLAH SEVGİSİ

ALLAH SEVGİSİYLE İLGİLİ BEYİTLER

-1-

Ey Allâh’ım seni sevmek ne güzeldir ne güzeldir
Yolunda baş ü cân vermek ne güzeldir ne güzeldir

Şol ism-i zâtını sürmek visâlin gülünü dermek
Cemâl-i Pâk’ini görmek ne güzeldir ne güzeldir

Sürüp dergâhına yüzler döküp yaşı yere gözler
Bir olsa gece gündüzler ne güzeldir ne güzeldir

Visâlin derdine düşmek yanup aşk oduna pişmek
Sonunda Sana erişmek ne güzeldir ne güzeldir

Niyâzî yârini bulmak yanında eğlenüp kalmak
Varup bir ile bir olmak ne güzeldir ne güzeldir

-2-

Uyan gözün aç durma yalvar güzel Allâh’a
Yolundan izin ayırma yalvar güzel Allâh’a

Her geceyi kâim ol her gündüzü sâim ol
Hem zikr ile dâim ol yalvar güzel Allâh’a

Bir gün bu gözün görmez hem kulağın işitmez
Bu fırsat ele girmez yalvar güzel Allâh’a

Sağlığı ganîmet bil her sâati ni’met bil
Gizlice ibâdet kıl yalvar güzel Allâh’a

Ömrünü hiçe sayma kendini od’a yakma
Her şâm ü seher yatma yalvar güzel Allâh’a

Hey nice yatarsun dûr olma bu safâden dûr
Bahr-ı keremi boldur yalvar güzel Allâh’a

Her vakt-i seherde bin lûtfu gelir Allah’ın
Ol vakit uyanır kalbin yalvar güzel Allâh’a

Allah’ın adın yâd et can ile dili şâd et
Bülbül gibi feryâd et yalvar güzel Allâh’a

Gel imdi Niyâzî’le Allâh’a niyâz eyle
Hâcâtı dirâz eyle yalvar güzel Allâh’a

PEYGAMBER SEVGİSİ

PEYGAMBER SEVGİSİYLE İLGİLİ BEYİTLER

-3-

Zuhûru kâinâtın ma’denîsin yâ Resûlallâh
Rumûzu (küntü kenz) in mahzenisin yâ Resûlallâh

Beşer denen bu âlem ki senin sûretle şahsındır
Hakîkatte hüviyyette değilsin yâ Resûlallâh



Vücûdun cümle mevcûdatı nice câmi olduysa
Dahi ilmin muhît oldu kamûsun yâ Resûlallâh

Dehânın menba-i esrâr ilmi men ledünnîdir
Hakâyik ilminin sen mahremisin yâ Resûlallâh

Ne kim geldi cihâna hem dahî her kim geliserdir
İçinde cümlenin ser’askerîsin yâ Resûlallâh

Cihân bağında insan bir şecerdir gayriler yaprak
Nebîler meyvedir sen zübdesisin yâ Resûlallâh

Şefâat kılmasan varlık Niyâzî’yi yoğ ederdi
Vücûdun zahmının sen merhemisin yâ Resûlallâh

TASAVVUF ve ÂDÂB-ERKÂN

TASAVVUF ve ÂDÂB-ERKÂN’LA İLGİLİ BEYİTLER

-4-

Gönülleri duruldur
Erenlerin halveti
Ölüleri diriltir
Erenlerin halveti

Yaka yaka kül eder
Her dikeni gül eder
Hakk’tan yana yol eder
Erenlerin halveti

Sıdk ile giren kişi
Âh ü zâr olur işi
Gözden akıtır yaşı
Erenlerin halveti

Toygurur ol illeri
Tiz geçirir belleri
Yakın eder yolları
Erenlerin halveti

İçine bir kez od salar
Nefsin sıfâtından yakar
Cânın gözünü açar
Erenlerin halveti

Seni sana bildirir
Ağlar iken güldürür
İrfân ile doldurur
Erenlerin halveti

Niyâzî sen var yüri
Sanma bunu zâhiri
Içeriden içeri
Erenlerin halveti

-5-

Ey Gönül gel gayriden geç aşka eyle iktidâ
Zümre-i ehl-i hakîkat ânı kılmış muktedâ

Cümle mevcûdât-ı mâlûmâta aşk akdemdürür
Zîra aşkın evveline bulmadılar ibtidâ

Hem dahî cümle fenâ buldukta aşk bâkî kalır
Bu sebebten dediler kim aşka yoktur intihâ

Dilerim senden Hüdâ’ya eyle tevfîkin refîk
Bir nefes gönlüm senin aşkından etme gel cüdâ

Mâsivâ-yı aşkının sevdâsını gönlümden al
Aşkını eyle iki âlemde bana âşinâ

Aşk ile tamuda olmak cennetidir âşıkın
Lîk cennette olursa tamudur aşkın ana

Ey Niyâzî, mürşid istersen bu yolda aşka uy
Enbiyâ vü Evliyâye aşk oluptur reh-nümâ...

-6-

Zehî kenz-î hafî ki ondan gelür her vâr olur peydâ
Kimi zulmet zuhûr eyler kimi envâr olur peydâ

Zehî deryâ-yı vahdet kim kesilmez her giz emvâcı
Bu kesret âlemi andan doğup nâçâr olur peydâ

Ne sihr-i bül-acebdir kim bu yüzden görünür ağyâr
O yüzden gayri yok tenhâ gelür dildâr olur peydâ

O yüzden görüben ağyâr döner şem’i Cemâl’inden
Felekler de görüp ânı döner edvâr olur peydâ

Taşınur günde yüz bin cân Âdem iklîmine her dem
Gelür yüz bin dahî andan bulur î’mâr olur peydâ

Dışın içe hayâlâtı için dışa zuhûrâtı
Birinden olbirine tuhfeler her bâr olur peydâ

O devr ile gelüptür Enbiyâ mürsel merâtibce
Gehî mü’min zuhûr eyler gehî küffâr olur peydâ

Tecelli eyledikçe ol serâ-yı sırr-ı ihfâde
Bu sûret âlemi içre satıp bâzâr olur peydâ

Anın zâtına gâyet, sun’una hergiz nihâyet yok
Anınçün her bir isminden gelir bir kâr olur peydâ

Tecellî eyler ol dâim Celâl ü geh Cemâl’inden
Birinin hâsılı cennet birinden nâr olur peydâ

Cemâli zâhir olsa tez Celâl’i yakalar ânı
Görürsün bir gül açılsa yanında hâr olur peydâ

Bu sırdandır ki bir kâmil zuhûr etse bu âlemde
Kimi ikrâr eder ânı kime inkâr olur peydâ

Velî ârif Celâl içre Cemâl’ini görür dâim
Bu hâristânın içinde ana gülzâr olur peydâ

Ne sırdır ki iki kimse nazar eyler bu ekvâne
Biri ancak görür dârı birer deyyâr olur peydâ

İçi ummân-ı vahdettir yüzü sahrâ-yı kesrettir
Yüzün gören görür ağyâr içinde yâr olur peydâ

Görür ol kenz-i mahfîden nice zâhir olur eşyâ
Bilir her nakş-i sûretten nice eşrâr olur peydâ

Alan lezzât-ı birlikten halâs olur ikilikten
Niyâzî kande baksa ol heman dîdâr olur peydâ

-7-

Bir göz ki onun olmaya ibret nazarında
Ol düşmenidir sâhibinin baş üzerinde

Kulak ki öğüt almaya her dinlediğinden
Akıt ona sen kurşunu hemen deliğinden

Şol el ki onun olmaya hayr ü hasenâtı
Verilmez ona Cennet ilinin derecâtı

Ayak ki ibâdet yolunu bilmez onu kes
Öğrensin onu mescid önünde kapıya as

Bir dil ki Hakk’ın zikri ile olmaya mu’tâd
Urma sen ol et pâresine dil deyü hiç ad

Nefsim deme şol dîve ki ilter seni şerre
Nefs odur onun fikri vü meyli ola hayre

Gönül müdür ol kim içi vesvâs ile dolmuş
Kibr ile hased askeri her yânını almış

Şol cân ki fakat cismi diri tuta deme cân
Hayvanda da vardır damarlarda dolan kan

Can ol ki nefahat dedi Kur’ân’da ona Hak
Ol nefha-i Rahmânîyedir bu sırr-ı mutlak
Ol rûh-ı izâfiye kim irdi odur insân
Ol nokta-i kübrâdır olan sûret-i Rahmân

İnsan denir ona hem Âdem-i ma’nâ
Hem rûh-ı musevvedir o hem akl u dânâ

Zirâ ki cihâna neye geldiğini bildi
Maksûd olunan matleb-i a’lâsını buldu

Ol nefha imiş Âdem’e bil meşreb-i a’lâ
Ol nefha imiş Kaf-ı vücûdundaki Ankâ

Ol nefha imiş diri eden cümle cihânı
Ol nefha imiş ziynet eden bâğ-ı cinânı

Ol nefha ile oldu imâret bu avâlim
Ol nefha ile doldu kamu yedi akâlim

Ol nefha ile gözü açıklar görür ibret
Ol nefha ile işidilir ma’ni-i hikmet

El onun ile vermeğe meyl eyledi mâli
Ayak dahi dorulttu bu nefha ile yolu

Dil onun ile kıldı özün zikrine mu’tâd
Ol nefha ile dâim eder yâr adını yâd

Nefs onun ile râzıya vü marzıye oldu
Emmâreliğin terk ediben tasfiye buldu

Rûh onun ile etti semâvâta urûcu
Kıldı melekûta dahi onunla vülûcu

Ulvî olup itlâka eriştirdi sülûkü
Mülki şu ki terk ede bulur şâh-ı mülûku

İniş dahı yokuş bir olur cümle yanında
Cismindeki can gib bulur dostu canında

Gider ikilik birlik olup her şey olur Hakk
Çün gide bulut âleme gün doğa muhakkak
Ol nefha ki Âdem demidir Âdemi iste
Ol demle Niyâzî erilir menzil-i dosta